Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 47
Hevesâtın bir ejderhâdır kalbini kemirecek
Nûra ver nakd-i ömrünü, yarın sana verilecek
Huzûruna uhrâda ihtişâmlar serilecek.
Risâle-i Nûr’un kusûrlu hâdimi Zekâî
[367]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Denizli’deki kardeşlerimiz Zülfikār’ı oradaki matbaada basmaya teşebbüs ettiklerini yazıyorlar. Mâdem İnebolu’da yakında bin Zülfikār çıkacak, şimdilik yeter. Zülfikār’ın yerine Sözler’i tâ Yirmi Dördüncü Söz’e kadar, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’da bulunmayan Sözleri bir mecmûa olarak ve sıhhatine gāyet dikkat etmek ve oradaki mübârek hey’etin ittifâkıyla ve hâkim-i âdil ve nûrlara çok hizmet eden Hâfız Mustafâ ve hapiste iken bizi Denizli’deki şâkirdlerle alâkadâr eden Şevket Bey ve Müftü Osmân’ın tensîbleri şartıyla ve Medresetü’z-Zehrâ’nın nezâreti altında ve meşveretiyle bir mâni‘ olmasa tab‘edilse münâsib olur. Nûra âit büyük
SAYFA 48
mes’eleler bir iki zâtın teşebbüsüyle olamıyor. Mâşâallâh kardeşimiz Bakırcı Kâzım, şimdiden sekiz yüz sahîfeli bir mecmûaya kâğıtları hazırlıyorlar. Ya‘kūb Cemâl ve Ahmedlerin, şahsıma âit kısmı müstesnâ olarak mektûbları güzeldir. Fakat râhatsızlığım ve ziyâde meşgūliyet müsâade etmiyor ki, ta‘dîl ve ıslâh edeyim, size de göndereyim.
Sâniyen: Kahraman Nazîf’in ve Ya‘kūb Cemâl’in, şimâl-i garbîde üç devletin Kur’ân’ı kabûl etmesi Zülfikār’ın intişârına tevâfuku. ve geçen sene, Zülfikār çıksa dâhilen hâricen büyük fütûhâta vesîle olacak hükmünü tasdîk etmesi. ve büyük bir fâl-i hayırdır diye biz de o iki kardeşimizin kanâatına iştirâk ediyoruz. Bu fırtınalı ve ilhâdlı asırda, biri gizli Alman-, üçü, âşikâr devletlerin, beşerin bu asırda Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmesi ve bilfiil kabûl etmesi, pek büyük bir hâdise-i Kur’âniyedir. Değil üç devlet, belki yalnız on meşhûr adam, on feylesof dahi birden uzak o memleketlerde Kur’ân’ı tasdîk etmesi, bizlere ve Âlem-i İslâm’a büyük bir müjde ve avâm-ı ehl-i îmâna büyük bir kuvve-i ma‘neviye te’mîn eder.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un Yirmi Dokuzuncu Mektûb’unda Hücûmât-ı Sitte ve Zeyli ve İşârât-ı Seb‘a ve Telvîhât-ı Tis‘a gibi risâlelerin Rumûzât-ı Kur’âniye ve tevâfukāt-ı nûriyeye karışık bir sûrette bulunmasının hikmeti, mahkemeler ve ehl-i vukūfun susturulmasına ve bizi onlarla mes’ûl etmemesine bir vesîle olmaktı. Güyâ o rumûzât,
SAYFA 49
o derin ince mes’eleler, lisân-ı hâl ile onlara demiş: İnsaf ediniz, Kur’ân’ın bu derece esrârına çalışanlara ilişmeyiniz Şimdi ise o karışık vaz‘iyeti hiç münâsib değil. Çünkü o rumûzât ve tevâfukāta, yirmiden ancak birisi muhtâç olur, anlar. İçindeki öteki risâlelere yirmiden on dokuzu muhtâç olup anlayabilir.
Onun için biz o Yirmi Dokuzuncu Mektûb’u iki makam yaptık. Birinci Makam birinci, ikinci, beşinci, dokuzuncu kısımları ve altıncı kısmı ve zeyli ve yedinci kısmı beraber bir makam yaptık. İkinci Makam mütebâkî kısmı, rumûzâta ve tevâfukāta âit bütün kısımları beraber, hatta Yirmi Sekizinci Mektûb’un inâyet-i seb‘adan sonra tevâfukāta gelen bir suâle cevâb olarak bir mübârek tefsîr ile Risâle-i Nûr’un tevâfukāt muvâzeneleri ve farklarına dâir parçayı dahi Yirmi Sekizinci Mektûb’dan çıkarıp onu da bu ikinci makama rumûzât içine dercettik. Siz de öyle yapınız. Tâ o iki ehemmiyetli mektûblar güzelliğini göstersinler.
Râbian: Buradaki nûr şâkirdleri diyorlar ki: Mu‘cizeli Kur’ân’ımıza üç sene Denizli’li kardeşlerimiz baktılar. Onlar müsâade etsinler, biz de üç ay bakacağız. Hem buradan İstanbul’a muhâbere edip fotoğrafla Hizb-i Nûriye, Hizb-i Kur’âniye gibi tab‘ına çalışacağız.
SAYFA 50
Hâmisen: Mübâreklerin kahramanları Târîhçe-i Hayât ve Tılsım Mecmûalarını yağlı kâğıda ne kadar yazmışlar? Husrev de Asâ-yı Mûsâ’yı ne kadar yazmış? Sabırsızlıkla merâk ediyoruz. İnşâallâh Medresetü’z-Zehrâ’nın bu üç kahramanı, o üç parlak ve kuvvetli mecmûaları ehl-i îmânın imdâdına yetiştirecekler. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[368]
Emirdağı’nda dehşetli bir yangından Çalışkanların dükkânında bulunan Âyetü’l-Kübrâ nüshalarının berekâtıyla hârika bir tarzda o Çalışkanların dükkânı, o dehşetli yangından kurtulması münâsebetiyle, meşhûr ve merhûm Muallim Hasan Feyzî’nin yazdığı bir fıkranın bir parçasıdır.
Risâle-i Nûr, her ateşi ve her yangını söndürür. İnsanlardaki israf ateşini iktisât risâlesinin nûru ile. Ve ateşler ve alevler içinde kıvranan zavâllı hastaların hastalık ateşini, hastalık risâlesinin nûrlarından akan, yirmi beş devâlı çeşmesinden fışkıran âb-ı hayât ve şifâ suyu ile. kalbi ve kafayı ve bütün a‘zâ ve a‘sâbı saran ve sarsan vehim ve hayâl, vesvese ve tasa, korku ve merâk yangınının dehşetli ateşini, Vesvese Risâlesi’nin nûru ve feyzî ile.
SAYFA 51
riyâ ve sum‘a kibir ve gurur hastalıklarının hummâlı ateşini, İhlâs Risâlesi’nin imdât ve inâyetiyle. benlik ve varlık ve zorbalık ve küstâhlık kal‘asının hedmi ise, Ene adlı, yani Otuzuncu Söz ve Altıncı Söz’ün irşâdı ile kābil olur.
Tabiatın madde ve zerreler çukurundan çıkamayan kör ve sersem ve serseri kimseleri de, ancak Risâle-i Nûr’un Tabiat, Zerre ve Maddeler adlı risâlelerinin güçlü ve kuvvetli, uzun ve mevzûn, nûrlu ve şuûrlu elleri çıkarabilir. İhtiyârların ölüm korkusunun ateşini evhâm ve acılarını gidermeye ise, bu nâmdaki risâlenin teselli ve imdâdı ma‘cun ve tiryâkı, feyz ve nûru kâfî geldiği gibi. berzah ve merzahın elemnâk ve sûznâk ateş ve azâbına karşı da, i‘câz-ı Kur’ân ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve îmân-ı âhiret adlı âb-ı hayât dolu risâleler bir havuz gibidirler.
Yeryüzündeki bütün şirkin ateşini Âyetü’l Kübrâ, Asâ-yı Mûsâ adlı mübârek eser-i azîmin nûr-u azîmi söndürmeye kâfî geldiği gibi. bugün dünya ufuklarını saran ve şimdi de İslâm dünyasını tehdîde başlayan o kara dumanlı kızıl aleve karşı, bu nûrun şişip kabarmakta olduğunu görüyor. Ve o müdhiş kızılların fitnesini ve yangınını söndüreceğine candan inanıyoruz.
Hâsılı, Risâle-i Nûr’un mütâlaası ve feyz-i ma‘nevî-i dâimîsi, nefs-i emmârenin ateşini söndürmeye, azgın ve azılı sıfatları öldürmeye, yırtıcı, paralayıcı zâhir ve bâtın askerleri tepelemeye yetişir. Zâten Risâle-i Nûr, bu fitne ve bu fesâd ve bu yangınları
SAYFA 52
söndürmeye me’mûrdur. Ve bunun için doğmuş ve gelmiştir, diyoruz. Erenler, evliyâlar, şehîdler ve fâtihler yatağı olan bu mübârek vatanda yetişen, bu mübârek ve meymenetli, şecî‘ ve asîl milletin فَسَوْفَ یَأْتِ اللّٰهِ بِقَوْمٍ işaretiyle, indallâh ne kadar mergūb ve mahbûb ve cengâver olduklarına yine bel bağlıyoruz.
Risâle-i Nûr’a sâhib olanlarda hırs ve hiddet zevâle yüz tutar. Zulmet ve şehvet erir. Cehâlet ve şekāvet ateşi söner. Tabiat uykusu azalır. Gaflet uykusu kalkar. Kara ve çirkin, bozuk ve uyuşuk kanlar düzelir. Nefes ve kalp işler. Kan boruları birer mecrâ-yı nûr olur. Hubb-u dünyâ ve meyl-i mâsivâ kalmaz. Ene ve ente gider. Yetmiş bin diye söylenen perdeler kalkmaya ve varlık dağı delinmeye başlar. اِرْجِعٖٓی اِلٰی رَبِّكِ den sesler gelir. Vuslat yolu açılır. Misk ü anber saçılır. Yüzler sürülür. فَادْخُلٖی فٖی عِبَادٖی ile me’mûr, وَادْخُلٖی جَنَّتٖی nişânı ile me’cûr olur.
(اَرِنَا یَا مَنْ اَطْفَی النَّارَ بِنُورِهٖ وَیَا مَنْ صَلّٰی عَلٰی حَبٖیبِهٖ)
Hulâsadır Risâle-i Nûr, kendisinin bir levha-i Yâ Hâfız
Bir sahîfe-i Mâşâallâh, bir nüsha-i Bârekallâh
Bir kılâde-i ümmü’s-sıbyân, yangına bir tulumba-i nûr
Dertliye bir reçete-i hikmet, bakana bir âyîne-i ibret.
SAYFA 53
Müslümanlara bir mühr-ü nübüvvet, mücrime bir vesîka-i necât
Yolsuza bir râh-ı hidâyet, bîkeslere bir sigorta-i sıyânet
Antikacıya bir kenz-i sermediyet, evsize bir kâşâne-i ebediyet
Münkire bir sille-i nedâmet, kâfire bir sehpâ-yı adâlet
Ârife bir sahbâ-yı kudsiyet, âşıka bir saray-ı vuslat.
Denizli ve havâlîsindeki bütün nûr şâkirdleri nâmına Hasan Feyzî رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ اَبَدًا دَٓائِماً
(369)
İnebolu havâlîsindeki umûm nûr şâkirdleri nâmına Salâhaddîn’in, Üstâdının Târîhçe-i Hayât’ından çıkardığı bir kısacık hulâsanın bir parçasıdır.
[Üstâdımızın tercüme-i hâline kısaca bir nazar]
Şark isyanında Şeyh Saîd ve askerleri, Üstâdımız Bedîüzzamân’ı şarktaki büyük nüfûzundan istifâde için mücâdeleye iştirâke da‘vet ettikleri zaman, cevâben demiş: Yaptığınız mücâdele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve netîcesizdir.
SAYFA 54
Çünkü Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayrakdârlık etmiş, dîni uğrunda binlerle şehîd vermiş ve binlerle velî yetiştirmiştir. Binâenaleyh kahraman ve fedâkâr İslâm müdâfi‘lerinin torunlarına, yani Türk milletine kılıç çekilmez. Ve ben de çekmem, diyerek hem redd-i cevâb vermiş, hem mücâdelesinden vazgeçmesini söylemiştir.
Eski harb-i umûmî’de taarruz eden Rus ordularına karşı Bitlis millî kuvvetleri kumandanı olarak, çok fâik kuvvetlerle hücûm eden Rus ordusuna günlerce ve kahramanca müdâfaa ile, şehirdeki bütün mühimmât ve erzâk ve halkın ve askerin cihâzâtının taşınmasını te’mîn etmiş. yaralandığı hâlde geri çekilmeyi şahsen züll saydığından, gāzîlik makamıyla da karârgâhında son mermisine kadar şerefle dövüşmüş, nihâyet bilmecbûriye Ruslara esîr düşmüştür. Dininin ve vatan ve milletinin selâmeti için hayatını fedâdan çekinmeyen bu kahraman kumandana, üç Rus mermisi isâbet etmiş. Biri kalbinin üzerindeki ma‘den tabakayı deliyor, iç çamaşırda kalıyor. İkincisi sol tarafta hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda hafîf bir yara açar. Nihâyet Bitlis’in hîn-i sukūtunda ayağı kırılmış ve omuzu mecrûh bir hâlde Ruslara esîr düşüyor.
Sibirya’da üserâ ikāmetgâhlarında iki sene üç ay kalmış, bu müddet zarfında
SAYFA 55
esîr olan doksan zâbit kardeşlerinin ma‘neviyâtlarını takviye etmiş, sonra Varşova yoluyla İstanbul’a gelmiştir. O sırada İngiltere Anglikan kiliseleri baş piskoposunun, hürriyetten sonra padişah hükûmetinden sorduğu suâllere cevâb veren. ve Lemeât, Katre, Zerre, Habbe, Kızıl Îcâz ve İşârâtü’l-İ‘câz nâmında yazdığı Arabî eserleri okuyanlara, mevcûdâtın tılsımını keşif ile bir hakîkat yolu açılması. o vakit makarr-ı ulemâ olan İstanbul ile Hicâz, Yemen, Mısır, Sûriye, Irâk, Îrân, Afgān ve Hindistân ulemâsının teması bulunduğundan, bu eserleri kendi eserlerine me’haz tutmaları için Dârul Hikmetil İslâmiye a‘zâlığında vazîfe-i ilmiye ve diniye ile meşgūl olmuştur.
On sekiz sene sonra, kırk sene evvel çekirdeği yazılan Beşinci Şuâ‘ın ele geçmesi ve Âyetü’l-Kübrâ’nın tab‘ı münâsebetiyle her tarafta toplattırılan ve aranılan binlerle Risâle-i Nûr eczâlarının ve ifadeye celbedilen yüzlerle Risâle-i Nûr talebelerinden, ancak yüz yirmi temiz nâsiyeli, sâf kalpli ve düşünceli dîndâr Türklerin dokuz ay Denizli’de mevkūfiyeti ve yüz otuz beş parça Risâle-i Nûr eczâlarının Ankara’dan bir hey’et-i ilmiyenin tedkîkinde, Kur’ân’ın hakîkî bir tefsîri olduğu ilmî raporla tevsîk ve tasdîk edilmesinden, eserlerle beraber mahbûs ve istintâk edilen yüz yirmi talebenin berâetiyle netîcelenir. Hazret-i Üstâd da Afyon’a ikāmete me’mûr ediliyor.
SAYFA 56
Yetmişlik bir ömrün on bir mühim hâdisesi ve bu tehlikeli madde ve tabiat ve enâniyet asrında bu vücûdun yegâne vazîfesi, gāyesi, emeli ve arzusu, insanların îmânlarını kurtarmak olduğunu. hem mutlakiyet, hem meşrûtiyet, hem cumhûriyet devrinde ayrı ayrı, gāyet muhakkik, müdakkik ulemâ ve hukemâ ve fudalânın ve gāyet kurnaz şeytan ve evhâmlı câsûs ve feylesofların inceden inceye yirmi sene tahkîk ve tedkîk ve tahlîli netîcesinde, dünyevî ve siyâsî hiç bir maksad olmadığı kat‘î anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şerîfin binlerle hakîkatlerini isbat eden Risâle-i Nûr’u, hiç bir dîndâr âlim veya dinsiz bir feylesof, bir kelimesini dahi cerh ve nakzedememiştir. Ve tasdîke mecbûr olmuşlardır.
Yirmi üç senede tamamlanan Risâle-i Nûr, Resâilü’n-Nûr, Risâletü’n-Nûr adlı yüz kırk parça eserler, Kur’ân-ı Azîm ve hadîs-i şerîfin, evvelki asırlarda meşkûk ve şüpheli bıraktırılmış veya rumûzlu veya şumûllü ve mecâzî yazdırılmış tefsîrlerden alınmış değildir. Menba‘, yalnız Kur’ân’dan, hadîsten asrımızda tereşşuh etmiştir. Üstâdımız der: Beyânâtımız Kur’ân-ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzârdan ibârettir. Asıl söz ise Kur’ân’ındır. Zîrâ söz odur ve söz onundur. Ve kendine hâs bir usûl-ü tedrîs bularak, beş vilâyet büyüklüğündeki Medresetü’z-Zehrâ’sında milyonlarla talebeye hocalık eder. Ulûm-u dîniye ile fünûn-u asriyeyi mezc ve hakāik-i dîniyeyi fünûn-u müsbete ile te’yîd ve teşyîd etmek sûretiyle,
SAYFA 57
talebenin fikir ve îmânının tenvîrine çalışır. İstediği anda, hocasından istediği dersi alabilir. Ve nûrdan aldığı ders ile amel ettiği takdîrde de îmânını muhâfaza edebilir.
Risâle-i Nûr’un bir hulâsası makamında olan bu Asâ-yı Mûsâ risâlesini, dikkatli anlayarak okuyan veya dinleyen, bilâ-istisnâ dinli, dinsiz, âlim, câhil herkes, İslâmiyet’in esası olan îmânın altı şartını tamâmen diliyle ikrâr ve kalbiyle tasdîk etmekle beraber, îmânını muhâfaza. İslâm’ın binâsı olan namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, zekât vermeyi, Kelime-i Şehâdet getirmeyi kendine vazîfe-i asliye bilecektir. Risâle-i Nûr’u okumaya, yazmaya ve neşretmeye çalışan ferdler, cem‘iyetler, milletler, devletler dünyevî ve uhrevî fenâlıklardan kurtulacak ve zulmetten nûra çıkacak, saâdet ve selâmet te’mîn edecektir. Risâle-i Nûr’un hulâsası olan Asâ-yı Mûsâ risâlesi, atomdan daha kuvvetli ve te’sîrli ve nûrlu bir silâh ve hikmetli bir asâdır. Atom gibi beşeriyetin ve medeniyetin tahrîbine değil, saâdet ve selâmetine çalışır.
(هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی)
Umûm İnebolu şâkirdleri nâmına Nûrcu Abdurrahmân Salâhaddîn
SAYFA 58
(370)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bu def‘a gelen çok mektûblara hiç vaktim hâlim müsâade etmiyor ki, tam bakayım. Mektûb sâhibleri gücenmesinler. Yalnız Sav Medrese-i Nûriyenin kahramanları bir mecmûayı makine ile yazmak niyetlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. İnşâallâh şimdiki evhâm fırtınası bir sükûnet bulsa, Sikke-i Gaybiye Mecmûası’nı ve yâhûd mecmûalara girmeyen Lem‘alar Mecmûası’nı yazacaklar İnşâallâh.
Isparta Hulûsî’si kardeşimiz Re’fet’in, İstanbul’a gidip dört Huccet-i Îmâniye ve meyvenin iki mes’elesini ecnebî lisânıyla sıhhatli, dikkatli tercüme ettirmeye çalışacağı büyük bir hizmet-i nûriyedir. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn. Ve ayrı bir fütûhâta anahtar olacak İnşâallâh.
Sâniyen: Antalya’daki kardeşlerimizin Zülfikār’ı alması münâsebetleriyle samîmî mektûblarına mukābil, benim tarafımdan onlara pek çok selâmımı teblîğ ediniz. Ben Antalya ile ehemmiyetli bir alâka hissediyorum. Ve Denizli’nin merhûm kahramanının vârislerinden Ahmedler ve Bakırcı ve Kalaycı Kâzım ve Alî’nin mektûblarına mukābil, onlara ve mübârek hey’etlerine pek çok selâm ediyorum. Ve Mâşâallâh, Bârekallâh derim. Hasan Feyzî’nin ruhunu memnûn ediyorlar.
SAYFA 59
Sâlisen: Şimdilik bahar fırtınası gibi ma‘nevî bir evhâm fırtınası var olduğuna, İstanbul hocaları ve Şemsi Zülfikār’ı almaktan çekinmesi ve burada hakkımızda tekrar az ve hafîf ve akîm kalan ehemmiyetsiz bir taarruz olması gösteriyor.
Hiç merâk etmeyiniz, yalnız ihtiyât ve dikkat edip telâş etmeyiniz. Bu münâsebetle derim ki: Isparta şâkirdleri müstesnâ oldukları gibi, oranın hükûmeti de insaf noktasında bir imtiyâzı var. Onlara ve zâbıtasına Risâle-i Nûr hesabına minnetdârım.
Râbian: Sizden aldığım Zülfikār’ın bâkî fiyatı olan yüz banknot posta ile gönderildi.
Umûmunuza binler selâm ve duâ eden
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(371)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Sirâcü’n-Nûr nâmında olan ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûası’nın âhirinde yazılacak Denizli müdâfaanâmesinin bir nüshasını tashîh ettim. Bazı yerlerini münâsib görmediğimden çizdim. Denizli ehl-i vukūfuna karşı i‘tirâznâmenin tamamını
SAYFA 60
çizdim ki yazılmasın. Hem Ankara ehl-i vukūfunun on adet sehivlerinin cevablarından dört tane yazılacak. Ötekilere çizgi çektim, yazılmasın. Hakîkaten bu müdâfaanâme hem ilmî, hem nûrlu, hem kuvvetli bir Risâle-i Nûriyedir. Onu hem Sirâcü’n-Nûr olan Târîhçe-i Hayât’ın âhirinde, hem bir kısım nüshaları müstakil bir risâle olsa münâsibdir. Hem bu sıralarda evhâm fırtınası var. Elli sene evvel yazılan şeyh Ahmed’in vasiyetnâmesinin gizli intişârında bazı hocalara korku veriyorlar. Hatta İstanbul’da Zülfikār’dan iki üç hoca çekindiler, alamadılar. Çok dikkat ve ihtiyâtla beraber devam etmek ve telâş etmemek gerektir. Hâşiye
Sâniyen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un birinci makamında Hücûmât-ı Sitte’nin yazılı ve işârât-ı seb‘a şimdilik Tılsım Mecmûası’na konulmasın. Sonra ilâve edilebilir. Hem Beşinci Şuâ‘ dahi şimdilik Târîhçe-i Hayât’ın içine konulmasın,