EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

87

Ey rûhları dalgalandıran ve kaleminden şimşekler çaktıran muhterem Üstâd Senin azametli hârikanın en büyük nişânesi olan Risâle-i Nûr’un nûru, kararmaya yüz tutan îmân ufuklarını nûrlandırdı ve aydınlattı. Ve ebede kadar da aydınlatacaktır İnşâallâh.

Kastamonu Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Muhammed Feyzî

Ta‘dîl ve ıslâh etmekten sonra Lâhika’ya girsin. Ben vakit bulamadım, size havâledir.

Bunu yazan ikinci bir Hasan Feyzî olduğu gibi, bizim ve Nûrcuların berâetimize tam çalışan ikinci bir Alî Rızâ’dır.

[379]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek Muhterem ve Şefkatli Üstâdım,

Nûrların hukūkunu muhâfaza ve müdâfaayı hâs şâkirdlerin uhdesine bıraktığınıza dâir olan mektûbunuzu aldık. Beyân olunan sebebler arasında yapılan sûikast ve işkencelerden bahseden kelimelerini okurken ciğerlerimiz parçalandı. Ve bilhassa Ben bir çekirdek gibi çürüdüm ibâresi, hıçkırıklarla ağlattı.

88

Üstâdım, şimdiye kadar misli görülmeyen ve hiç bir imam ve velîye tatbîk edilmeyen bu insafsızca muâmeleler, hakîkaten vücûd-u şerîflerinizi bir çekirdek gibi çürüttü ve çürütmektedir. Fakat bu çürüme esbâb ve şerâitin tekemmül etmemesinden çürümeyip aslını kaybeden bir çürüme olmadığını, bilakis bütün insanlara hayât-ı ebediye bahşeden nûrun şecere ve meyvelerini husûle getirmek için yıpranıp hakîkî varlığa kavuşan mukaddes bir çekirdek olduğunu düşünerek bir derece kendimizi teselli eyledik. Fakat nûrun hukūkunu muhâfaza vazîfesinin şâkirdlere devri, ilk görünüşte bize ciğerler yakan bir âkıbeti düşündürdü. Henüz nûrların lemeân ettiği kalb-i şerîfi taşıyan vücûd-u mübârekeleri meydanda iken vazîfeyi devretmekle düşmanların gözlerini aks-i istikāmete çevirmeye imkân yok iken ve esâsen nûrun hukūkunu muhâfaza ve müdâfaa bütün şâkird ve hatta Müslümanların aslî vazîfeleri iken, nasıl olur, yoksa Haccetü’l-Vedâ‘ın arefesindeyiz, acaba yakında göç mü var? diyerek, bir türlü kendimizi teselli edemiyorduk. Bu düşüncelerle kalplerimiz sızlarken, Zülfikār’ın emniyet müdürü tarafından şevkle okunması ve bazı ehemmiyetli şahısların ziyâret ve hüsn-ü alâkaları, bu tür muâmelesinin tamâmen değil, yine baş menba‘-ı Nûr, Hazret-i Üstâd olduğu hâlde, tesânüdün ve meşveretin sırr-ı azîmlerinden husûle gelecek şirket-i ma‘neviye ile nûrların tam fütûhât yapmasını te’mîn olduğunu anladık

89

ve sevindik. Cenâb-ı Mevlâ’dan siz Üstâdımızı başımızdan eksik etmemesi için aşağıdaki duâ ile yalvarıp niyâz eyledik.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ رَبَّنَٓا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِیاً یُنَادٖی لِلْاٖیمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ: Ey Rabbimiz, biz bir münâdî işittik ki, bizi ve bütün âlemi sana îmân etmeye çağırıyor. Bir dellâl duyduk ki, Rabbinize inanın ve uyun diyor.

Kulaklarımızla bu mübârek münâdînin mübârek sesini duyduk. Gözlerimizle gördük. Gönüllerimizle bildik. Ve hepimiz ona îmân ettik. Hiç şüphe yok ki, bu münâdî bidâyette, asr-ı saâdette senin en birinci mahbûbun Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dı. Veya O’na gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’di. Veyâhûd her ikisi idi ki, biri olmasa, diğeri olamaz. Zîrâ O Resûl-ü Hâşimî Aleyhisselâm aynı rahmet ve bereket olan bu nidâ ve sadâsına, cemâdât ve nebâtât ve hayvanât ve beşeriyet âlemi hep işitmiş, لَبَّیْكَ demişti.

Yirmi üç yıl bu sûretle nidâ edip bütün zerrât-ı cihâna senin emir ve fermanını duyuran o münâdî, yalnız başına cehâlet ve vahşet dolu olan sıcak ve susuz Arabistân çöllerini Kur’ân’ın feyziyle sulamış ve nûruyla her tarafı aydınlatmıştı. Haccetü’l-Vedâ‘ında, Arafât Tepelerinde topladığı yüz bin ashâbına hitâb ederek, irtihâlinin yaklaştığını bildirmiş ve kıyâmete kadar gelecek olan

90

her asırdaki ümmetlerine selâmlar yollamış ve onlara selâmetler dilemişti. Şân-ı Âliyelerinde اَصْحَابٖی كَالنُّجُومِ بِاَیِّهِمِ اقْتَدَیْتُمْ اِهْتَدَیْتُمْ buyurulan ve hangisine iktidâ edilse, ihtidâ edilebilecek olan bu yıldızlar misâli devri geçtikten sonra, her asırda zâhirde ve bâtında tamamıyla o Habîb’ine asm bağlı birer müceddid, birer müncî gönderdin. Ve onları vekîl ve imam yaparak ve her birini bir çok velîler ve sofîlerle te’yîd ve takviye ederek, o münâdîler ve dellâllar vâsıtasıyla yine dinini te’yîd ve takviye eyledin.

Meslek ve meşrebleri ayrı ayrı olan ve fakat hep Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kitab-ı Kerîm’ine bağlı bulunan bu kıymetli rehberlerin ve mübârek münâdîlerin ilhâmınla yazdıkları eserler, yalnız asırlarındaki İslâmlara hitâb ediyor ve onları İslâmiyet câmiasında tutuyordu. Ve her birisi evvelce geçmiş olan enbiyâdan birinin hüviyetini taşıyordu. İslâmiyet’in her yerde zayıflayıp sarsıldığı, garîp ve kimsesiz kaldığı ve diyâr-ı İslâm’ın her köşesine bir belâ çöktüğü یَدْخُلُونَ فٖی دٖینِ اللّٰهِ اَفْوَاجاًۙ âyetinin tamamıyla aksine tecellî ettiği ve İslâm ve Hristiyan dininin, dîn akîdesinin bazı memleketlerde büsbütün değişmeye ve hatta kalkmaya yüz tuttuğu asırda ise, bize öyle bir müceddid ve öyle bir müncî ve öyle bir münâdî gönderdin ki, o da Risâle-i Nûr’dur. O’nun sesini işittik, nûru gördük. Biz ona yüzler sürdük. Biz onlara canlar verdik. Rü’yâlarımızda olsun bir kere görelim

91

diye aradığımız ve hasretle ağladığımız, bize Bedî‘ İsm-i Şerîf’inin âyînesinde âşikâr gösterdin. Hamdolsun Allâh’ım. Gitmeye ve mübârek dersini dinlemeye gücümüz yetmediğini bildiğin içindir ki, o uzak mesafelerdeki Ravza-i Mübâreke’yi bize yaklaştırıp tavâf ve ziyâret ettirdin. Çok şükür Allâh’ım, O türbenin cennet kokularıyla ve onun içinde Sevgilinin ve misâli ve kudret elinle hazırlayıp sunulan Nûr-u Şerîf’inle bizlere yaydın Allâh’ım. Onun müncîliği husûsî değil, umûmîdir. Bu mübârek münâdînin nidâsı yalnız İslâm’a değil, bütün insanadır. O enbiyâdan birinin hüviyetinde değil, onun şahs-ı ma‘nevîsi olan Risâle-i Nûr, O Fahrü’l-Beşer, Sâhibü’l-Havz-ı ve’l-Kevser Hazret-i Muhammed Aleyhissselâm’ın bir gölgesi olan ve şimdi onun vekîli bulunan, menba‘-ı nûrdan bizi ayırma Allâh’ım. Bunun içindir ki, قُلْ لَٓا اَسَْٔلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰیۜ âyetine göre muhabbet-i vücûdunuz üzerimize vâcib oldu.

Ey nûrun sâdık dost ve şâkirdleri سَلْمَانُ مِنَّٓا اَهْلَ الْبَیْتِ hadîs-i âlîsine mazhar oldunuz. Sizi tebrîk ediyoruz.

Muhterem Üstâdımıza söyleyin, bu âcizleri de şâkirdliğe kabûl buyursunlar. Onun ulemâsı, mahrem-i râzı ve serkâtibi ve vâris-i ilmi ve irfânı sizsiniz. Şâyet orada irtihâl buyurulur ve defnedilirlerse, kabir taşına bunları yazınız:

92

Fahr-i Âlem’in nûrdan incisi, ehl-i İslâm’ın büyük müncîsi, şânında söylemiş Kur’ân-ı Mecîd فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ.

Ona akraba olmakla beş yüz yılda tahsîl edilemeyecek fezâili, kısa, az bir zamanda bir iki sene zarfında elde ettiğiniz için bahtiyarsınız. وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ âyetine dâhil olan ve âhirzamanda miktârları pek az ve ekall-i kalîl olan zümreye dâhil oldunuz. Hâşâ bu hâlinize hased değil, fakat gıbta ediyoruz. Vâsıl olduğunuz bu pâyeyi istemek haddimiz değildir. Onun biz civâr-ı huzûrunda bir pervânesi olmak ve dâimâ şe‘ine yanmak isteriz. Nasîb eyle Allâh’ım.

O bizim gözümüzün gözü, içimizin içidir. Katmerleşen ve sünbüllenen asâletinizin hayranıyız. Âlem, Hızır’ı uzaklarda arar ve bulamazken, siz onu yanınızda ve daha yakınınızda ve belki içinizde buldunuz. Hatta öyle bir pâye kazandınız ki, meserretle doldunuz. Hem bu sizin Hızır’ınız, Cenâb-ı Mûsâ’nın Hızır’ına benzemez. Çünkü Cenâb-ı Mûsâ Hızır’dan üç şey öğrenebildi. Siz ve Çalışkan hânedânı ise, Hızır’ın hem akrabası, hem vârisi oldunuz. Kavuştuğunuz bu Hızır, bambaşka bir Hızır’dır. Bu sûretle siz bütün nûr talebelerinin şerefini kendinizde görebilirsiniz. O nûr incisinin sadefini kendinizde gösterebilirsiniz. Ve Üstâdın gaybından sonra da hazîne-i nûriyenin miftâhı ve mührü kezâ erkânlara verildiği gibi, bir cihette de sizlere intikāl etmiş demektir.

93

Siz Sıddîk ve Süleymânların yoldaşı oldunuz. Yâ Rabbenâ bize de o zümreden bir parçacık yer ayır Allâh’ım. Âmîn. Âmîn. Âmîn.

Büyük rûhlu şehîd Hasân Feyzî’nin rûh-u mübârekleriyle Tavas şâkirdleri nâmına çok kusûrlu ve hakîr talebeniz Muharrem

(380)

Kardeşlerim, ben resmî hocaların ürkmeklerinden ve nûrlara karşı lâkaytlarından kızmıştım. Fakat bu Edhem Hoca benim hiddetimi izâle etti. İnşâallâh, nasıl merhûm Hasan Feyzî, muallimleri nûrlara sevketmeye bir vesîle oldu. Öyle de bu Edhem dahi bir kısım hocaları sevkedecek. Ben bu uzun mektûbunu hem ta‘dîl etmek, hem kısaltmak ve hakkımda pek ziyâde senâlarını kaldırmak ve ıslâh etmek hâlim ve vaktim müsâade etmediğinden size havâle ederim. Bu mektûb müstakil yazılsın. Medâr-ı ibret olarak korkaklığından nûrlardan çekinen bazı hocalar okusun. Hem mektûbun bir kısmı da Lâhika’ya geçsin.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

An-Asl Rumeliliyim. Hicretim Balıkesir’dir. Celâleddîn-i Rûmî kaddesallâhusırruhû mensûblarındanım. Yirmi seneye karîb köy hocalığı ve çocuk okutmakla meşgūl olmaktayım.

94

Risâle-i Nûr’a hizmetim bu sene mümkün olduğu kadar hem kendim okuyup istifâde etmek, hem de memleketim olan Balıkesir ve Kıraağaç havâlîsindeki kardeşlerimi tenvîr etmek maksadıyla Risâle-i Nûr’dan risâle yazıp gönderiyorum.

Kırk sene, belki yüz seneden beri dinimiz Nûr-u Muhammediye asm nûrunu söndürmek için var kuvvetleriyle sa‘y u gayrette bulunan Avrupa feylesoflarının ve onların sözlerine i‘timâd eden bir takım bedbahtların dîn aleyhine yaptıkları propagandalarla o derece ileri gidildi ki, dinine ta‘zîm edip Ma‘bûd-u Hakîkî’sine ibâdet eden bir mü’mine kendi nazarları ile veya bâtıl fikirleriyle kendilerine münâsib olan sözü o mü’mine isnâd ederek, dünyanın fikirsizi olduğuna olan i‘tikādları ve kelâmları, îmânında noksâniyet olanları taaccübde bıraktılar. Hatta o zavallılar öyle zannettiler ki, artık nûr-u îmâniye yeniden parlamak için hâric-i imkân olduğuna kāni‘ oldular. Îmân-ı hakîkî bulan nûr şâkirdleri ise, zerre mikdârı îmânlarına halel getirmedikleri gibi, öyle sersemlerin bâtıl i‘tikādları ve yaptıkları propagandalar, âdetâ solda sıfır hükmünde kalacağını yakînen bildiklerinden, o münkirlerin yalnız ehl-i İslâm’a değil, bütün âlem-i beşeriyete yaptıkları çirkin akîdeleri ne dereceye kadar varacağını ve her zevâlin bir kemâli ve her kemâlin de bir zevâli olacağını Zülfikār-ı Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve Kur’âniye ile bildiklerinden, o şâkirdler sarsılmaz îmânlarıyla tereddüt ve şüphe bile getirmediler.

95

Evet, nasıl ki bir milletin başında gāyet kurnaz ve manyetizma ve ispirtizma nev‘inden teshîr edici hâsseleriyle zâlimâne, müstebidâne tabîiyyûn, maddiyyûn mezhebliğini kendine rehber eden akıllı, şeytan, tâli‘li, istidrâclı bir kumandan bulunur. Ve taht hükmünde olan milyonlarla insanların ve kendilerinin sa‘y u gayretiyle yaptıkları terakkiyât, iyilikler o milletin kendine âit iken, bir tek gözüyle kendini dev aynasında görerek ve haksız olarak o yapılan kahramanlıklar, cesâretlikler güyâ kendinden, kendisine ve heykeline bir nevi‘ rubûbiyet, ubûdiyetkârâne secde edercesine baş eğen hempâları tarafından olduğunu zannettiren süfyânın zuhûrunu Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile bildiklerinden, o süfyânın yalancılıklarını, hilekârlıklarını ve bütün sahtekâr işlerini yalnız ehl-i İslâm’a değil, belki kâinâta bildirmek ve Nûr-u Muhammediye asm ve Şerîat-i Ahmediye’yi asm yeniden parlatacak İnşâallâh.

Yakın bir zamanda çıkacak olan Mehdî-i Resûl-ü Ekber’in zuhûrunu Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile sâbit olduğunu bildiklerinden, dîn düşmanı olan Avrupa feylesofların ve onların sözlerini kendilerine düstûr ittihâz eden bedbaht dinsizlerin, zındıkların dîn aleyhinde yaptıkları propagandalar, entrikalar, elbet ve elbette suya düşüp akîm kalacaklarını bildiklerinden nûr şâkirdleri sarsılmıyorlar.

Evet, nasıl ki bir milletin siyâset-i istikâmesi hakkıyla muhâfaza edilmez ise ve adâleti de yalnız adliyede kalırsa, o milletin âkibeti bataklık uçurumuna

96

gideceği bedîhîdir. Tabîiyyûn ve maddiyyûn dinsizlerin, âlem-i beşeriyete saçtıkları çirkin akîde tohumu, güyâ Hâlık-ı A‘zam’ın halkettiği şeyleri tabiata, mâdde-i kuvvete mâledip Hâlık-ı Kâinât’ta, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb-ı Hakk’ın hiç bir mefhûmu yokmuş. Öyle çirkin akîde insanları dünyanın acı cilvesine uğrayan kimsenin kendi kendine teselli edecek yerini bırakmadılar.

Evet, mâdem ki her şeyi tabiata, maddeye i‘tikād ediyorlar. Musîbet zamanlarında başlarına bir felâket geldiği zaman Emân tabiat, bana imdâd eyle diyemez. Yâhûd Ne yapayım, dünyam böyle geçti ise, âhiretim iyi olur. diyemez. Çünkü Hâlık’ını inkâr etmiş. İşte hakîkî îmânı olan zâtlar, bu dinsiz tabîiyyûn, maddiyyûnların âkibet çektikleri emekler hebâen mensûren olacağını bildiklerinden, elbet bu zâlim dinsizlerin ve onların sözlerine i‘timâd edip Hâlık’ını inkâr edenlerin yalanlarını, hilekârlıklarını bütün kâinâta karşı meydana çıkaracak.

Sönmez ve ebedî ve Nûr-u Muhammedi'ye asm âit bir nûr zâhir olacağını şüphe edilmediğinden, ehl-i İslâm’ın gāyet müdhiş bir bungunluk zamanında, şarktan garba kadar bir şimşek ve sâikası gibi kâinâtı aydınlatan ve kararmış kalpleri de ân-ı vâhidde parlatan mübârek Risâle-i Nûr zâhir olunca, Âlem-i İslâm’ı ayın on dördü gibi aydınlattı. مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ sırrını izhâr ve bir hikmeti zâhir olduğu gibi, işte yüzlerce seneden beri dîn aleyhine yapılan zulümâta karşı Risâle-i Nûr, o

97

propagandacıların başına ve bozuk beyinlerine bir yangın bombası gibi patladı. Dîn aleyhine ettikleri kuru da‘vâlar yalancı olduklarını, her işlerinde zâlimâne olduğunu ehl-i İslâm ile beraber hiç İslâmiyetlikle alâkası olmayan, dünyanın öbür ucundaki küçük milletler Kur’ân’ı kabûl ile, diğer bir ucunda olan ve umûm dünyaya hükmünü sürdüren ve sözünü dinlettiren adâletperver Amerika da anladı ki, Hâlık-ı Kâinât var olduğunu, kendilerinin ecnebî memleketlerde bulunan teb‘asını himâye etmek için hükûmet tarafından ta‘yîn edilen bir elçisi olduğu gibi, Hâlık-ı Kâinât’ın da kullarına kendinin şefkat ve merhametine binâen kendisinin vahdâniyetini ve Âdil-i Mutlak ve Rezzâk-ı Âlem olduğunu bildirmek için elbette bir elçisi, bir peygamberi olması lâzımdır.

İşte zindandan daha karanlık olan bu asırda şimdiye kadar emsâli nâdir değil, belki hiç emsâli olmayan Risâle-i Nûr un aydınlığı, kâinâtı baştanbaşa ihâta etti. Kâinâttaki tabîiyyûnluk-maddiyyûnluk vehâmiyeti artık gizlemeye başladı. Hatta hakîkat güneş gibi zâhir olmaya yüz tuttu. Bütün dünyayı hemen hemen ihâta edecek kadar ileri giden tabîiyyûnluk-maddiyyûnluk dinsizliği kökünü kazıyacak. yegâne çâre Risâle-i Nûr’un bu necîp Türk milletinin ve mübârek Azîz vatanın içinde zâhir olması, Allâhü a‘lem, Türk milletinin refâh-ı saâdetine işâret ve rahmet-i Rahmâniyeye mazhar olacağına bir alâmettir. Tabîiyyûnluk -maddiyyûnluk -dinsizlik

98

yüzünden ziyâde darlaşan akılların hikmetli ve azametli mes’eleleri bir türlü ihâta edemediğinden, kendilerine bir gurûrluk hâsıl olarak doğrudan doğruya inkâra, küfre sapar.

Hem ma‘neviyâttan kararmış, hatta ölmüş olan kalpler, kılı kıldan ayıracak kadar ince ve geniş ve gāyet derin îmânî mes’eleleri, o ma‘nen kurumuş ve sıkışmış kalpler birdenbire ihâta edemediğinden, zavâllı, bedbaht, çârnâçâr, çâresiz küfre, dalâlete yuvarlanıp ebedî i‘dâm mücâzâtına müstahak olur.

Evet, eğer o uçurumdan silkinip kendi küfrünün iç yüzüne dikkat ile nazar ederse şüphesiz görecektir ki, bu mevcûdât ve kâinâtın muhakkak bir Hâlık’ı var olduğunu ve o Hâlık’ın şefkatini, merhametini, adâletini kullarına teblîğ etmek için yine kendi hemcinsinden bir vâsıta, bir elçisi, bir peygamberi vardır. Ve teblîğāt-ı İlâhiyeyi kullarına bildirmek için mukaddes bir kitabın inzâli muhakkak vardır. Ve o kitabın meyvesi hükmünde olan Risâle-i Nûr, bir ucu arş-ı A‘zam’da olan Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî tercümanı olduğuna zerre mikdârı şüphe getirmez.

Ey dîn ve meslek yolunda hâfız ve hoca efendi kardeşlerim Nefsimle beraber size derim: ünvânımız olan verâsetü’l-enbiyâ olan ilim, bizlere yalnız şahsımıza âit değildir. Belki bütün ehl-i İslâm’ın, hatta bütün kâinâtın bizlerde olan ilimde hakkı ve hissesi vardır. Halktan, Hakkın ilmini ketmetmek, bizim için harâmdır, bir cinâyettir. O ilim

99

bizlere bir emânettir. Emânete ihânetlik etmek ise, îmânın münkerliğine alâmettir. Allâmü’l-guyûb Celle Celâlühû ve Tekaddes Hazretleri’nden korkmayıp hak hakîkati söylemeyip ve ne cihetle olursa olsun hâtır için dalkavukluk edip Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın hakîkî ahkâmını, hikmetini bildirmekten ictinâb etmek ise bir nevi‘ kâfirliktir.

İşte asıl bu zamandadır. Mâlik’ine karşı aczini ikrâr ve kusûrunu i‘tirâf edip Ma‘bûd-u Hakîkî’sine ibâdet etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemâat mezhebine uymak. İşte asıl bu zamandadır ki, îmânına îmân katmak. İşte asıl bu zamandadır ki, hakîkî îmânın ne olduğunu bilmeyen bir dîn kardeşini îmân nûruyla tenvîr etmek.

İşte asıl bu zamandadır ki, yoldan sapmış bir ehl-i İslâm’ı yola getirmek. İşte asıl bu zamandadır ki, dünya metâına tamah etmeyip Hakk rızâsı için Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâmını bildiğimiz kadar bilmeyenlere bildirmek. İşte asıl bu zamandadır ki, Hâlık-ı Kâinât’ı inkâr etmeye cesâret eden tabîiyyûn maddiyyûnlara Hakkın Hâlık ve Rezzâk-ı Âlem olduğunu isbat ederek müdâfaa etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, âhiretin ilk ve gāyet tehlikeli kapısı olan kabir azâbından emîn olmak için çâre bulmak.

100

Ey hâfız ve hoca efendi kardeşlerim, nefsimle beraber size derim: Bize emânet olan dîn-i Muhammedî’nin asm terakkîsine bizler çalışmaz isek, Âdil-i Mutlak olan Vâcibü’l-Vücûd Celle Celâlühû ve Tekaddes Hazretleri’ne ne yüzle varacağız? Müekkel bulunduğumuz Makām-ı Mübâreke’nin sâhibi, sevgili peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in sünnet-i seniyesini bizler muhâfaza etmez isek, ne yüzle rûz-i cezâda şefâat bekleyeceğiz? Herkese nasîb olmayan, ancak takdîr-i İlâhî olan ilmi, bilhassa Hazret-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın ahkâmını Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretleri’nin kullarına bilâ ücret teblîğ etmez isek, o Hakkın kelâmı Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm rûz-i cezâda bizden da‘vâ etmez mi? Râzık’ımızı terk edip dünya metâ‘ı için halka boyun eğmek, Hakkın kapısını terkedip halkın kapısına âcizliğimizi teşekkî etmek bizim için revâ mıdır? İslâmiyet’in şân ve şerefini ayaklar altına almak değil midir? Ey nefsim, düşün Seni Hâlık’ın olan Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri İslâmiyet üzerine yaratmayıp, Hâlık’ını inkâr eden dinsizlerden halk edeydi, ne olurdun, hâlin neye varırdı?

Ey nefsim, rızık için Ma‘bûd-u Hakîkî’den beklemeyip, kendi rızka ihtiyacı olan bir âciz kula köle olmak kadar âdîlik var mıdır? Ana rahminde bulunduğun zaman Rezzâk-ı Âlem olan Kādir-i Mutlak ve Tekaddes Hazretleri, senin rızkını bacadan indirir gibi ana rahminde seni gıdalandırmadı mı? Âleme ibret-i nümûne olarak uzuvda

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç