EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

412

ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir ma‘nâda hakîkî nûr şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı ma‘nevî zamanı olmasından ve nûrun mesleğinde hiç bir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlâsa tam muhâlif olmasından, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamâta gözümü dikmem ve nûrdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbûr biliyorum dedim. O ehl-i vukūf sustu.

İşte kardeşim senin suâline kısa cevap Bu ta‘bîrâttaki kusurlarıma bakılmasın, pek acele ve ânî olarak bu cevâbı yazdım. Siz ıslâh edebilirsiniz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[491]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Umûm Nûrcuların mübârek bayramlarını ve haccü’l-ekberde bulunan nûr şâkirdleriyle ve hacdaki nûr tarafdârlarının bayramlarını tebrîk içinde ve çok

413

zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistân, Arabistân gibi Âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet-i İslâmiye ve Arabistân’da dört beş hükûmet bir cemâhîr-i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrîk ile, bu bayram bize müjde veriyor.

Sâniyen: İstanbul’da, Re’fet Bey’in ve Mustafâ Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra Dârü’l-Fünûn’a inkılâb eden Harbiye Nezâreti ve Bâb-ı Seraskerî, o muazzam binânın alnında اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبٖینًا وَیَنْصُرَكَ اللّٰهِ نَصْرًا عَزٖیزًا hatt-ı Kur’ânî ile o ma‘nîdâr Kur’ân âyeti yazılmışken, sonradan mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nûrları gizlemişlerdi.

Şimdi yeniden hatt-ı Kur’ânîye bir numûne-i müsâade ve Risâle-i Nûr’un ta'kib ettiği maksadına bir vesîle ve üniversite ileride bir nûr medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nûrcularından Ahmedlerin meşhûr âlim ve akılca on dokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismarck’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismarck eserinde diyor ki: Kur’ân’ı her cihetle tetkîk ettim, her kelimesi’nde büyük bir hikmet gördüm. Bunun mislî ve beşeriyeti idare

414

edecek hiç bir eser yoktur ve gelemez. Ve Peygambere hitâben der: Ya Muhammed asm Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet, senin gibi mümtâz bir kudreti bir def‘a görmüş, ba‘demâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzûrunda kemâl-i hürmetle eğilirim. Bismarck diye imzasını atmış. Hâşiye Ve o fıkrasında tahrîf ve nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyâde tenkîs ettiği için, o cümleler yazılmamalı. ben de işâret ettim.

O zât on dokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyâsetin ve ictimâiyât-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması. hem Âlem-i İslâm istiklâliyetini bir derece elde etmesi. ve ecnebî hükûmetlerin hakāik-i Kur’âniyeyi araması ve garb ve şimâl-i garbîde Kur’ân lehinde büyük bir cereyân bulunması. hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Carlyle dahi aynen Bismarck gibi demiş: Başka kitablar, hiç bir cihette Kur’ân’a yetişemez. Hakîkî söz odur, onu dinlemeliyiz diye kat‘î karar vermesi. Hâşiye ve nûrların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismarck’lar ve Mister Carlyle’lar çıkacaklar ve emâreleri de

415

var diye Nûrculara bir bayram hediyesi olarak takdîm ediyoruz ve Bismarck’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz. Umûma selâm.

Sâlisen: İnebolu kahramanlarından berber Alî Osmân’ın ma‘sûm mahdûmunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi. Üç mühim nûr merkezinde üç berber, tam birbirine benzer bir tarzda nûra büyük hizmetleri, hem her birisi çocuklarıyla nûra çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhân, berber Hıfzı, berber Alî Osmân nûrun birer kıymetli kahramanıdır. Allâh onları çoluk çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes‘ûd etsin, Âmîn.

Râbian: Başta Barla Medresesi’nde nûrun baş kâtibi Hâfız Tevfîk’in Senirkent’te yazdığı mektûbunda isimleri bulunan o kardeşlerimize çok selâm ve bayramlarını tebrîk ediyorum. Ve Barla’da bir hâlis kardeşimiz, Hâfız Hâlid’in vefâtını haber vermekle beni ziyâde mahzûn eyledi. Benim tarafımdan hem onun akrabasını ve hem Barla ahâlisini ta‘ziye ettiğimi ve Barla’daki nûr şâkirdlerine başınız sağ olsun, hem ta‘ziye, hem bayram tebrîğimi teblîğ ediniz.

Hem İstanbul ve Eflâni köylerinde Hatîb Mehmed Tevfîk’in oğullarıyla beraber nûrlara şâkird olmaları, mektûbundan gördüm. Bârekallâh, Allâh muvaffak etsin dedim. Rü’yâsı da ma‘nîdârdır, hayırdır. Eflâni kahramanlarının bayramını da o münâsebetle tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

416

[492]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Medresetü’z-Zehrâ’nın üç şâkirdinin hafîfçe bir ay hapis Hâşiye cezâsı ve pek haksız ve çok ma‘nâsız ve soğuk, hâkimin hiddetine ma‘rûz kalmalarına mukābil, kat‘î bir kanâat ile ve çok emârelerin kuvvetiyle müjde veriyoruz ki, o şâkirdler ve yardımcıları, o adamın küçücük verdiği cezâ ve ma‘nâsız hiddetine bedel, rûhânîler, melâikeler ve istikbâldeki nesl-i âtî milyonlar alkışlamalarla öyle şâkirdleri tebrîk ediyorlar ve haps-i ebedînin milyonlar sene cezâlarından kurtulmaya vesîle oldukları için, böyle sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bu gibi ta‘cîz ve ta‘zîbleri hiçe indirir, belki iftihârla sevindirir.

417

Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telakkî edilen ve kendi Hristiyan iken bütün eski dinleri ve kitabları hiçe indiren, belki inkâr etmek cür’etini gösteren, gāyet enâniyetli ve şöhretli olan Prens Bismarck’ın Kur’ân-ı Hakîm’in önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdîkkârâne secde etmesini yazan ve inâd ve enâniyetini ve dinsizliğini bırakıp Kur’ân’a teslîm olduğunu âleme i‘lân ettiğini cerîdelerde neşredildiği bir hengâmda. ve bütün edyân-ı semâviyeyi inkâr eden ve şark-ı şimâlîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşvîki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip, Âlem-i İslâm nazarında dinsizliğini ve inâd ve adâvetini bırakmak tarzında güyâ Kur’ân’ı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nevi‘ teslîmiyet ve dehâlet tarzında buradakilerden daha ziyâde Kur’ân’ı ehemmiyetli biliyorum diye, Bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki, benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukābil, buradakiler dahi Mâşâallâh, tam müsâade ettikleri hâlde ve böyle siyâsî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü’z-Zehrâ’nın nûr şâkirdleri, o mâhiyet ve azametteki Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakîkatlerini Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi hârika risâlelerle mu‘cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdîke mecbûr etmelerine mukābil, yüz binler Mâşâllâh, Berâkallâh demek lâzım gelirken, öyle âdî bahânelerle bu memleketin medâr-ı iftihârı olan o gençlere ihânet etmek ve o kudsî hizmetlerini bir hatâ,

418

bir suç saymak, elbette değil yalnız ehl-i hakîkat insanları, belki rûhânîleri, belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semâyı hiddete getirebilir.

Mâdem iki sene tetkîkten sonra, Âyetü’l-Kübrâ eski harfler ile tab‘ edilen bin nüsha ve nûrun bütün risâleleri, ittifâken berâet ile beraber umûmu iâde edilmiş. Aynen iâde olunan bazı risâlelerin eski hurûf ile teksîrini bir suç sayıp cezâ vermek, adliyeleri cidden alâkadâr edip adâlet şerefini kırıyor.

Sâniyen: Benim hussûî kâtibim şimdi yok, başka kâtibler de benim dilimi iyi anlamıyorlar. Ben de hem râhatsızım ve hem de geç ve güç yazabiliyorum. Hâlbuki dünden beri yirmiye yakın mektûblar geldi. İçinde de pek çok kardeşlerimiz ve hemşîrelerimizin isimleri var. Biz onların umûmunun hem bayramlarını tebrîk ediyoruz, hem yeni şâkird olmak isteyenleri rûh u cânımızla kabûl ediyoruz. Ve onları öyle sevkeden zâtlara da, Allâh râzı olsun ve kalblerindeki muradları ne ise Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin deriz.

Sâlisen: Nûr santralı Sabrî’nin rh Lâhika’ya girecek güzel mektûbunu ve Alî Osmân ve Çilingir Alî’nin nûrların neşrindeki kudsî hizmetlerini ve İbrâhîm Edhem’in Balıkesir ve sâir taraflarda te’sîrli fa‘âliyeti ve onun irşâdıyla çokların nûr dâiresine girmesi ve Ahmed Fuâd’ın da Eflâni havâlîsinde Hasan Feyzî gibi fa‘âliyeti

419

ve şiddetli alâkası ve Konyalı Sabrî’nin genç mekteblilerin çoklukla nûr dâiresine girmelerine çalışması ve başta müfessir hâcı ve hoca Vehbî Efendi ve Konya ulemâsının nûrlara karşı hüsn-ü teveccühleri ve tasdîkkârâne münâsebetleri ve muallim Abdurrahmân İhsân’ın hasbihâl mektûbundaki samîmî ve ciddî nûra alâkadârlığı ve Tavşanlı Vâizi Osmân’ın mektûbunda pek samîmî ve ciddî iki üç zâtın nûr şâkirdliğine kemâl-i ciddiyetle girmeleri ve Eğirdir köylerinde Alî Osmân’ın ve Halîl İbrâhîm’in tasdîkiyle çok hâlis Nûrcuların yetişmesi ve Ankara Dârü’l-Fünûn’unda nûra ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mektep gençlerinden en evvel nûrlara giren ve Ankara’daki Abdurrahmân’ın oğlu Vahdet’i himâye ve muhâfazaya çalışan Araç’lı Abdullâh’ın mektûbundaki tam îmânlı ve dindârâne ve müjdekarâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki risâlenin kâfî olmadığına ve Konya’lı arkadaşı Mehmed Atak ile beraber gençler içerisinde nûr neşretmeleri ve Aydın tarafında İnşâallâh bir ikinci Ahmed Feyzî hükmünde, nûrlarla gāyet alâkadâr Alî Akdağ’ın güzel ve samîmî mektûbundaki duâları ve tavsîfleri ve nûrun te’sîrlerini hissetmesi gibi fıkraların meâlleri, bizi ve nûr dâiresini tamamıyla mesrûr ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir ma‘nevî hediye olarak kabûl ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onların umûmundan râzı olsun. Husûsî ve ayrı ayrı mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

420

Husrev’in lâyiha-i temyîz’e âit mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme-i temyîze gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermedik Lâhika’ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiyatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına, bin Bârekallâh deriz. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn.

Safranbolu kahramanı Berber Hıfzı, Hüsnü, Yılmaz, iki ma‘sûm Nûrcu mahdûmlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Alî Osmân ve iki Nûrcu mahdûmlarının bayram tebrîklerine mukābil selâm, hem muvaffakiyetlerine duâ ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

[493]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşim Re’fet Bey,

Evvelâ: Bazı bize temas eden cüz’î hâdiseler münâsebetiyle bir hakîkati beyân etmek, şiddetle rûhuma ihtâr edildi. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr hiç bir şeye âlet olamadığını ve rızâ-yı İlâhî’den başka hiç bir maksada vesîle olamadığını ve doğrudan doğruya her şeyden evvel îmân hakîkatlerini ders

421

vermek ve bîçâre zaîflerin ve şüpheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu, elbette sizin gibi nûrun hâs şâkirdleri biliyorlar.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un bu kadar muârızlarına mukābil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiç bir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgîrlik hissiyâtına binâ edilen cereyânlara, husûsen siyâsete temas eden cereyânlarla alâkadâr olmaz. Çünkü tarafgîrlik damarı ihlâsı kırar, hakîkati değiştirir. Hatta benim otuz seneden berî siyâseti terk ettiğime sebeb, bir mübârek âlimin, ta'kib ettiği cereyânın tarafgîrlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından, tefsîk derecesinde tahkîr edip ve cereyânına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gāyet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm. Demek tarafgîrlik hissine siyâsetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ dedim. O zamandan beri siyâseti terk ettim.

O hâlim netîcesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmi beş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merâk ettim. Ve on sene harb-i umûmîye bakmadım, bilmedim ve merâk etmedim. Ve yirmi iki sene bu işkenceli esâretimde tarafgîrliğe ve siyâsete temas etmemek için ve nûrlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdâfaâtımdan başka istirâhatım için hiç mürâcaat etmediğimi

422

bilirsiniz. Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i‘dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceli ta‘zîb edenler, Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben onları helâl ediyorum. Ve tarafgîrlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki üç senede dâhilden ve hâriçten gelen fırtınalı cereyânlara hiç temas etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkāz ettim.

Sâlisen: Risâle-i Nûr hizmeti ve ondaki ihlâs, dünya menfaatlerini ta'kib etmeye veya maddî ve ma‘nevî makamları arzulamaya muvâfık gelmediği için, çok def‘a pek ciddî bir sûrette kardeşlerime beyân ettiğim gibi ve çok emârelerle sizde tasdîk etmişsiniz ki, her günde binler altın lira bana verilse, ihlâsa zarar gelmemek için reddetmeye mecbûr olduğum gibi, uhrevî makamât ve keşfiyât, kerâmât ihlâsın sırrına ve nûrun hiç bir şeye âlet olmamasına binâen onlardan da çekindiğimi, mübârek kardeşlerimi bu husûsta çok gücendirdiğimi bilirsiniz. Hatta müdâfaâtımda ve bazı yerlerinde kat‘î kanâat-i vicdâniyemle, hatta nefsimin de muvâfakatı ile, vartaya düşen ehl-i îmânı kurtarmaya ve cennete girmeye vesîle olmam için benim cehenneme girmeme mütevakkıf olsa râzı olduğumu size beyân ettiğim gibi, çok hâllerde bunu tasdîk ediyor.

Hem İhlâs Lem‘ası’nda isbat edilmiş ki, bu zamanda değil yalnız mü’minler dâiresindeki kardeşlerle ittifâk etmek, belki Hristiyanın dîndâr rûhânîleriyle bu zamanda ittifâka

423

mecbûruz. Medâr-ı münâkaşa olan mes’eleleri medâr-ı bahsetmemek gerektir, diye yazılmış. Demek dâhilî İslâmlar içinde meşrebler, şu‘beler. Vehhâbîlik, Şîîlik, Sünnîlik, Mu‘tezile gibi İslâm içindeki cereyânlar, şimdi kat‘iyen, ittifâka mecbûrdurlar ki, küfr-ü mutlak zındıkaya karşı dayanabilsinler. Yoksa kat‘iyen, hâricî cereyânlar dâhilden birisini kendi hesabına isti‘mâl edecek, sonra onu da vuracak. Buna binâen Risâle-i Nûr tarafgîrâne cereyânlara giremez. Bütün ehl-i îmâna kardeş nazarıyla bakıyor, müsbet hareket ediyor. Başka mesleklerin tezyîfiyle uğraşmıyor. Menfî hareketi beğenmiyor. Hazır hücûm eden ejderhâları bırakıp, eski zamanda geçmiş bitmiş işlerde uğraşmıyor.

Râbian: Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesîle olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzûmlu eşyâmı satıp, o para ile kendi kitablarımı yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risâle-i Nûr’un ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin. ve başka kardeşler de ibret alıp hiç bir şeye âlet edilmesin.

Hâmisen: Nûrun hakîkî şâkirdlerine nûr kâfîdir. Onlar da kanâat etmeli, başka şereflere veya maddî, ma‘nevî menfaatlere gözünü dikmesin. Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil-i dîniyede damarlara dokunacak tarafgîrâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, nûr aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hatta bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile

424

Mustafâ Oruç kardeşimizin, Risâle-i Nûr’un mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi, aynı zamanda, belki aynı dakîkada ona gāyet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbime geldi. Hatta o nûrdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu. Kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahmân idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim? Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatasını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakîkada hatâsını i‘tirâf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.

Sâdisen: Dört beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş. Ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, değil gazete, nûrdan başka hiç bir kitabı, hiç bir mecmûayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiç bir harf bilmediğim için korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde, bir sahîfesi benimle konuşan bir gazetecinin, fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik. Ben de dedim: O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Saîd değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta, hem husûsî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan, o zât gücenmesin.

425

Oradaki umûm dostlara, husûsen Hâfız Emîn ve Hâfız Fahreddîn gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrâren tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[494]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Mübâreklerin pehlivânı büyük rûhlu Küçük Alî’nin pek mükemmel ve sıhhatli yazdığı Tılsım Mecmûası’nın 34. sahîfesine kadar bugün baktım. Yalnız 24. sahîfesinin âhirindeki ma‘nâya zarar vermeyen سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلَی النُّبُوَّةِ sehivdir Hâşiye. Doğrusu سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰٓی اٰلِهِ ma‘nâya zarar vermeyen bazı noktalardan başka, gāyet mükemmel gördük. Onu ve yardımcılarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. O Tılsımlar’ın başında bu cümle yazılsa münâsibdir ki Bu Tılsımlar Mecmûası, Risâle-i Nûr’un ve dinin ve îmânın ve Kur’ân’ın yüzer muammâ ve tılsımlarının keşfiyâtından bir kısmını beyân eder. Her parça da bir ehemmiyetli muammâ-yı Kur’âniye ve tılsım-ı îmâniye hall ve keşfedilmiştir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç