EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

152

(400)

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی

وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللّٰهِ

Azîz ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım,

Haddimin pek çok fevkinde teveccühlerini hâvî emîrnâme-i Üstâdânelerini şükrânla aldım. Hürmetle, dikkatle ve defaâtle okudum. Dedim: Ey nefis, sen sakın medhediliyorsun sanma İhtiyârsız nûrlu hizmette istihdâmın, mahzâ lütf-u İlâhîdir. Bu mazhariyetten dolayı tebrîk edildiğini anla ve şükret. Hem sen bir talebesin. Talebenin vazîfesi, üstâdının emirlerini kayıtsız ve şartsız dinlemek ve yapmaktır. Hem talebenin üstâddan matlûbu duâdır, rızâdır. Şefkate nâiliyettir. İhtiyârsız bu nûrlu hizmette teklîf olunan vazîfeyi iyi niyetle, Üstâdın duâsını celb edecek tarzda inâyet-i Rabbâniye ile yapabilen talebenin ücreti peşinen verilmiştir. Çünkü hâdim ne kadar âdî ise de, hizmet o derece âlî ve nûrludur. O hâdimin böyle nûrlu vazîfede bulundurulması bir inâyet-i gaybiye eseridir. Ve nihâyetsiz şükre vesîledir. Bu çok nûrlu hizmete iştirâk edenler Hizbullâh denilen Hizb-i Kur’ânî’dir. Ferdleri bir geminin mürettebâtı ve tâifeleri bir makinenin âlâtı ve çarkları ve bir fabrikanın teferruâtı ve tezgâhtârıdırlar. Her sâat başı kaptanın, baş makinistin ve fabrika müdürünün şu irâdesi duyuluyor:

153

Aczinizi biliniz. Fakr ve ihtiyâcınızı anlayınız. Şevkle ve şükürle işleyiniz. Niyette, düşünüşte, işleyişte hatâ ve kusur. haksızlık, şükürsüzlük ve küfrân-ı ni‘met demektir. Sonra tokata müstehak, azâba lâyık ve şefkatten mahrûm olursunuz. Bazı numûne ve misâlleri de i‘lân tahtasında görüyorsunuz. Felân hâdim şu kusurundan dolayı bu sûretle cezâlandırılmıştır, diyerek nefsimle konuştuktan sonra اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا الْاُسْتَادْ diyerek girdiğim ma‘nevî huzûrunuzda birkaç dakîka fazla kalmak için ma‘rûzâtıma devam ediyorum. Hutbe mev‘izaları Risâle-i Nûr’un kendisinden başka bir şey değildir. Yazılış sırasında bazı tulûât oluyor. Onlar da nûrların te’sîriyledir. Hiç bir iyi şey bana âit değildir. İçlerindeki bazı bozuk yerler oluyorsa, benim fuzûlî müdâhele ve kusûrumdandır. Ne dünkü suâllerim ve mektûblarım ve diyâr diyâr dolaşmaklığım ve ne de bugünkü hizmet tarzım, aslâ ihtiyârımla değildir.

Mübârek Üstâdım, Nihâd bir hafta evvel askerlikten terhîs edildi. Ve kardeşimiz Abdülmecîd’in yanına gitti. Her ne kadar Nihâd yanımda değil idi ise de, yakınımda idi. Birkaç ayda bir görmekle mütesellî oluyordum. Esâsen efrâd-ı âilem yanımda değiller yalnızım. Nûrlarla iştigāl ve Nûrcularla ünsiyet ederek ve henüz kalkmayan ma‘lûm musîbetin ref‘ini niyâz ederek imrâr-ı vakit eylemekteyim.

Azîz Üstâdımı Ehl-i Beyt’in de büyüğü biliyorum. Ve karâbet cihetiyle onun mensûpları ile de

154

bir âile efrâdı olduğumuzu hissediyorum. Bu hislerim beni اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ fermanına daha kuvvetli bağlıyor. Ramazân’ın hikmetlerinden bâhis nûrlu dersin dört mev‘izası hâriç, yirmi sekiz mev‘iza bitti. Üstâdıma tebean otuz üç aded-i mübârekinden sonra, ikinci tertîp adıyla yine birden ve baştan başlamak düşünüyorum. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ bu def‘a Alvarlı Mehmed Lütfü Efendi hocadan vâsıta ile ve size çok muhib, Vehbî Efendi vâsıtasıyla aldığım manzûm mektûbundan bir sûret leffen takdîm ediyorum.

Mehmed Lütfü Efendi hazretlerinin ihtiyârlıktan rü’yeti çok azaldığı ve kâtibin de imlâsı bozuk olduğu için ne kadar anlayabildimse o kadar yazabildim. Yanlışları azîz Üstâdım tashîh buyururlar. Benim hesabıma asâleten bütün bu havâlîdeki alâkadârlar nâmına vekâleten siz sevgili Üstâdımın kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle mübârek ellerinden öper. başta vâsıta-i muhâbere olmak üzere, bütün o havâlîdeki Nûrcu kardeşlerime yüksek vâsıtanızla selâm ve duâlar eder, hayır duânızı istirhâm ederim.

Elhamdülillâh, Saîdü’n-Nûrsî azîz Üstâdım

Eşşükrülillâh, bâ-emr-i Üstâd muhlis bir adam

Vird-i zebânım لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tır dâim

Sana canım da ben de fedâyım müşfik Üstâdım

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی اَلْبَاقٖی الْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Uhrevî âciz kardeşiniz Muhlis

155

(401)

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَلٰی وَبَرَكَاتُهُ

Hâlde hâldâşım, yolda yoldaşım, dinde kardeşim Mehmed Hulûsî Efendi,

Hamdülillâh, nûr-u tevhîd yâr-ı gārındır senin

Nûr-u tevhîd nûr-u dîdem dilde yârindir senin

Rahm-i Rahmân ez ezel be-ebed ihsân-ı Hakk

Mahzâ fazlından hüdây-ı bâkî varındır senin

Bir Kerîm’dir, bir Rahîm’dir, bir Hakîm’dir Zü’l-Celâl

Kerem-i fazl-ı İlâhî yâr-ı gārındır senin

Nice hamdetmek gerektir Lütfiyâ bu ni‘mete

Gubâr-ı kadem-i cânân müşk-i bârındır senin

Bi-inâyetillâhi Teâlâ meyân-ı ümmet-i Muhammed’de (asm)

Şem‘a-i hidâyet nûrunu fürûzân eden

Bir Zât-ı âlî-kadrin huzûr-u saâdetine nâm-ı kemterânemi tahrîr ile tezekkürde bulunduğunuz ve bize hüsn-ü himmetlerini celb ve selâmlarını teblîğiniz kıymet-i dünyâ ve mâ-fî-hâ olan eşyâdan değerlidir.

Ol Zât-ı âlî-kadrin himmetlerini istirhâmında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim, ol bâbda himmetlerine havâle.

156

Esselâm ey şem‘a-i nûr-u hidâyet, esselâm

Esselâm ey matla‘-i mihr-i saâdet, esselâm

Gülbün-ü tevhîdde gonca-i hemrâh Mehmed Hulûsî Efendi kardeş

Nûr-u tevhîd ise dilde dil-ârâ Bir hak nümâ zâta olmuşsun yoldaş

Tuttuğun dâmeni elden bırakma İlm-i ledün zâta olmuşsun sırdaş

Kerem-i kerîme bu mazhariyet Bir kadr-i vâlâya olduğun hâldaş

Hamdeyle Mevlâya rû ber zemîn ol Nâ-ehile esrârı eyleme sen fâş

Alvarlı Mehmet Lütfü

(402)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, Asâ-yı Mûsâ kırılmadan mükemmel olarak hitâm buldu. Dalâlette firavunlaşmış nefisleri mağlûb edeceğine ve ehl-i îmâna ma‘nevî rahmetler yağdırmaya vesîle olacağına bir emâresi, onun çıkması, bizim tarafa neşre başlaması, aynı zamanında yağmura çok ihtiyacı bulunan hem Isparta, hem bu havâlîde emsâlsiz, devamlı bir haftadan beri rahmetin gelmesine tevâfukudur.

157

Sâniyen: Bize göndereceğiniz yeniden Zülfikār nüshalarına mukābil şimdilik hediyesini gönderemeyeceğim. Çünkü onları muhâfaza edip gāyet lüzûmlu vakitte ehemmiyetli yerlere verilecektir. Çok fa‘âl ve te’sîrli nûr nâşiri Re’fet Beyin, kırk sene evvel bizimle alâkadâr ve ehemmiyetli bir zamanda Eski Saîd’in İhlâs başındaki âyete dâir hitâbetini dinleyip alâkadârlık gösteren, kırk sene sonra aynı hakîkati Re’fet vâsıtasıyla gören ve nûrun bir kerâmeti diye nûr dâiresine giren zâta bilhassa selâm ediyorum. Ve mektûbunda ismi bulunan kahraman Burhân’ı unutmuyorum. Ve nûr hesabına ona çok minnetdârım. Merhûm Lütfü’nün vârisi ve kahraman Tâhirî’nin ciddî bir kardeşi ve metîn bir Nûrcu kardeşimiz Atabeyli Abdullâh Çavuş’un ma‘nîdâr mektûbunu ve kendine mahsûs tesbîhât namazının sonunda duâsı güzeldir. Hem o kardeşime, hem mektûbunda isimleri bulunan başta kahraman Tâhirî’nin mübârek pederi olarak o kardeşlere ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Ve makbûl duâlarını istiyoruz.

Sâlisen: Sekiz sene Kastamonu’daki hizmet-i nûriyeyi tam semeredâr bir sûret vermesine bir vesîle olan ve Kastamonu’da olması lâzım gelen ehemmiyetli vazîfe-i nûriyeyi bilfiil yapan, Safranbolu, Eflâni civârındaki Nûrcular nâmına ve Mehmed Feyzî ve Muallim İhsân gibi kardeşlerimizle teşrîk-i mesâî eden kahraman Mustafâ Usman ve Hıfzı kardeşlerimizin mektûbları bizleri çok mesrûr eyledi. Husûsen büyük üstâdlarımdan

158

Ahmed Ziyâeddî’nin ks hafîdi Seyyid Efendi nûr dâiresine tam bir şerefle girmesi, bizi fevkalâde sevindirdi. Ve o havâlîde daha çok Hasan Feyzî ve Ahmed Fuâdların çıkmasına ümîd veriyor. Hıfzı’nın ma‘sûm mahdûmlarının yazdıkları risâleleri medâr-ı ibret için dâimâ yanımda bulunduruyorum. Onların yazılarını gören buradaki ma‘sûmlar şevke geliyorlar. Cenâb-ı Hakk o havâlîyi üçüncü bir Isparta hükmüne getirsin İnşâallâh. Âmîn. Güzel kalemiyle Risâle-i Nûr’a çok hizmet eden ve ciddî alâkasıyla çok mekteplileri nûrlara sevk eden Muallim İhsân Abdurrahmân, Safranbolu havâlîsine muallimlikle gelmesi çok güzeldir. İnşâallâh Küre Medrese-i Nûriyesi’nin hizmet-i nûriyesini orada da yapacaktır. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Âmîn.

Râbian: Denizli hapsinde, bizleri ehemmiyetli bir cihette âhir hayâta kadar minnetdâr eden Sâdık Bey, Hilmî Bey, Beylerbeyli Süleymân Bey’i çok merâk ediyordum. Husûsen hapiste kalan Süleymân, ne hâlde olduğunu haber almamıştım. Bu def‘a Çorum hapsinden benim nâmıma bana bir mektûb geldi. Gençlik Rehberi gibi bazı risâleleri istiyor. Mektûbunu size gönderiyorum, istediğini gönderirsiniz. Benim tarafımdan ona çok selâm ve onu unutmuyoruz diye yazınız.

Hâmisen: A‘lâmescid köyü imamı Hoca Edhem’in uzun mektûbunun bir kısmını tay edip ehemmiyetli kısmını Lâhika’ya geçirmek için size gönderiyorum. Bu hoca, hocalar içinde

159

aynen muallimler içinde Hasan Feyzî gibi görünüyor. İnşâallâh öyle olacaktır. Hem o, hem talebeleri nûrun tam kıymetini anlıyorlar ve tam sarılıyorlar hissediyorum. Husûsen mektûbunda Risâle-i Nûr’a ciddî şâkird olmaya, isimleri yazılan bu yeni kardeşlerimiz Mollâ Mestân, Mustafâ Hoca, Ahmed Hamdî Çavuş, Abdülkādir, Alî Şengül, İsmâîl Pala, Mehmet Pala, Hasan Koçak, Abdullâh Çavuş, Ahmed Kılınç, Mehmed Atmaca, İbrâhîm Kaygusuz, İbrâhîm Caran, Bekir Aktaş, Ahmed Koçak, Mustafâ Ceviz, Ahmed Akçay, Mustafâ Yılmaz, Hasan Esen, husûsen evvelce ömürlerinin bir kısmını bana hediye eden oradaki ma‘sûmların nâmına on dört yaşındaki Emîn Yılmaz ile beraber nûrun dâiresine tamamıyla kabûl edildiler. Cenâb-ı Hakk onları ve üstâdlarını muvaffak eylesin. Ve nûrun hizmetinde dâim eylesin. Âmîn.

Fa‘âl ve çalışkan kardeşimiz Hoca Edhem, Risâle-i Nûr’un kıymetini takdîr etmeyen veya zarar veren bazı hocalara ve bir kısım enâniyetli şeyhlere hiddet ediyor. Bazı tokat vuruyor. Hâlbuki Risâle-i Nûr’un mesleği, münâkaşayı kabûl etmiyor. Ehl-i îmân kim olursa olsun, onlarla meşgūl olmuyor. Onun için bu kardeşimiz hiddetle değil, ihtâr ile, dokundurmamak tarzda onlarla nûr dâiresinde görüşsün. Hakîkaten bu kardeşimizin gayretine ve himmetine Bârekallâh deriz.

160

Sâdisen: Buradaki evvelce müsâdere edilen bir nüsha Zülfikār, Afyon’da çokların îmânını kurtardığını ve vâli muâvini onu tamamıyla okuyup çok beğendiğini söylemiş. Sonra da Ankara’ya göndermişler. İnşâallâh orada da çokların îmânını kurtaracak. Mâdem birkaç ay evvel hem Isparta’dan, hem buradan ellerine birer nüsha geçmiş. Hiç ilişmek tereşşuhâtı görünmedi. Elbette Zülfikār galebe etmiş. Şâyet ehemmiyetsiz, zararsız bir ilişmek gibi bir şey olsa da, hiç merâk etmeyiniz. Hiç ehemmiyeti yok. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya geçsin

(403)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

هَرْكِە دَادْ اِقْرَارْ اِینْجَا مَحْرَمِ اَبْرَارْ شُدْ

قَلْبِ آنْ اَزْ عِشْقِ رِسَالَۀِ نُورْ پُرْ اَنْوَارْ شُدْ

Îmânımızı نورٌ علی نور eden, Candan Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Mahall-i iskânım olan Balıkesir, Karaağaç havâlîsindeki Nûrcu kardeşlerimizi ziyâret için iki hafta me’zûniyetle gittim. Elhamdülillâh ziyâret ettim. Oranın Nûrcu kardeşlerimizin yirmi beşe kadar bâliğ olduğunu ve şimdiki hâl-i hâzırda

161

Risâle-i Nûr’a hevesi, seviyeleri, Hazret-i Hâlık-ı kâinâtın inâyet-i hikmetiyle ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile ve siz Üstâdımızın duâ ve himmetinizle Risâle-i Nûr o muhîtte gāyet büyük bir rağbet kazanmıştır.

Âcizâne o kardeşlerimin Risâle-i Nûr’a ta‘zîmen fa‘âliyetlerini ve Risâle-i Nûr’un her vardığı karanlık yerleri ve kararmış kalbleri ân-ı vâhidde aydınlık içinde bıraktığının te’sîrini görünce, sürûrumdan ağlamaya başladım. Gāyet çok iftihâr eyledim. Ve İnşâallâhu Teâlâ kendilerinden ve her birinin kısa künyesiyle talebeliğe kabûlü husûsunda istirhâmkârane bir mektûb gönderecekler. Yalnız ben âcizin kalbimde bir endişe vardı. O da âcizâne zât-ı fâzılânelerine arz-ı ihtirâmât ve kölenizi de Nûrcu kardeşlerimizin en geri safına ve en tembel bir şâkirdi olarak kabûlü husûsunda bir mektûb göndermiştim. Kabûl olacak mıyım acaba, çok tereddüdde idim. Avdetimde A‘lâmescid köyüne geldiğimde Nûrcu kardeşlerimden Mustafâ Hoca ve Ahmed Hamdî Çavuş ve Abdülkādir kardeşlerim beni görünce dediler, müjde olsun: Üstâdımız efendimiz hazretleri’nden mektûbun cevâbı geldi. Ve okumaklığım için bana verdiler. Verdiler ama, o mübârek mektûb-u şerîfi okumak için sürûrumdan mecâl kalmadı. Acayip bir hâl vâki‘ oldu. 130 hânelik olan A‘lâmescid köy âcizâneme dar geldi. Artık o mes‘ûd günümüzün târîhini bulunduğum odamın başım ucuna yazdım. Yalnız âcizânemi değil, umûm Nûrcu kardeşlerimizin kalblerini tenvîr edip

162

şereflendiren mektûbunuzda Risâle-i Nûr’un intişârı hakkında çok yüksek fa‘âliyet ve cesâret gösteren Medresetü’z-Zehrâ erkânı olan ağabeyimiz Husrev ve kardeşlerimize buyurmuşsunuz ki: Hakkımda olan senâları kaldırıp sonra Lâhika’ya geçiriniz köleniz Lâhika’ya geçecek kadar olmadığım gibi, âcizâne fazılânelerinizin şahs-ı âlînizi medh ü senâ etmedim. Ve hatâ diye buyurduğunuzu âcizânem bilmeyerek değil, bilerek ve düşünerek yazdım. Gerçi Yirmi Yedinci Söz’de buyurmuşsunuz ki, Sahâbelere kimse erişemez.

Muhterem Üstâdımız efendimiz, gerçi bir mikdâr ta‘cîz edeceğiz, lütfen ve hâlimize merhameten afv buyurmanızı gözyaşlarımızla yalvarırız. Köleniz her nerede olursa olsun, hak hakîkati zâhiren görüp ve kalben tasdîk ettikten sonra, hâşâ min-huzûr, bir takım enâniyetlilere var kuvvetimle müdâfaa etmeye her vakit her ân hazırım. Çünkü hakk hakîkati gizlemek âdeten değil, hakîkî ve kat‘î bir cürümdür.

Şimdiye kadar emsâli nâdir değil, tamâmen emsâli bulunmayan Risâle-i Nûr gibi te’sîrli ve dinini îmânını herkesin anlayacağı bir şekilde bir kitab olduğunu enâniyetli hocalardan başka bütün ehl-i îmân takdîr etmektedir. Bilhassa zindandan daha karanlık bu fesâd zamanda, hakîkî uhrevî bir ilaç hükmünü alan Risâle-i Nûr’un intişârı hakkında yılmadan usanmadan ve her şeyi gözüne alan ve her türlü meşakkatlere katlanan, her fedâkârlığı esirgemeyen siz Üstâdımız değil misiniz? Bu da şahsınızı

163

medh ü senâ mıdır, bunu da söylemeyelim mi? Bu asırda hiç âlim hoca yok mu idi? Bu sefer me’zûnen Balıkesir’e gittiğimde, eski belediye meydanında gazete bâyiʻnin dükkânı önünden geçerken bir çok dînî mecmûa ve gazeteler gözüme ilişti. Hemen dört tanesini aldım. Bu mecmûa ve gazeteler bu sene intişâr etmektedir. Risâle-i Nûr ise 5060 seneden beridir. Bu gazeteci, muhterem, âlim, müellif, hoca efendiler memleketimize bu sene mi geldiler? Daha evvel bu memlekette değil mi idiler? Husûsen 1324 Hürriyet i‘lânında Avrupa feylesoflarının çirkin akîde tohumlarını memleketimize saçmak istediği zaman, sancak-ı şerîf ile Ayasofya Câmi‘-i Şerîfi’nde Avrupalılara karşı binlerle halk ile miting yapıp ve Avrupa’nın inkâr nâşiri olan matbaaları hükûmetin şerefinin muhâfazası ve dîn-i Muhammediye’nin asm selâmetliği için tahrip edilmedi mi? Bunu da söylemeyelim mi?

Sevgili Üstâdımız efendimiz, ehl-i îmâna hakîkat yolumuzu şu cümleler ile arz etmeyi münâsib gördüm: Şem‘-i rûhumuzla cismimizi pervâne düşürdün Hayfâ yolumuzu kendimizi ummâna düşürdün Takdîr edemeyiz derd-i derûnumuzda elemimiz var Mevlâ’yı severseniz söyletmeyin gamımız var Dinleyin sözümüzü ey ehl-i îmân Öz ki, edâdır Hakk’a dost Ey münkir, bizim sohbetimizi gel gör Bütün derdlere devâdır Hakk’a dost Risâle-i Nûr’ları okumak, cana safâ rûha gıda, Hakk’a dost Risâle-i Nûr’ları yazmak, kalbe cilâ, aşk-ı Hüdâ’dır Hakk’a dost

164

Siz Üstâdımız efendimiz hazretleri Dîn-i mübîn hakkında yapmış olduğunuz hizmetleri, bilhassa feylesofların en tazyîkleri zamanlarında bile bilâ-tereddüd haktan başka hiç bir şeyden yılmayan Nûr-u Muhammediye’yi asm herkesin anlayabileceği bir şekilde ehl-i îmânı âgâh ettiğinizde, o zaman mezkûr mecmûa ve gazetelerin cismi değil, ismini anmak kimin haddi var idi? Acaba bunu da söylemeyelim mi? Yüzünüze karşı medh ü senâ ben aslâ ve kat‘iyen kabûl etmediğinizi çok iyi biliriz. Maamâfîh bir deryaya bir taraftan değil, birkaç yerden bulanık çay aksa bulandırmaz. Sonra halk beyninde hakkınızda dil uzatacak kimse olmaz.

Hatta ehl-i İslâm, ehl-i îmân değil, belki hiç îmân ve İslâmlık ile alâkası olmayan gayr-i müslimler bile hakk hakîkati görünce bir şey söylemeye cür’et edemezler. Belki de takdîr ederler. Risâle-i Nûr’un siyâset ile, politika ile, fırkacılık ile alâkası olmadığını ve ancak gāye-i fikri ebedî hayâtın vesîkası bir terhîs tezkeresi olan îmân yolu olduğunu, güneşten daha ayân olduğunu gördüğümüz hâlde, ne için bu zamanın uhrevî en elzem ilacı hükmünde olan Risâle-i Nûr’a el birliği ile sarılıp bir vücûd gibi, bir kardeş gibi, Risâle-i Nûr’u hem yazalım, hem okuyalım, hem de dîn îmân yolundan sapmış dîn kardeşlerimizi hiç bir şeyi matlûb ve maksat etmemek şartıyla âgâh etsek olmaz mı? Hem bu îmân yolu hakkında hükûmetten

165

korkacak bir şey yoktur. Hükûmetimizin politikasına ve kanunlarına aykırı bir hareket olmadığı gibi, esas hükûmetten korkulacak şeylerden korkmayız.

Türk milletinin nâmûs ve şerefini ecnebîlere karşı tahkîr eder derecesinde, Türkiye dînî, ilmî hocalarını gerek hükûmet, gerek Türk milleti idare ettiremiyor da köy köy, kapı kapı geziyorlar, ecnebîler bu sözü bize söylemezler mi? İşte milleti seven sayan öyle hem dinin, hem kanunun emirlerine mugāyir çirkin hâllerden vazgeçmeliyiz. Biz hâfız ve hoca efendiler, Bedîüzzamân ra nûr-u Kur’ân’la yalnız ehl-i İslâm’a değil, umûm insanlara bir uhrevî sofra kurdu. Ve herkesin iştihâsına göre uhrevî lezîz yemeklerle tezyîn eyledi. Nasîbi olup yiyen ve dîn kardeşlerine takdîm eden, fevz ü necât buldu.

Bin üç yüz sene evvelinden, Türkler bir çok dinleri kendilerine rehber olarak kabûl ettiler. Dîn-i Muhammediye asm zuhûrunda ve Hazret-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da olan evâmir-i İlâhiye’yi kendilerince pek doğru ve uygun bulduklarından ve yekdiğeriyle kabîle kabîle aralarında kavga eksik olmazdı. Hâlbuki Hazret-i Kur’ân bunları dost düşman, fakîr zengin, küçük büyük bir safta Hakkın dîvânına durmayı ve hakkıyla evâmir-i İlâhiye’yi yerine getirene kalbine ilhâm-ı Rabbânî vâki‘ olduğunu Türkler görünce, dîn-i Muhammediye asm uğrunda her türlü fedâkârlıklardan kendilerini esirgemedikleri gibi, en azîz olan canlarını da bilâ-tereddüd fedâ ettiler. İşte şimdiki medenî âlem, bütün

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç