EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

39

Sâlisen: İki gün evvel, erkândan Halîl İbrâhîm’in Hasan Feyzî tarzında yazdığı bazı fıkralarını ta‘dîl ve ihtisâr ile ve daha münâsib gördüğünüz bazı ehemmiyetli parçaları cem‘ edip Asâ-yı Mûsâ âhirinde yazılsın diye yazmıştık, postaya vermiştik. Dünkü gün Halîl İbrâhîm’in güzel manzûmesini aldık. O fikri tasdîk etti. Bârekallâh dedik. Medrese-i Nûriye kahramanlarından Mehmed Çavuş’un Emniyet Müdürüyle Zülfikār hakkındaki mes’elesi bu sırada çok güzel oldu. Umûma binler selâm. Aceleye geldi, kısa kesiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[365]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bu gönderilen üç fıkra makine mahsûlü Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazılmasını re’yinize havâledir. El yazısı Asâ-yı Mûsâ arkasında da yazılsa münâsib olur. Siz daha iyi bilirsiniz. Eğer üç fıkranın âhirinde Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz, diye imza etseniz, benim de Saîd nâmını o erkânlar içinde yazabilirsiniz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

40

Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektûblarımın âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risâle-i Nûr’un çok eski ve çok sâdık ve çok fedâkâr bir şâkirdidir. Risâle-i Nûr’a hitâb ederek bu mektûbu yazmış. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Müellifin vasiyetnâmesi münâsebetiyle, Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr hakkında nûr şâkirdleri nâmına yazdığı bir fıkrasının bir parçasıdır.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Muhterem, Sevgili, Mübârek Kardeşlerim Risâle-i Nûr talebelerine beyân ediyorum ki:

Risâle-i Nûr, Nûrdan bir ibrîşîmdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbîhâtları onda dizilmiştir. Risâle-i Nûr, âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’ânîdir ki, onun tel ve lâmbaları ve âyîne ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri, öyle intizâmkârâne ve i‘câzdârâne bastedilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri, ilim ve iktidârları mikdârınca, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyân eden her hâdisâttan haberdâr olabilir.

41

Zîrâ Risâle-i Nûr menşûr-u Kur’ândır. Risâle-i Nûr, mü’minlere hedâyâ-yı hidâyet, vesîle-i saâdet, mazhar-ı şefâat ve feyyâz-ı Rahmândır. Risâle-i Nûr, kâinâta nevbahârın feyzini veren bir âb-ı hayât ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakîkat ve bir gülzâr-ı gülistândır. Risâle-i Nûr, lütf-u Yezdân, kemâl-i îmân, işârât-ı Kur’ân ve bereket-i ihsândır.

Risâle-i Nûr, kâfire hüsrân, münkire tokat, dalâlete düşmandır. Risâle-i Nûr, bir kenz-i mahfî, bir sandukça-i cevâhir ve menba‘-ı envârdır. Risâle-i Nûr, hakîkat-i Kur’ân ve mi‘râc-ı îmândır. Risâle-i Nûr, sertâc-ı evliyâ, sultânü’l-eser ve zübdetü’l-meânî ve atâyâ-yı İlâhiye ve hedâyâ-yı Sübhâniyedir.

Risâle-i Nûr, bir bahr-i hakāik ve bir sırr-ı dekāik ve kenzü’l-maârif ve bahrü’l-mekârimdir. Risâle-i Nûr, hastalara şifâhâne-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maîşet-i hakîkat ve rîh-i reyhân ve misk ü anberdir. Risâle-i Nûr, mev‘id-i Ahmedî sallallâhü aleyhi ve sellem ve müeyyed-i Haydarî radiyallâhü anh ve teâvün-ü Gavsî ks ve tavsiye-i Gazâlî ks ve ihbâr-ı Fârûkîdir ks.

Risâle-i Nûr, Şems-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elvân-ı seb‘ası, Risâle-i Nûr’un menşûr-u hakîkatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emr ve da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem bir kitâb-ı ledünniyât, hem bir kitâb-ı tasavvuf, hem bir kitâb-ı mantık, hem bir kitab-ı ilmü’l kelâm, hem bir kitâb-ı ilm-i ilâhiyât, hem bir kitâb-ı teşvîk-i san‘at,

42

hem bir kitâb-ı belâgat, hem bir kitâb-ı isbât-ı vahdâniyet ve muârızlarına bir kitâb-ı ilzâm ve iskâttır. Risâle-i Nûr eczâları, bir semâ-yı ma‘neviyenin güneşleri ve ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki, zâhiren perde-i esbâb olan Güneşten, Kamerden ve kevâkibden, bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşyâ neşv ü nemâ ve hayat buluyor. İşte Risâle-i Nûr dahi, bu asırda bütün âlem-i beşeriyete hayât-ı câvidân ve adama kâmil insan ve kulûba neş’e-i îmân ve ukûle yakîn-i itmi’nân ve efkâra inkişâf ve nüfûsa teslîm-i rızâ ve can şuâ‘larını Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan alıp saçmaktadır.

O semâ-yı ma‘neviyeyi, bazen ve zâhiren bihasebi’l-hikmet âfâkî bir bulut kitlesi kaplar. O celâlli semâdan öyle bir bârân-ı feyz ve rahmet takattur eder ki, tohumlar, çekirdekler, habbeler, o sıkıcı ve o dar âlemde gerçi biraz muzdarib olurlar, fakat tâ o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtılır. O anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaz‘iyetinde beklemesi, bir imtihân-ı Rabbânî ve bir inkişâf-ı feyezânî ve bir rahmet-i nûraniyedir ki, evvelce bir habbe, bir çekirdek, yeniden taze bir hayâta atılır. İştiyâkla ve neş’e-i inkişâfla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır. Ve یُبَدِّلُ اللّٰهُ سَیِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olurlar.

Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şitâ, İnşâallâhü Teâlâ nihâyet bulmuş ola. Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahâr gele. Ve âlemin yüzü nûr ile güle.

43

Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.

Umûm nûr şâkirdleri nâmına Halîl İbrâhîm

Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz. Osmân Rüştü Re’fet Husrev Saîd Hilmî Muhammed Halîl İbrâhîm Muhammed Nûrî

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ kavl-i şerîfinin îmâ ve işârâtından şu devrede Türk lisânının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risâle-i Nûr, Türkçede, lisân üzerinde de imam olacağına. yani yarın hâlis Türkçe olan Risâle-i Nûr’un kesb-i imtiyâz edip diğerlerini terkedeceklerine dâir işâret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.

Başta Üstâdımız olduğu hâlde bilumûm kardeşlerimize samîmî selâmlarımla arz-ı hürmetler eyler, mübârek bayramlarını tebrîk ve tes‘îd eylerim. Üstâdım hakkında bir şey yazamadım. Çünkü verâset-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm makamında olan bir zât-ı âlî-kadr hakkında ne diyebilirim Ona Hasan Feyzî Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.

Milâs ve havâlîsi Risâle-i Nûr talebeleri nâmına duânıza muhtâç Halîl İbrâhîm rh

44

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Risâle-i Nûr

Mazhar-ı esmâ ve sıfât-ı Bedîüzzamân’dır bu

Mev’ûd-u risâletten bizlere fazl-ı ihsândır bu

Kenz-i mahfîde muhît-i mekteb-i irfândır bu

Hava-yı zulmette işrâk eden şems-i tâbândır bu.

Mişkât-ı misbâhtan menşûr-ı hakîkat-ı Kur’ân’dır bu

Mevsim-i â’sârda yektâ bir gülistândır bu

İrşâd-ı feth-i keşifte serencâm-ı hidâyettir bu

Sefine-i necâtta sırr-ı menzile vusûle kaptandır bu.

Leyle-i zulmet-i cehilde Nûr-u çırâğ-ı Yezdân’dır bu

Gam-gîn gönüllerde behçet-i ferah fezâ-yı şâdımândır bu

Şems-i Kur’ân’dan akseden nûr-ı irfândır bu

Sultânü’l-eser ve zübdetü’l-meânî-i tefsîr-i Furkān’dır bu

Şeref-i Ehl-i Beyt ve teşcî‘-i Gavs-ı A‘zam’dır bu

Etbâ‘-i ehl-i sünnet ve iklîm-i ma‘rifette sultândır bu

Ma‘den-i ma‘rifet ve ibrâz-ı şefkatte ümmü’l-enâmdır bu

Cism-i velâyette evliyâya rûh-u fezâ-yı cândır bu

45

Kevkeb-i muhakkikînde mü’minlere atâ-yı Sübhân’dır bu

Vahdet-i mevcûd ve râhının semâsında kehkeşândır bu

İlm ü ma‘rifet bahrinde dürr-i yektâ-yı mercândır bu

İlm ü hakîkatte şu‘le-dâr mâhitâb-ı âhirzamandır bu.

Müstağrak-ı envâr-ı safâda gelen bahârdandır bu

Teslîm-i rızâ ve nezâhet-i istiğnâda ayn-ı iz‘ândır bu

Risâle-i Nûr talebelerine hakîkat-i kıble-i îmândır bu.

Halîl İbrâhîm rh

[366]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Bu nûr eserler, tefsîridir o semâvî Kitab’ın

İ‘lân eder hakîkati, emr-i Hakk’ı bildirir

İsyanlara, zulümlere ma‘rûz olan cihânın

Bu asırda göz yaşını, nûr saçarak dindirir.

Bu eserlerdir, muzdarib gönüllere teselli

Bu eserlerdir, her zulmette selâmet rehberi

Bu kararsız âlemin her buhrânında nûr saçarlar

Ehl-i îmân bu sâyede bu eserlerle hür yaşarlar.

46

Ma‘sûmlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi

Tesellîsi çok yücedir, ibretlidir dersleri

Her mazluma Ağlama der, Güleceksin yarın sen

Beli bükük ihtiyârlara müjde verir derinden.

Bu eserlerdir, insanları dehşetlerden dûr eden

Muannidler teslîm olur hükmüne mağrûr iken

Kudret eli hâmîsidir, hayret-efzâ hükmü var

Her serseri feylesofu meftûn eden nûru var.

Bu eserler her bilginin, her mü’minin sertâcı

Şirklerin hem hâdimidir, hem her kaygının ilacı

Derdlilerin dermânıdır, her münkiri tokatlar

Zındık, zâlim ilişirse, başında volkanlar patlar.

Ey güç yetmez, dehşet veren hâletlerden ağlayan

Ey zâilden, âcizlerden meded umup bağlanan

Fânîlere aldanarak kırıldıkça bağırma

Gir bu nûrun âlemine, fânîleri çağırma.

Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma uyan

Yarın mes‘ûd olacaktır, yoklukta Hakk’ı bulan

47

Hevesâtın bir ejderhâdır kalbini kemirecek

Nûra ver nakd-i ömrünü, yarın sana verilecek

Huzûruna uhrâda ihtişâmlar serilecek.

Risâle-i Nûr’un kusûrlu hâdimi Zekâî

[367]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Denizli’deki kardeşlerimiz Zülfikār’ı oradaki matbaada basmaya teşebbüs ettiklerini yazıyorlar. Mâdem İnebolu’da yakında bin Zülfikār çıkacak, şimdilik yeter. Zülfikār’ın yerine Sözler’i tâ Yirmi Dördüncü Söz’e kadar, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’da bulunmayan Sözleri bir mecmûa olarak ve sıhhatine gāyet dikkat etmek ve oradaki mübârek hey’etin ittifâkıyla ve hâkim-i âdil ve nûrlara çok hizmet eden Hâfız Mustafâ ve hapiste iken bizi Denizli’deki şâkirdlerle alâkadâr eden Şevket Bey ve Müftü Osmân’ın tensîbleri şartıyla ve Medresetü’z-Zehrâ’nın nezâreti altında ve meşveretiyle bir mâni‘ olmasa tab‘edilse münâsib olur. Nûra âit büyük

48

mes’eleler bir iki zâtın teşebbüsüyle olamıyor. Mâşâallâh kardeşimiz Bakırcı Kâzım, şimdiden sekiz yüz sahîfeli bir mecmûaya kâğıtları hazırlıyorlar. Ya‘kūb Cemâl ve Ahmedlerin, şahsıma âit kısmı müstesnâ olarak mektûbları güzeldir. Fakat râhatsızlığım ve ziyâde meşgūliyet müsâade etmiyor ki, ta‘dîl ve ıslâh edeyim, size de göndereyim.

Sâniyen: Kahraman Nazîf’in ve Ya‘kūb Cemâl’in, şimâl-i garbîde üç devletin Kur’ân’ı kabûl etmesi Zülfikār’ın intişârına tevâfuku. ve geçen sene, Zülfikār çıksa dâhilen hâricen büyük fütûhâta vesîle olacak hükmünü tasdîk etmesi. ve büyük bir fâl-i hayırdır diye biz de o iki kardeşimizin kanâatına iştirâk ediyoruz. Bu fırtınalı ve ilhâdlı asırda, biri gizli Alman-, üçü, âşikâr devletlerin, beşerin bu asırda Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmesi ve bilfiil kabûl etmesi, pek büyük bir hâdise-i Kur’âniyedir. Değil üç devlet, belki yalnız on meşhûr adam, on feylesof dahi birden uzak o memleketlerde Kur’ân’ı tasdîk etmesi, bizlere ve Âlem-i İslâm’a büyük bir müjde ve avâm-ı ehl-i îmâna büyük bir kuvve-i ma‘neviye te’mîn eder.

Sâlisen: Risâle-i Nûr’un Yirmi Dokuzuncu Mektûb’unda Hücûmât-ı Sitte ve Zeyli ve İşârât-ı Seb‘a ve Telvîhât-ı Tis‘a gibi risâlelerin Rumûzât-ı Kur’âniye ve tevâfukāt-ı nûriyeye karışık bir sûrette bulunmasının hikmeti, mahkemeler ve ehl-i vukūfun susturulmasına ve bizi onlarla mes’ûl etmemesine bir vesîle olmaktı. Güyâ o rumûzât,

49

o derin ince mes’eleler, lisân-ı hâl ile onlara demiş: İnsaf ediniz, Kur’ân’ın bu derece esrârına çalışanlara ilişmeyiniz Şimdi ise o karışık vaz‘iyeti hiç münâsib değil. Çünkü o rumûzât ve tevâfukāta, yirmiden ancak birisi muhtâç olur, anlar. İçindeki öteki risâlelere yirmiden on dokuzu muhtâç olup anlayabilir.

Onun için biz o Yirmi Dokuzuncu Mektûb’u iki makam yaptık. Birinci Makam birinci, ikinci, beşinci, dokuzuncu kısımları ve altıncı kısmı ve zeyli ve yedinci kısmı beraber bir makam yaptık. İkinci Makam mütebâkî kısmı, rumûzâta ve tevâfukāta âit bütün kısımları beraber, hatta Yirmi Sekizinci Mektûb’un inâyet-i seb‘adan sonra tevâfukāta gelen bir suâle cevâb olarak bir mübârek tefsîr ile Risâle-i Nûr’un tevâfukāt muvâzeneleri ve farklarına dâir parçayı dahi Yirmi Sekizinci Mektûb’dan çıkarıp onu da bu ikinci makama rumûzât içine dercettik. Siz de öyle yapınız. Tâ o iki ehemmiyetli mektûblar güzelliğini göstersinler.

Râbian: Buradaki nûr şâkirdleri diyorlar ki: Mu‘cizeli Kur’ân’ımıza üç sene Denizli’li kardeşlerimiz baktılar. Onlar müsâade etsinler, biz de üç ay bakacağız. Hem buradan İstanbul’a muhâbere edip fotoğrafla Hizb-i Nûriye, Hizb-i Kur’âniye gibi tab‘ına çalışacağız.

50

Hâmisen: Mübâreklerin kahramanları Târîhçe-i Hayât ve Tılsım Mecmûalarını yağlı kâğıda ne kadar yazmışlar? Husrev de Asâ-yı Mûsâ’yı ne kadar yazmış? Sabırsızlıkla merâk ediyoruz. İnşâallâh Medresetü’z-Zehrâ’nın bu üç kahramanı, o üç parlak ve kuvvetli mecmûaları ehl-i îmânın imdâdına yetiştirecekler. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[368]

Emirdağı’nda dehşetli bir yangından Çalışkanların dükkânında bulunan Âyetü’l-Kübrâ nüshalarının berekâtıyla hârika bir tarzda o Çalışkanların dükkânı, o dehşetli yangından kurtulması münâsebetiyle, meşhûr ve merhûm Muallim Hasan Feyzî’nin yazdığı bir fıkranın bir parçasıdır.

Risâle-i Nûr, her ateşi ve her yangını söndürür. İnsanlardaki israf ateşini iktisât risâlesinin nûru ile. Ve ateşler ve alevler içinde kıvranan zavâllı hastaların hastalık ateşini, hastalık risâlesinin nûrlarından akan, yirmi beş devâlı çeşmesinden fışkıran âb-ı hayât ve şifâ suyu ile. kalbi ve kafayı ve bütün a‘zâ ve a‘sâbı saran ve sarsan vehim ve hayâl, vesvese ve tasa, korku ve merâk yangınının dehşetli ateşini, Vesvese Risâlesi’nin nûru ve feyzî ile.

51

riyâ ve sum‘a kibir ve gurur hastalıklarının hummâlı ateşini, İhlâs Risâlesi’nin imdât ve inâyetiyle. benlik ve varlık ve zorbalık ve küstâhlık kal‘asının hedmi ise, Ene adlı, yani Otuzuncu Söz ve Altıncı Söz’ün irşâdı ile kābil olur.

Tabiatın madde ve zerreler çukurundan çıkamayan kör ve sersem ve serseri kimseleri de, ancak Risâle-i Nûr’un Tabiat, Zerre ve Maddeler adlı risâlelerinin güçlü ve kuvvetli, uzun ve mevzûn, nûrlu ve şuûrlu elleri çıkarabilir. İhtiyârların ölüm korkusunun ateşini evhâm ve acılarını gidermeye ise, bu nâmdaki risâlenin teselli ve imdâdı ma‘cun ve tiryâkı, feyz ve nûru kâfî geldiği gibi. berzah ve merzahın elemnâk ve sûznâk ateş ve azâbına karşı da, i‘câz-ı Kur’ân ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve îmân-ı âhiret adlı âb-ı hayât dolu risâleler bir havuz gibidirler.

Yeryüzündeki bütün şirkin ateşini Âyetü’l Kübrâ, Asâ-yı Mûsâ adlı mübârek eser-i azîmin nûr-u azîmi söndürmeye kâfî geldiği gibi. bugün dünya ufuklarını saran ve şimdi de İslâm dünyasını tehdîde başlayan o kara dumanlı kızıl aleve karşı, bu nûrun şişip kabarmakta olduğunu görüyor. Ve o müdhiş kızılların fitnesini ve yangınını söndüreceğine candan inanıyoruz.

Hâsılı, Risâle-i Nûr’un mütâlaası ve feyz-i ma‘nevî-i dâimîsi, nefs-i emmârenin ateşini söndürmeye, azgın ve azılı sıfatları öldürmeye, yırtıcı, paralayıcı zâhir ve bâtın askerleri tepelemeye yetişir. Zâten Risâle-i Nûr, bu fitne ve bu fesâd ve bu yangınları

52

söndürmeye me’mûrdur. Ve bunun için doğmuş ve gelmiştir, diyoruz. Erenler, evliyâlar, şehîdler ve fâtihler yatağı olan bu mübârek vatanda yetişen, bu mübârek ve meymenetli, şecî‘ ve asîl milletin فَسَوْفَ یَأْتِ اللّٰهِ بِقَوْمٍ işaretiyle, indallâh ne kadar mergūb ve mahbûb ve cengâver olduklarına yine bel bağlıyoruz.

Risâle-i Nûr’a sâhib olanlarda hırs ve hiddet zevâle yüz tutar. Zulmet ve şehvet erir. Cehâlet ve şekāvet ateşi söner. Tabiat uykusu azalır. Gaflet uykusu kalkar. Kara ve çirkin, bozuk ve uyuşuk kanlar düzelir. Nefes ve kalp işler. Kan boruları birer mecrâ-yı nûr olur. Hubb-u dünyâ ve meyl-i mâsivâ kalmaz. Ene ve ente gider. Yetmiş bin diye söylenen perdeler kalkmaya ve varlık dağı delinmeye başlar. اِرْجِعٖٓی اِلٰی رَبِّكِ den sesler gelir. Vuslat yolu açılır. Misk ü anber saçılır. Yüzler sürülür. فَادْخُلٖی فٖی عِبَادٖی ile me’mûr, وَادْخُلٖی جَنَّتٖی nişânı ile me’cûr olur.

(اَرِنَا یَا مَنْ اَطْفَی النَّارَ بِنُورِهٖ وَیَا مَنْ صَلّٰی عَلٰی حَبٖیبِهٖ)

Hulâsadır Risâle-i Nûr, kendisinin bir levha-i Yâ Hâfız

Bir sahîfe-i Mâşâallâh, bir nüsha-i Bârekallâh

Bir kılâde-i ümmü’s-sıbyân, yangına bir tulumba-i nûr

Dertliye bir reçete-i hikmet, bakana bir âyîne-i ibret.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç