
SAYFA 93
Siz Sıddîk ve Süleymânların yoldaşı oldunuz. Yâ Rabbenâ bize de o zümreden bir parçacık yer ayır Allâh’ım. Âmîn. Âmîn. Âmîn.
Büyük rûhlu şehîd Hasân Feyzî’nin rûh-u mübârekleriyle Tavas şâkirdleri nâmına çok kusûrlu ve hakîr talebeniz Muharrem
(380)
Kardeşlerim, ben resmî hocaların ürkmeklerinden ve nûrlara karşı lâkaytlarından kızmıştım. Fakat bu Edhem Hoca benim hiddetimi izâle etti. İnşâallâh, nasıl merhûm Hasan Feyzî, muallimleri nûrlara sevketmeye bir vesîle oldu. Öyle de bu Edhem dahi bir kısım hocaları sevkedecek. Ben bu uzun mektûbunu hem ta‘dîl etmek, hem kısaltmak ve hakkımda pek ziyâde senâlarını kaldırmak ve ıslâh etmek hâlim ve vaktim müsâade etmediğinden size havâle ederim. Bu mektûb müstakil yazılsın. Medâr-ı ibret olarak korkaklığından nûrlardan çekinen bazı hocalar okusun. Hem mektûbun bir kısmı da Lâhika’ya geçsin.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
An-Asl Rumeliliyim. Hicretim Balıkesir’dir. Celâleddîn-i Rûmî kaddesallâhusırruhû mensûblarındanım. Yirmi seneye karîb köy hocalığı ve çocuk okutmakla meşgūl olmaktayım.
SAYFA 94
Risâle-i Nûr’a hizmetim bu sene mümkün olduğu kadar hem kendim okuyup istifâde etmek, hem de memleketim olan Balıkesir ve Kıraağaç havâlîsindeki kardeşlerimi tenvîr etmek maksadıyla Risâle-i Nûr’dan risâle yazıp gönderiyorum.
Kırk sene, belki yüz seneden beri dinimiz Nûr-u Muhammediye asm nûrunu söndürmek için var kuvvetleriyle sa‘y u gayrette bulunan Avrupa feylesoflarının ve onların sözlerine i‘timâd eden bir takım bedbahtların dîn aleyhine yaptıkları propagandalarla o derece ileri gidildi ki, dinine ta‘zîm edip Ma‘bûd-u Hakîkî’sine ibâdet eden bir mü’mine kendi nazarları ile veya bâtıl fikirleriyle kendilerine münâsib olan sözü o mü’mine isnâd ederek, dünyanın fikirsizi olduğuna olan i‘tikādları ve kelâmları, îmânında noksâniyet olanları taaccübde bıraktılar. Hatta o zavallılar öyle zannettiler ki, artık nûr-u îmâniye yeniden parlamak için hâric-i imkân olduğuna kāni‘ oldular. Îmân-ı hakîkî bulan nûr şâkirdleri ise, zerre mikdârı îmânlarına halel getirmedikleri gibi, öyle sersemlerin bâtıl i‘tikādları ve yaptıkları propagandalar, âdetâ solda sıfır hükmünde kalacağını yakînen bildiklerinden, o münkirlerin yalnız ehl-i İslâm’a değil, bütün âlem-i beşeriyete yaptıkları çirkin akîdeleri ne dereceye kadar varacağını ve her zevâlin bir kemâli ve her kemâlin de bir zevâli olacağını Zülfikār-ı Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve Kur’âniye ile bildiklerinden, o şâkirdler sarsılmaz îmânlarıyla tereddüt ve şüphe bile getirmediler.
SAYFA 95
Evet, nasıl ki bir milletin başında gāyet kurnaz ve manyetizma ve ispirtizma nev‘inden teshîr edici hâsseleriyle zâlimâne, müstebidâne tabîiyyûn, maddiyyûn mezhebliğini kendine rehber eden akıllı, şeytan, tâli‘li, istidrâclı bir kumandan bulunur. Ve taht hükmünde olan milyonlarla insanların ve kendilerinin sa‘y u gayretiyle yaptıkları terakkiyât, iyilikler o milletin kendine âit iken, bir tek gözüyle kendini dev aynasında görerek ve haksız olarak o yapılan kahramanlıklar, cesâretlikler güyâ kendinden, kendisine ve heykeline bir nevi‘ rubûbiyet, ubûdiyetkârâne secde edercesine baş eğen hempâları tarafından olduğunu zannettiren süfyânın zuhûrunu Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile bildiklerinden, o süfyânın yalancılıklarını, hilekârlıklarını ve bütün sahtekâr işlerini yalnız ehl-i İslâm’a değil, belki kâinâta bildirmek ve Nûr-u Muhammediye asm ve Şerîat-i Ahmediye’yi asm yeniden parlatacak İnşâallâh.
Yakın bir zamanda çıkacak olan Mehdî-i Resûl-ü Ekber’in zuhûrunu Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile sâbit olduğunu bildiklerinden, dîn düşmanı olan Avrupa feylesofların ve onların sözlerini kendilerine düstûr ittihâz eden bedbaht dinsizlerin, zındıkların dîn aleyhinde yaptıkları propagandalar, entrikalar, elbet ve elbette suya düşüp akîm kalacaklarını bildiklerinden nûr şâkirdleri sarsılmıyorlar.
Evet, nasıl ki bir milletin siyâset-i istikâmesi hakkıyla muhâfaza edilmez ise ve adâleti de yalnız adliyede kalırsa, o milletin âkibeti bataklık uçurumuna
SAYFA 96
gideceği bedîhîdir. Tabîiyyûn ve maddiyyûn dinsizlerin, âlem-i beşeriyete saçtıkları çirkin akîde tohumu, güyâ Hâlık-ı A‘zam’ın halkettiği şeyleri tabiata, mâdde-i kuvvete mâledip Hâlık-ı Kâinât’ta, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb-ı Hakk’ın hiç bir mefhûmu yokmuş. Öyle çirkin akîde insanları dünyanın acı cilvesine uğrayan kimsenin kendi kendine teselli edecek yerini bırakmadılar.
Evet, mâdem ki her şeyi tabiata, maddeye i‘tikād ediyorlar. Musîbet zamanlarında başlarına bir felâket geldiği zaman Emân tabiat, bana imdâd eyle diyemez. Yâhûd Ne yapayım, dünyam böyle geçti ise, âhiretim iyi olur. diyemez. Çünkü Hâlık’ını inkâr etmiş. İşte hakîkî îmânı olan zâtlar, bu dinsiz tabîiyyûn, maddiyyûnların âkibet çektikleri emekler hebâen mensûren olacağını bildiklerinden, elbet bu zâlim dinsizlerin ve onların sözlerine i‘timâd edip Hâlık’ını inkâr edenlerin yalanlarını, hilekârlıklarını bütün kâinâta karşı meydana çıkaracak.
Sönmez ve ebedî ve Nûr-u Muhammedi'ye asm âit bir nûr zâhir olacağını şüphe edilmediğinden, ehl-i İslâm’ın gāyet müdhiş bir bungunluk zamanında, şarktan garba kadar bir şimşek ve sâikası gibi kâinâtı aydınlatan ve kararmış kalpleri de ân-ı vâhidde parlatan mübârek Risâle-i Nûr zâhir olunca, Âlem-i İslâm’ı ayın on dördü gibi aydınlattı. مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ sırrını izhâr ve bir hikmeti zâhir olduğu gibi, işte yüzlerce seneden beri dîn aleyhine yapılan zulümâta karşı Risâle-i Nûr, o
SAYFA 97
propagandacıların başına ve bozuk beyinlerine bir yangın bombası gibi patladı. Dîn aleyhine ettikleri kuru da‘vâlar yalancı olduklarını, her işlerinde zâlimâne olduğunu ehl-i İslâm ile beraber hiç İslâmiyetlikle alâkası olmayan, dünyanın öbür ucundaki küçük milletler Kur’ân’ı kabûl ile, diğer bir ucunda olan ve umûm dünyaya hükmünü sürdüren ve sözünü dinlettiren adâletperver Amerika da anladı ki, Hâlık-ı Kâinât var olduğunu, kendilerinin ecnebî memleketlerde bulunan teb‘asını himâye etmek için hükûmet tarafından ta‘yîn edilen bir elçisi olduğu gibi, Hâlık-ı Kâinât’ın da kullarına kendinin şefkat ve merhametine binâen kendisinin vahdâniyetini ve Âdil-i Mutlak ve Rezzâk-ı Âlem olduğunu bildirmek için elbette bir elçisi, bir peygamberi olması lâzımdır.
İşte zindandan daha karanlık olan bu asırda şimdiye kadar emsâli nâdir değil, belki hiç emsâli olmayan Risâle-i Nûr un aydınlığı, kâinâtı baştanbaşa ihâta etti. Kâinâttaki tabîiyyûnluk-maddiyyûnluk vehâmiyeti artık gizlemeye başladı. Hatta hakîkat güneş gibi zâhir olmaya yüz tuttu. Bütün dünyayı hemen hemen ihâta edecek kadar ileri giden tabîiyyûnluk-maddiyyûnluk dinsizliği kökünü kazıyacak. yegâne çâre Risâle-i Nûr’un bu necîp Türk milletinin ve mübârek Azîz vatanın içinde zâhir olması, Allâhü a‘lem, Türk milletinin refâh-ı saâdetine işâret ve rahmet-i Rahmâniyeye mazhar olacağına bir alâmettir. Tabîiyyûnluk -maddiyyûnluk -dinsizlik
SAYFA 98
yüzünden ziyâde darlaşan akılların hikmetli ve azametli mes’eleleri bir türlü ihâta edemediğinden, kendilerine bir gurûrluk hâsıl olarak doğrudan doğruya inkâra, küfre sapar.
Hem ma‘neviyâttan kararmış, hatta ölmüş olan kalpler, kılı kıldan ayıracak kadar ince ve geniş ve gāyet derin îmânî mes’eleleri, o ma‘nen kurumuş ve sıkışmış kalpler birdenbire ihâta edemediğinden, zavâllı, bedbaht, çârnâçâr, çâresiz küfre, dalâlete yuvarlanıp ebedî i‘dâm mücâzâtına müstahak olur.
Evet, eğer o uçurumdan silkinip kendi küfrünün iç yüzüne dikkat ile nazar ederse şüphesiz görecektir ki, bu mevcûdât ve kâinâtın muhakkak bir Hâlık’ı var olduğunu ve o Hâlık’ın şefkatini, merhametini, adâletini kullarına teblîğ etmek için yine kendi hemcinsinden bir vâsıta, bir elçisi, bir peygamberi vardır. Ve teblîğāt-ı İlâhiyeyi kullarına bildirmek için mukaddes bir kitabın inzâli muhakkak vardır. Ve o kitabın meyvesi hükmünde olan Risâle-i Nûr, bir ucu arş-ı A‘zam’da olan Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî tercümanı olduğuna zerre mikdârı şüphe getirmez.
Ey dîn ve meslek yolunda hâfız ve hoca efendi kardeşlerim Nefsimle beraber size derim: ünvânımız olan verâsetü’l-enbiyâ olan ilim, bizlere yalnız şahsımıza âit değildir. Belki bütün ehl-i İslâm’ın, hatta bütün kâinâtın bizlerde olan ilimde hakkı ve hissesi vardır. Halktan, Hakkın ilmini ketmetmek, bizim için harâmdır, bir cinâyettir. O ilim
SAYFA 99
bizlere bir emânettir. Emânete ihânetlik etmek ise, îmânın münkerliğine alâmettir. Allâmü’l-guyûb Celle Celâlühû ve Tekaddes Hazretleri’nden korkmayıp hak hakîkati söylemeyip ve ne cihetle olursa olsun hâtır için dalkavukluk edip Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın hakîkî ahkâmını, hikmetini bildirmekten ictinâb etmek ise bir nevi‘ kâfirliktir.
İşte asıl bu zamandadır. Mâlik’ine karşı aczini ikrâr ve kusûrunu i‘tirâf edip Ma‘bûd-u Hakîkî’sine ibâdet etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemâat mezhebine uymak. İşte asıl bu zamandadır ki, îmânına îmân katmak. İşte asıl bu zamandadır ki, hakîkî îmânın ne olduğunu bilmeyen bir dîn kardeşini îmân nûruyla tenvîr etmek.
İşte asıl bu zamandadır ki, yoldan sapmış bir ehl-i İslâm’ı yola getirmek. İşte asıl bu zamandadır ki, dünya metâına tamah etmeyip Hakk rızâsı için Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâmını bildiğimiz kadar bilmeyenlere bildirmek. İşte asıl bu zamandadır ki, Hâlık-ı Kâinât’ı inkâr etmeye cesâret eden tabîiyyûn maddiyyûnlara Hakkın Hâlık ve Rezzâk-ı Âlem olduğunu isbat ederek müdâfaa etmek. İşte asıl bu zamandadır ki, âhiretin ilk ve gāyet tehlikeli kapısı olan kabir azâbından emîn olmak için çâre bulmak.
SAYFA 100
Ey hâfız ve hoca efendi kardeşlerim, nefsimle beraber size derim: Bize emânet olan dîn-i Muhammedî’nin asm terakkîsine bizler çalışmaz isek, Âdil-i Mutlak olan Vâcibü’l-Vücûd Celle Celâlühû ve Tekaddes Hazretleri’ne ne yüzle varacağız? Müekkel bulunduğumuz Makām-ı Mübâreke’nin sâhibi, sevgili peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in sünnet-i seniyesini bizler muhâfaza etmez isek, ne yüzle rûz-i cezâda şefâat bekleyeceğiz? Herkese nasîb olmayan, ancak takdîr-i İlâhî olan ilmi, bilhassa Hazret-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın ahkâmını Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretleri’nin kullarına bilâ ücret teblîğ etmez isek, o Hakkın kelâmı Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm rûz-i cezâda bizden da‘vâ etmez mi? Râzık’ımızı terk edip dünya metâ‘ı için halka boyun eğmek, Hakkın kapısını terkedip halkın kapısına âcizliğimizi teşekkî etmek bizim için revâ mıdır? İslâmiyet’in şân ve şerefini ayaklar altına almak değil midir? Ey nefsim, düşün Seni Hâlık’ın olan Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri İslâmiyet üzerine yaratmayıp, Hâlık’ını inkâr eden dinsizlerden halk edeydi, ne olurdun, hâlin neye varırdı?
Ey nefsim, rızık için Ma‘bûd-u Hakîkî’den beklemeyip, kendi rızka ihtiyacı olan bir âciz kula köle olmak kadar âdîlik var mıdır? Ana rahminde bulunduğun zaman Rezzâk-ı Âlem olan Kādir-i Mutlak ve Tekaddes Hazretleri, senin rızkını bacadan indirir gibi ana rahminde seni gıdalandırmadı mı? Âleme ibret-i nümûne olarak uzuvda
SAYFA 101
noksân mı yarattı? Bu kadar ni‘metler yetmemiş gibi, fazla ayrıca da hem dünyayı, hem âhiretini pek yakından anlamak için sana ilim vermedi mi? Bunca ni‘metlere mukābil evâmir-i İlâhiyeye karşı sen ne yaptın? Ey nefsim, Âdil-i Mutlak olan Allâh Celle Celâlühû ve Tekaddes Hazretleri, senden evvel gelen bazı ilim sâhibleri Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâmını terk edip yanlış yâhûd yalan fetvâ veren dalkavukçuların daha âhirete gitmeden ukūbet-i İlâhiye başına geldiğini görmedin mi?
Ey nefsim, senden evvel gelen ilmiyle âmil âlimlerin cisimleri ölüp kendilerini el’ân rahmetullâhi aleyh ismiyle yâd edildiğini işitmedin mi? Hem böyle mübârek zâtların ahvâllerine özencin olmuyor mu?
Ey nefis, gözünle gördün, kulağınla işittin, sen râhat râhat şâhâne yaşar iken, Üstâdımız Hazret-i Bedîüzzamân hazretleri dîn uğrunda yalnız ehl-i İslâm’a değil, belki âlem-i kâinâtın i‘dâm-ı ebedîden hayât-ı ebediyeye tebeddül için kendinin istirâhatini hâtırına bile getirmeden, gecesini gündüzüne katıp çalışmakta iken müteaddid def‘alar nice nice müşkilâtlara, engellere ma‘rûz kaldı. Gerçi her yerde Hakkın inâyetiyle muhâsımlarına karşı galebe çaldı. Hem kendinin, hem dinin muhâsımları yakînen anladılar ki, Üstâd hazretlerine değil kendileri, bütün halk başına hücûm etse, kendisine karşı mağlûb olacak. Artık kendisiyle musâlaha
SAYFA 102
etmekten başka çâre olmadığını çok iyi bildiler. Kendisinin en ziyâde şu dünyada aldığı zevk, yegâne gāyesi beşeriyeti dalâletten kurtarıp saâdete kavuşturmaktır. Ve bundan aldığı zevki hiç bir şeyden almaz. Hem kendisine Hakk’tan gelen musîbetlere o derece iftihâr eder ki, sürûrundan gāyet neş’eli bulunması bütün âlemi hayret ve taaccübde bırakıyor. Hele fakr ve kanâati o derecedir ki, beşerin sabır ve tahammülü imkân hâricindedir.
İşte ey nefsim, bu mübârek zât-ı muhteremi bu ahvâlde ve bu ahlâk-ı hamîdede olduğunu biliyorsun. O da senin gibi bir nev‘-i beşer, insan değil midir? Yalnız İslâmlara değil, bütün bu asırdaki insanlara rehber olduğunu biliyorsun. Ne için onun ta'kib ettiği yoldan yürümüyorsun? Onun ta'kib ettiği yoldan bu asırda yürümemek, bütün ehl-i İslâm içinde, bilhassa hâfız ve hocalar için gāyet müdhiş bir hatâdır, bir kabâhattir, bir akılsızlıktır.
Ey nefsim, sen neyine güvenip kendi menfaatinden başka kimsenin iyiliğini düşünmüyorsun? Ey nefsim, sen az çok ilim sâhibisin, Allâh’tan kork, ilmin hesabını muhakkak vereceksin.
Ey nefsim, iyi dinle: Bütün insanları dalâletten kurtarmak için çalışan ve Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğunu وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖیثَاقَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَیِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ ilâ-âhiri’l-âyet evâmir-i İlâhiye’yi yerine getirmek için
SAYFA 103
müşkilâtlara ma‘rûz kalacağını hiç tahattur etmeyen. ve dîni âlet edip dîn aleyhine hücûm eden propagandacılara ve tabîiyyûnlara, maddiyyûnlara, dinsizlere galebe eden. dalkavukluk etmeyen. ve dünya metâ‘ı için dinini dünyaya değişmeye irtikâb ve tenezzül etmeyip ve yalnız servet-i ebediye, saâdet-i sermediye olan Hakk rızâsından başka bir matlûbu olmayan. ve İslâmlar arasında fırkacılıkla alâkası olmayan hele ahlâk-ı hamîdesi arş-ı Rahmân’a ulaşan ve âlem-i beşeriyete şefkat ve merhameti yetişen; zehirleri tiryâk yapan. bütün ins ve cinnî, dost ve ağyârı, yerli ve yabancıyı, zengini, fakîri îmân nûru zincirleriyle sarsılmaz râbıtalarla bağlayan. bir ucu arş-ı a‘zam'da olan Allâh Celle Celâlühû kelâmının hakîkî tercümanı olan Risâle-i Nûr hâdimi ve tercümanı. ve sâhib-i Zülfikār’ın ma‘nevî evlâdı. ve bütün nûr şâkirdlerin serdârı. Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile sâbit âhirzamanda rahmet olarak gönderilecek hazret-i Bedîüzzamân radiyallâhü teâlâ anh hazretlerinin en küçük bir şâkirdi olmak kadar ondan daha ferah ve sürûr ve uhrevî bir saâdet ve bahtiyarlık var mıdır acaba?
Risâle-i Nûr yardımcılarından, husûsen Medresetü’z-Zehrâ erkân-ı ricâl-i kibârından ve bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerini bir kardeş gibi kendine müsâvî kıyâs eden ve akıllara hayret verici kalemiyle beş yüz nüshayı birden yazan ve Üstâd hazretlerinin yârî olan ve Risâle-i Nûr’un kahraman yardımcısı, hiç bir şeyden yılmayan, cesûr,
SAYFA 104
gayyûr, fa‘âl Husrev gibi bir zât-ı muhteremin bir küçük kardeşi olmak kadar şimdi memnûn edecek bir şey var mıdır acaba?
Ezcümle, Medresetü’z-Zehrâ erkân-ı ricâlinden, Risâle-i Nûr uğrunda yorulmak ne olduğunu bilmeyen ve Risâle-i Nûr hakkında olan müşkilâtlara göğüs geren ve Risâle-i Nûr intişârı için her türlü fedâkârlığa atılan Tâhirî gibi bir muhterem zâtın kardeşi mukābilinde bulunmak kadar şu zamanda sevimli bir şey var mıdır acaba?
Ezcümle, gençliği ile beraber sarsılmaz îmânı ile yüzlerle, belki binlerle ehl-i İslâm’ı, Risâle-i Nûr’un nûruyla müstağrak etmek, gecesini gündüzüne katan, her cihetle sa‘y ü gayret etmekte usanç hissi duymayan, başta Üstâd hazretleri olduğu hâlde bütün nûr şâkirdlerinin hüsn-ü teveccühünü kazanan çalışkan Âtıf gibi kıymetli bir zâta kardeş olmak kadar şu asırda tatlı, lezzetli bir şey var mıdır acaba?
Ezcümle, bulunduğum A‘lâmescid köyünde, Risâle-i Nûr hakkında nakden ve bedenen var kuvvetleri ile çalışan Ahmed Hamdi ve Mustafâ Hoca ve Kadîr kardeşlerle birlikte bulunmak zevki gibi güzel zevk var mıdır?
Ezcümle, Mâcel köyünde ara postası yapan Deli Ahmed Çavuş ve ihtiyârlığıyla beraber gece gündüz risâle yazmakla meşgūl olan Hasan Onbaşı kardeşler ve ezcümle muhîtte en ziyâde Risâle-i Nûr şâkird bolluğu olan ve hemen hemen hepsi
SAYFA 105
hâfız ve hoca olan karye-i irfân kardeşlerin Risâle-i Nûr’u rûhları gibi seven, âdetâ yekdiğeriyle fa‘âliyet husûsunda rekābet eden kardeşlere komşu olmak kadar sevinçli duygu bu kâinâtta var mıdır acaba? Husûsen umûm kâinâtı, bilhassa zındıkları hayrette bırakan Risâle-i Nûr’un terakkiyâtı için nûr zincirleriyle beraber bağlı olan ve yekdiğeriyle olan ünsiyet kardeşlikten ziyâde olan umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerinin yanında bulunmak kadar şu kâinâtta uhrevî gıda verecek kıymetli bir şey var mıdır acaba?
İşte ey nefsim, bunları işittin. Bu fânî dünyanın vefâsı olmadığını yakînen pekâlâ bilirsin. Ey nefsim, insaf et. Fânî duygular için ebedî lezzetleri terketmek kadar Cenâb-ı Hakk’ın indinde ve Rasûlullâh Sallallâhü Aleyhi Vesellem indinde ve bütün enbiyâlar ve evliyâlar indinde daha çirkin, daha âdîlik, daha büyük kabahat, kusur varmıdır? Haydi nefsim, artık durmak dinlenmek zamanı değildir. Hemen çalışmalı. İnâyet Hakk’tan, himmet Risâle-i Nûr’dan, çalışmak da bizden. Pâk el ve ayaklarınızı öperek hayırlı duâlarınızı bekleriz. Ve bu taraf talebelerinizin cümlesi selâmlarla selâmetlerinizi Cenâb-ı Hakk’tan temennî eylerler.
Balıkesir, Karaağaç ve Havâlîsi nûr şâkirdleri nâmına Sandıklı A‘lâmescid köy imamı pek kusûrlu İbrâhîm Edhem Talas
SAYFA 106
Kısmen Lâhika’ya. re’yinize havâledir.
(381)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ مَالَا یُحْصٰی لَهُ
İzzetli Üstâdım Efendim Hazretleri,
Ta‘zîmât ve tekrîmât fâikamı arz ve takdîm ile mübârek dest ü dâmen-i pâklerini bûs ve teveccühât-ı keremkârîlerini talep ve niyâz eylerim.
Ahîren okuduğum müessir bir fıkrada, Eflânili, Eflâtûn misâl ve hakîkaten fedâkâr ve hakîkatli bir makāleyi yazan Ahmed Fuâd Efendi kardeşimiz, Risâle-i Nûr’un tercümân-ı ferîd ve Nâşir-i Yektâsına irtihâl bâbında, bakiye-i ömrünü bahş ve fedâ etmek emel-i hâlisânesiyle yazıyorlar ki, muhtâç, âciz, alîl, bîçâre, kemter talebe ve mü’minlere derinden derine acılar ve elemler îrâs eden elvedâ‘ ve’l-firâk işâretlerinize mukābil, ey şevketli sultânım ve ey rehber-i âlî-şânım, siz izzet ve devlet ve hatta dellâlı bulunduğunuz Kitab-ı Kerîm-i Rabbânî olan Kur’ân-ı Mübîn ile bir yaşayınız.
Sâlifü’l-arz, rihlet-i mîâdının acıklı mebâhisi bizleri için için yakıp eritiyor. Size bedel olarak beni kabûl buyurunuz, diyor. Binâen alâ-zâlik kat‘î kanâat ve yakînî îmânımız var ki, ehl-i îmânın ve husûsuyla hey’et-i nûriyenin hayat memât yeri olan ve Gazve-i Uhud’u andıran ma‘hûd vak‘anın pek şiddetli ve gāyet