
SAYFA 270
[444]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Hayrî Kardeşim,
Bir ma‘nevî ihtâra binâen kardeşimiz İbrâhîm Bey’e söyle ki, ben onun ferah ve selâmeti için çok sözler söyledim. O kardeşimizin fevkalâde nûrlara fâidesine zarar gelmemek için, birkaç noktadan birkaç cümleye dikkat etmek lâzım. Benden işittiği her sözü söylemesin. Bana ihtâr edildi ki, onun hakkımızda söyleyeceği sözleri, habbe olsa da kubbe yaparlar. Onun için hârice Risâle-i Nûr gidiyor demesin. Hem kat‘iyen başka yerlerde çıkacak mecmûaları da söylemesin.
Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat‘iyen bizce tahakkuk etti ki, bu adam, altı yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için, gāyet sevdiği doktorlara kat‘iyen ne mürâcaat ve ne de ilaçlarını aldı. Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet-i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için, on sene zarfında mahkemece isbat edilmiş ki harb-i umûmîye bakmamış, merâk etmemiş. Yine siyâsete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmi beş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış. Bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş. Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyâr olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış.
SAYFA 271
ve yirmi senedir istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmemiş. Zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor ve diyor ki:
Ben bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak bazı hakāik-i îmâniyeyi derdlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım. İki sene üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfunun tedkîkinden sonra, bu millet ve vatana hiç bir zararı olmadığına dâir ittifâken berâet kararı verildiği için, bu hizmet-i îmâniye devam etmek gāyesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksîr edilsin. Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtâçtır.
Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim. Hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh Ahmed Hamdî ve Hamdullâh Subhî gibi dîndâr, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazîfenizin Mahkeme-i Kübrâ’da şefâatçi olmasına duâ ederiz, bilhassa iki zâta selâm ederim. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 272
(445)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdım Efendim Hazretleri,
Hulûlüyle müşerref olduğumuz Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ederek sıhhat ve âfiyetinizin devamını ve pek çok Ramazân-ı Şerîflerle müşerref olmanızı Cenâb-ı Kibriyâ ve Takaddes Hazretleri’nden niyâz ederim. Üstâdımız efendimiz’in emirleri mûcibince Kastamonu’ya giderek Mehmed Feyzî Efendi kardeşimizle bi’l-istişâre, İnebolu’da Nazîf Efendi ve sâir kardeşlerimizin çalışmakta oldukları kudsî vazîfelerine nakîse vermemek için
SAYFA 273
Sirâcü’n-Nûr’un yazı işini bendeleri üzerime aldım. Lâhikadan alınacak kısmın Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından işâretlenerek, kopya kağıdıyla dört nüsha olarak bendeniz tarafından yazılıp, peyderpey yazıldıkça bir nüshası tashîh için Üstâdımız efendimiz’e arzedilecek. Ve tamamlandıktan sonra İnşâallâh izn-i İlâhî ve Üstâdımız efendimiz’in teveccüh ve himmet-i alîleriyle makine ile teksîr edilecektir. Talebelikteki liyâkatsizlik ve aczimle beraber Sirâcü’n-Nûr’un bir araya toplanmasını benim gibi hakîre havâle buyurmanızın şükrânını ödemek haddimin çok fevkinde olmasıyla beraber, Üstâdımız efendimiz’in bu husûstaki nazar-ı müsâmahaları semâhat ve şefkat ve lütufkârlıklarının en büyük delîlidir.
Üstâdımız efendimiz’in affına ilticâ ederek, şunu da âcizâne arzederim ki: Otuz üç Âyet-i Kur’âniye’nin iltifât ve tebşîrâtına mazhar ve Hazret-i İmâm-ı Alî ra kerramallâhü vechehü ve Hazret-i Şâh-ı Geylânî Kaddesallâhü sırruhû hazretlerinin takdîrine mazhar Üstâd-ı muazzamımızın ve tercümanı ve şahs-ı ma‘nevîsi bulundukları Risâle-i Nûr’un, gerek muazzam mücâhede-i îmâniyelerini ve gerekse hârika ve bedî‘ Târîhçe-i Hayâtlarını yazmak hiç kimsenin haddi dâhilinde olmadığından, Risâle-i Nûr, hem kendi Târîhçe-i Hayât’ını ve hem şahs-ı ma‘nevîsinin menâkıbını yazdığından, biz âciz talebelere düşen vazîfenin müstensihlikten ibâret kalması cihetiyle, Üstâdımız efendimizi bazı husûslarda râhatsız ve iz‘âc edeceğimizden affınızı hâk-ı pâyinizden öperek istirhâm ederim.
SAYFA 274
Üstâdımız efendimiz’in Şâm-ı şerîf’e teşrîfleri ve bu seyâhat hakkında bir nebze ma‘lûmât ve Hutbe-i Şâmiye’nin ya Üstâdımız tarafından veya Üstâdımız ruhsât buyururlarsa Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından tercüme edilerek, îcâb eden noktaları ve Selânik’e teşrîfleri, Ayasofya hutbesi ve Medresetü’z-Zehrâ ser müderrisi Hasîb Efendi ile olan mükâleme ve İstanbul’dan Van’a ve Van’dan Ankara’ya ve Ankara’dan Van’a ve Van’dan Isparta’ya teşrîfleri gibi, Sirâcü’n-Nûr’u aydınlatacak ve evvelce arzettiğim on iki bende ilâveten, bu ma‘lûmâtları hangi menba‘dan alabileceğimizi ve Üstâdımızın sâl-ı hayâtının altmış senelik hârika ve bedî‘ mücâhede-i kudsiyesini beyân edecek Sirâcü’n-Nûr, ne kadar tafsîlâtlı olursa, müstensihlerini ve okuyucularını o kadar memnûn ve müstefîd edeceğinden, kaleme alınmayan vakāyi‘ için Üstâdımız efendimiz’e vereceğimiz zahmetten dolayı biz âciz talebelerini afv buyurarak lütuf buyurmalarını, hâk-ı pâyinizden öperek ricâ ve niyâz ederiz.
Ve ömr-ü devletlerinin devamını ve sıhhat ve âfiyetlerini bârgâh-ı izzetten temennî ve niyâz ederim. Sevgili Üstâdım efendim hazretleri. Hâşiye
Fakîr, hakîr, âciz, ve imdâd-ı ma‘nevîyelerine çok muhtâç talebeniz Taşköprü’nün Kadıköyünde M Sâdık
SAYFA 275
(446)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Ehemmiyetli bir kardeşimiz ve nûrun pek ciddî bir nâşiri Re’fet Bey’in ve nûr dâiresine onun teşvîkiyle giren ve tam hizmet edecek, mektûbunda anlaşılan Hâfız Emîn’in müşterek bir mektûbunu aldım. Adreslerini bilmediğimden benim tarafımdan Re’fet Bey’in İstanbul’a girmesini ve fa‘âliyette bulunmasını ve Hâfız Emîn’in nûrlarla ciddî alâkadâr olmasını tebrîk ediyorum. Ve duâlarını da istiyorum.
Sâniyen: Bu yeni hâdise olan sulh mahkemesine üç kardeşinizi kırk gün sonra da‘vet etmeleri gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’un hakîkatlerine karşı mağlûbdurlar.
SAYFA 276
Daha onunla mübâreze edemiyorlar. Ve gizli münâfıkların da dehşetli plânlarının akîm kalmasına bir emâredir. Onlar dîvâneliklerinden şimdi ta'kib etttikleri iki plân, birisi, beni ihânetlerle haysiyetimi kırmakla güyâ nûrların kıymeti düşecek. İkincisi, Nûr şâkirdlerine telâş ve fütûr vermekle nûrların intişârına mâni‘ olmak iken, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki bu plânları da akîm kalıyor. Pek muvakkat bir telâş verir. Fakat büyük ve ciddî bir nazar-ı dikkati celbettirmeye sebeb olur.
Hem سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûruna ve siperine ihtiyât ile girmemize fâideli bir sûrette vesîle oldu. Hiç merâk etmeyiniz. Mahkemede son sözümde dediğimiz gibi ki, Milyonlarla kahraman başlar fedâ oldukları bir hakîkate, bizim gibi bazı bîçârelerin dahi başları da fedâ olsun diye, kemâl-i iftihâr ile her bir sıkıntıya tahammüle karar vermişiz, meâlindeki fıkra, bizim için her vakit kuvve-i ma‘neviyeyi ve tesellîyi veriyor. Târihte bizim kadar az zahmetle böyle kudsî hakîkate çok hizmete muvaffak olanlar görünmüyor. Demek biz dâimâ Allâh’a şükretmeliyiz. İnşâallâh yakın bir zamanda bu memleketin dâire-i maârifi ve hamiyet perverleri nûrlara şiddet-i ihtiyâçlarını hissedip sâhib çıkacaklar.
Sâlisen: Nûr şâkirdlerinden bir muallime söylediğim bir fıkranın sûretini ve Ya‘kūp Cemâl’in mektûbunun bir parçasını Lâhika’ya geçmek için leffen gönderiyoruz. Sandıklı’dan bir iki Nûrcu Hicâz’a gidiyorlar. Homalı Mehmed Alî Ahmed Çavuş’la yanıma geldiler.
SAYFA 277
Dedim: Mümkün olsa yetişse, bir iki nüsha Sirâcü’n-Nûr’u Isparta’dan alıp Şâm’a götürürsünüz. Hem Nûrculardan hacca gidenler, benim bedelime de o mübârek mevki‘leri ziyâret ederken beni de hayâlen yanında bulunduğumu düşünsünler. Onlara dedim: Başkalar da bunu bilmeli. Mâdem ben gidemiyorum, o hakîkî kardeşlerim bana da vekâlet etsinler. Yine tekrâren Leyle-i Kadr’inizi tebrîk ederek umûma selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(447)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Risâle-i Nûr’un sâdık bir şâkirdi ve muallimlerden bir kardeşimiz, Risâle-i Nûr’dan aldığı bir ders-i hakîkat aşkıyla Maârif Vekîli’ne ve hem Meclis Reîsi’ne resmen yazmış ki: Elbette küre-i arz hareketinden duracak ve bu dünya bozulacak. Hayât-ı bâkiyeyi
SAYFA 278
bu merkez-i İslâmiyet radyo ile nevʻ-i beşere ders vermek lâzım geliyor. Bu hâlis şâkirdin mürâcaatına mukābil, sözleri anlaşılmıyor diye kabûl etmemişler. Yanıma geldi. Ben de dedim: Kardeşim, mâdem seni suâl cevâba aldılar. Onlara de ki: Evet, bu dehşetli harb-i umûmî’nin dehşetli zulümlerini ve tahrîbâtlarını ve hayât-ı dünyeviyenin bütün lezzetlerini zîr u zeber edip hiçe indirip, hayât-ı dünyeviyeyi tamamıyla herkese fânî olduğunu ve beşeriyetin ruhunu tatmîn edemediğini güneş gibi gösterdiği için, elbette nevʻ-i beşer bundan sonra medeniyet ve felsefenin uyutucu, aldatıcı lezzetleri yerinde, ezvâk-ı bâkiyeyi ve beşeriyetin fıtraten şiddetle muhtâç olduğu hayât-ı bâkiyeyi arayacak.
Şimdi de emâreleri görünüyor. Şimâlde küçük devletler, hayât-ı bâkiyeyi güneş gibi ders veren Kur’ân’a sarılmaları, hem garbın en büyük devleti olan İngiliz’in büyük hatîpleri kürsülerinde Kur’ân’ın hayât-ı bâkiyeye dâir âyetlerini birer birer tefsîr ederek bağırarak diyorlar ki: Şimdi İngiliz Devleti İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır. Çünkü nevʻ-i beşerin ekseriyetini hükmü altına alıp o nevʻ-i beşerin hakîkî aradığı hayât-ı bâkiyeyi mu‘cizâne ders veren Kur’ân’ı, İngiliz kabûl etmek ile beşeri memnûn edebilir. Geçen dehşetli yaralarını Kur’ân’la tedâvi edebilirler, diye resmen beyânâtı var.
Mâdem hakîkat budur. Elbette eskiden beri hayât-ı bâkiyenin dershânesi ve medresesi
SAYFA 279
olan bu memlekette ve İslâmiyet ve Kur’ân’ın bayraktârı bu vatandaki hükûmetin şimdi en ehemmiyetli vazîfesi, hayât-ı bâkiyenin muallim-i ekberi olan Kur’ân’ın hakîkatlerini hükûmetin ilim dâiresi olan maârif hey’etiyle ve radyo diliyle, rûy-i zemîn mektebinde nevʻ-i beşere bu en büyük mesele-i beşeriyeyi ders vermek, o maârif dâiresinin hakkıdır. Bu kudsî vazîfeyi şimâl-i garb devletlerine bırakmamalı Bin senedir üstâd iken, şimdi hidâyet dersinde ecnebîlere şâkird olmaya mecbûr olmasın, diye ben gibi bir muallimin, maârifin haysiyetini ve şerefini muhâfaza için nûrdan aldığım derse göre kısa bir cümle ile ifade etmek istedim. Fakat sözüm anlaşılmadı dersin, diye ona söyledim. Umûma binler selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Lâhika’ya. Tashîh ve ta‘dîlden sonra girebilir.
(448)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Muhterem ve Müşfik Üstâdım Efendim,
Hulûlüyle müşerref olduğumuz şehr-i sultânınızı ve içindeki dîn-i mübînin a‘mâl bilançosunu değiştiren o mübârek leyle-i kadr’inizi tebrîk eder ve böyle nice nice mübârek günlere
SAYFA 280
tekrar be-tekrâr kavuşmanızı Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı mutlak ve Rabbü’l-felak Hazretleri’nden temennî ve niyâz eder ve bu eyyâm-ı mübârekenin feyiz ve berekâtından istifâde bekleyen biz günâhkârları da duâ-yı mübârekenize idhâlini himmet-i âlîlerinden bekleriz. Hallâk-ı zü’l-Celâl ve Rezzâk-ı zü’l-Kemâl ve Rabb-i Müteâl Hazretleri’ne hesabsız şükürler olsun ki, beşeriyetin ukūlünü zîr u zeber eden bu asrın, sefîh-i rezîlânesinden bizleri bir annenin küçük yavrusunu kucağına şefkatle bastığı gibi, siz de Risâle-i Nûr’un kalʻası dâhilinde bağrınıza basarak kurtardınız. Rahmân-ı Rahîm ve Mün‘im-i Hakîm Hazretleri siz Üstâdımdan ebediyen râzı olsun. Âmîn âmîn âmîn.
İslâm dînî ve ahkâmı eskimeyeceği ve hiç bir zaman sönmeyeceği tahakkuk eden ve her zaman genç ve dinç bulunan Kur’ân-ı Muʻcizü’l-Beyân, insanları yaşamak ve refâha kavuşturmak için geldiğinin farkına varan garbın en yüksek devleti olan İngiltere’nin Hâşiye dîndâr hatîpleri, kürsülerde artık İngiltere’nin İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır, diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün ihtiyâcâtını câmi‘ olan Furkān-ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup beyân ettiklerini, en son Dakîka gazetesinde arkadaşların okuduklarını işitiyoruz.
Üstâd-ı muhterem efendim, bu sıralarda bedbaht nefs, gurura ve zînet-i dünyâya tamamıyla
SAYFA 281
kalkıştı. Çok dehşetli muhârebe-i ma‘neviyeye başladı. Ben de kendisine diyorum ki: Ey bedbaht nefis hizmet-i nûriye kal‘asına girdim. Bana hiç bir şey yaklaşamaz ve aldatamaz diyerek iftihâr etme. Karşında gördüğün asra uymuş nefis ve hevâsına tâbi‘ olmuş ve her türlü menhiyâta ve denâete irtikâb eden o vatandaşların, bir gün olur da hidâyet-i Rabbâniye ile gittiği yolu anlar ve derhâl doğru yola çevrilir de seni utandırır. Onun için bunları hakîr görme. Hakîkat yoluna girmeleri için Zât-ı ehadiyetten niyâz et. Esas vazîfeni yap. Hiç bir zerreye, hiç bir ferde abesiyetle bakma. İbretle nazar et. Eğer elinden gelirse zamân-ı asrın musîbet-zedelerinin hâline acıyarak gece gündüz ağla, feryâd et. Zîrâ sana da sirâyet etmesi yüzde yüz muhtemeldir.
Nefs-i şeytâniye ne diyor, can kulağıyla dinle. Nefsim dedi: Beni iknâ‘ edebilir misin? Ben dedim: Hây hây, Cenâb-ı Hakkk’ın izni ve keremiyle, emir ve teklîfi ve Risâle-i Nûr’un bir kıvılcımı, Üstâd-ı muhteremin himmetiyle sizi iknâ‘ için zekâtı, imtiyâz-ı ibâd-ı muhlisin için sıyâmî, takviye-i dîn için haccı, izzet-i İslâm için cihâdı, ıslâh-ı avâm-ı nâs için emr-i ma‘rûfu, zecr-i süfehâ için nehy-i münkeri, muhâfaza-i dimâ için kısâsı, muhâfaza-i akıl için terk-i şarâb-ı hamrı, muhâfaza-i neseb için terk-i zinâyı emir buyurmuştur. İşte bu emri ve bu teklîfi kabûl etmeyip hârice çıkanlar, sizin saptığınız denâet-i sefîhâneye irtikâb edebilirler. Ben ise bu
SAYFA 282
teklîf ve emrin hâricine çıkmaktan hayâ eder, hıfz-ı İlâhîye sığınır, Risâle-i Nûr kal‘ası dâhilinde yaşarım dedim.
Şeytânet-i nefsâniye dedi ki: Ey arkadaş, sen öyle bir kal‘aya girmişsin ki, asırlardan beri emsâli görülmemiş, baştan ayağa nûr ile inşâ edilmiş. O kal‘a-i azîmeye dünya gözüyle bakılamadığı gibi, ne top, ne tüfeng, ne tayyâre, ne tank ile, hatta ulûm-u fünûnun en son ictihâd ettiği birkaç tanesi infilâk ederse dünya çerçevesinden oynar diyerek rapor verdikleri atom bombasıyla da yıkılamaz.
Velhâsıl, bu kal‘a-i mübârekeye beşeriyetin en müdakkik fünûnu, şeytânet-i nefsâniyenin en yüksek desîsesi hiç bir te’sîr yapamaz, der. Akl-ı selîme teslîm olur. İşte ey zînet-i dünyâyı benim gibi sırtına yüklenmiş, etrafını göremeyen dindaş kardeşler Zamân-ı asrın bütün dünyayı zelzeleye düşüren o dehşetli musîbetten kurtulmak ve bütün mevcûdâtın fahr-i ebedîsi Rasûl-ü Kibriyâ, Habîb-i Hudâ, Muhammed Mustafâ Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz’in şefâat-ı uzmâsına nâil olmak isterseniz, saâdet-i ebediye yolunun başlangıcı وَاَبْشِرُٓوا اَنَّ الْجَنَّةَ لِلْخَادِمٖینَ الْمُخْلِصٖینَ فٖی رِسَالَةِ النُّورِ nidâsıyla kendisine da‘vet edip müjde veren, cennet-i a‘lânın miftâhı ve hayât-ı dünyeviyenin refâhı ve bütün kitabların fasîhi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden çıkan Risâle-i Nûr’un o metîn kal‘asına gir de kendini kurtar. Ve oradan
SAYFA 283
fermân-ı İlâhînin özü ve hulâsası olan o mübârek nûrun mikroskobu, yani dürbünü ile kānûn-u İlâhî sinemasını hakîkî gözünle seyret. Senin gördüğün o zâhirî sinema ile kıyâs et.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Denizli Nûrcuları nâmına fakîr ve âciz günâhkâr talebeniz Ya‘kūb Cemâl
(449)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Leyle-i Kadr’inizi tekrar be-tekrâr tebrîk ederek, Cenâb-ı Hakk hakkınızda ve hakkımızda bu Ramazân’daki Leyle-i Kadr’i her birimize seksen üç sene bir ibâdet hükmünde kabûl etmesini ve Âlem-i İslâm’da ve zemîn yüzünde Kur’ân’ın nev‘-i beşere güneş gibi ziyâlar neşretmesini ve beşerin yaralarını tedâvi etmesini, Leyle-i Kadir’de duâ eden mübârek zâtları ve Leyle-i Kadr’in kudsî hakîkatini şefâatçi ederek, Erhamü’r-râhimîn’in rahmetinden niyâz ediyoruz.
Sâniyen: Bu müsâdere mes’elesi ondan dokuzu hem bize, hem nûrlara, hem ehl-i îmâna menfaâtli olduğu için sâir taarruzlar gibi bir musîbet-i semâviye ve arziyeyi netice vermedi. Yalnız bir derece zâhirî bir telâş ve bir hüzün Nûrculara verdiği için