EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

160

Sâdisen: Buradaki evvelce müsâdere edilen bir nüsha Zülfikār, Afyon’da çokların îmânını kurtardığını ve vâli muâvini onu tamamıyla okuyup çok beğendiğini söylemiş. Sonra da Ankara’ya göndermişler. İnşâallâh orada da çokların îmânını kurtaracak. Mâdem birkaç ay evvel hem Isparta’dan, hem buradan ellerine birer nüsha geçmiş. Hiç ilişmek tereşşuhâtı görünmedi. Elbette Zülfikār galebe etmiş. Şâyet ehemmiyetsiz, zararsız bir ilişmek gibi bir şey olsa da, hiç merâk etmeyiniz. Hiç ehemmiyeti yok. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya geçsin

(403)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

هَرْكِە دَادْ اِقْرَارْ اِینْجَا مَحْرَمِ اَبْرَارْ شُدْ

قَلْبِ آنْ اَزْ عِشْقِ رِسَالَۀِ نُورْ پُرْ اَنْوَارْ شُدْ

Îmânımızı نورٌ علی نور eden, Candan Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Mahall-i iskânım olan Balıkesir, Karaağaç havâlîsindeki Nûrcu kardeşlerimizi ziyâret için iki hafta me’zûniyetle gittim. Elhamdülillâh ziyâret ettim. Oranın Nûrcu kardeşlerimizin yirmi beşe kadar bâliğ olduğunu ve şimdiki hâl-i hâzırda

161

Risâle-i Nûr’a hevesi, seviyeleri, Hazret-i Hâlık-ı kâinâtın inâyet-i hikmetiyle ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile ve siz Üstâdımızın duâ ve himmetinizle Risâle-i Nûr o muhîtte gāyet büyük bir rağbet kazanmıştır.

Âcizâne o kardeşlerimin Risâle-i Nûr’a ta‘zîmen fa‘âliyetlerini ve Risâle-i Nûr’un her vardığı karanlık yerleri ve kararmış kalbleri ân-ı vâhidde aydınlık içinde bıraktığının te’sîrini görünce, sürûrumdan ağlamaya başladım. Gāyet çok iftihâr eyledim. Ve İnşâallâhu Teâlâ kendilerinden ve her birinin kısa künyesiyle talebeliğe kabûlü husûsunda istirhâmkârane bir mektûb gönderecekler. Yalnız ben âcizin kalbimde bir endişe vardı. O da âcizâne zât-ı fâzılânelerine arz-ı ihtirâmât ve kölenizi de Nûrcu kardeşlerimizin en geri safına ve en tembel bir şâkirdi olarak kabûlü husûsunda bir mektûb göndermiştim. Kabûl olacak mıyım acaba, çok tereddüdde idim. Avdetimde A‘lâmescid köyüne geldiğimde Nûrcu kardeşlerimden Mustafâ Hoca ve Ahmed Hamdî Çavuş ve Abdülkādir kardeşlerim beni görünce dediler, müjde olsun: Üstâdımız efendimiz hazretleri’nden mektûbun cevâbı geldi. Ve okumaklığım için bana verdiler. Verdiler ama, o mübârek mektûb-u şerîfi okumak için sürûrumdan mecâl kalmadı. Acayip bir hâl vâki‘ oldu. 130 hânelik olan A‘lâmescid köy âcizâneme dar geldi. Artık o mes‘ûd günümüzün târîhini bulunduğum odamın başım ucuna yazdım. Yalnız âcizânemi değil, umûm Nûrcu kardeşlerimizin kalblerini tenvîr edip

162

şereflendiren mektûbunuzda Risâle-i Nûr’un intişârı hakkında çok yüksek fa‘âliyet ve cesâret gösteren Medresetü’z-Zehrâ erkânı olan ağabeyimiz Husrev ve kardeşlerimize buyurmuşsunuz ki: Hakkımda olan senâları kaldırıp sonra Lâhika’ya geçiriniz köleniz Lâhika’ya geçecek kadar olmadığım gibi, âcizâne fazılânelerinizin şahs-ı âlînizi medh ü senâ etmedim. Ve hatâ diye buyurduğunuzu âcizânem bilmeyerek değil, bilerek ve düşünerek yazdım. Gerçi Yirmi Yedinci Söz’de buyurmuşsunuz ki, Sahâbelere kimse erişemez.

Muhterem Üstâdımız efendimiz, gerçi bir mikdâr ta‘cîz edeceğiz, lütfen ve hâlimize merhameten afv buyurmanızı gözyaşlarımızla yalvarırız. Köleniz her nerede olursa olsun, hak hakîkati zâhiren görüp ve kalben tasdîk ettikten sonra, hâşâ min-huzûr, bir takım enâniyetlilere var kuvvetimle müdâfaa etmeye her vakit her ân hazırım. Çünkü hakk hakîkati gizlemek âdeten değil, hakîkî ve kat‘î bir cürümdür.

Şimdiye kadar emsâli nâdir değil, tamâmen emsâli bulunmayan Risâle-i Nûr gibi te’sîrli ve dinini îmânını herkesin anlayacağı bir şekilde bir kitab olduğunu enâniyetli hocalardan başka bütün ehl-i îmân takdîr etmektedir. Bilhassa zindandan daha karanlık bu fesâd zamanda, hakîkî uhrevî bir ilaç hükmünü alan Risâle-i Nûr’un intişârı hakkında yılmadan usanmadan ve her şeyi gözüne alan ve her türlü meşakkatlere katlanan, her fedâkârlığı esirgemeyen siz Üstâdımız değil misiniz? Bu da şahsınızı

163

medh ü senâ mıdır, bunu da söylemeyelim mi? Bu asırda hiç âlim hoca yok mu idi? Bu sefer me’zûnen Balıkesir’e gittiğimde, eski belediye meydanında gazete bâyiʻnin dükkânı önünden geçerken bir çok dînî mecmûa ve gazeteler gözüme ilişti. Hemen dört tanesini aldım. Bu mecmûa ve gazeteler bu sene intişâr etmektedir. Risâle-i Nûr ise 5060 seneden beridir. Bu gazeteci, muhterem, âlim, müellif, hoca efendiler memleketimize bu sene mi geldiler? Daha evvel bu memlekette değil mi idiler? Husûsen 1324 Hürriyet i‘lânında Avrupa feylesoflarının çirkin akîde tohumlarını memleketimize saçmak istediği zaman, sancak-ı şerîf ile Ayasofya Câmi‘-i Şerîfi’nde Avrupalılara karşı binlerle halk ile miting yapıp ve Avrupa’nın inkâr nâşiri olan matbaaları hükûmetin şerefinin muhâfazası ve dîn-i Muhammediye’nin asm selâmetliği için tahrip edilmedi mi? Bunu da söylemeyelim mi?

Sevgili Üstâdımız efendimiz, ehl-i îmâna hakîkat yolumuzu şu cümleler ile arz etmeyi münâsib gördüm: Şem‘-i rûhumuzla cismimizi pervâne düşürdün Hayfâ yolumuzu kendimizi ummâna düşürdün Takdîr edemeyiz derd-i derûnumuzda elemimiz var Mevlâ’yı severseniz söyletmeyin gamımız var Dinleyin sözümüzü ey ehl-i îmân Öz ki, edâdır Hakk’a dost Ey münkir, bizim sohbetimizi gel gör Bütün derdlere devâdır Hakk’a dost Risâle-i Nûr’ları okumak, cana safâ rûha gıda, Hakk’a dost Risâle-i Nûr’ları yazmak, kalbe cilâ, aşk-ı Hüdâ’dır Hakk’a dost

164

Siz Üstâdımız efendimiz hazretleri Dîn-i mübîn hakkında yapmış olduğunuz hizmetleri, bilhassa feylesofların en tazyîkleri zamanlarında bile bilâ-tereddüd haktan başka hiç bir şeyden yılmayan Nûr-u Muhammediye’yi asm herkesin anlayabileceği bir şekilde ehl-i îmânı âgâh ettiğinizde, o zaman mezkûr mecmûa ve gazetelerin cismi değil, ismini anmak kimin haddi var idi? Acaba bunu da söylemeyelim mi? Yüzünüze karşı medh ü senâ ben aslâ ve kat‘iyen kabûl etmediğinizi çok iyi biliriz. Maamâfîh bir deryaya bir taraftan değil, birkaç yerden bulanık çay aksa bulandırmaz. Sonra halk beyninde hakkınızda dil uzatacak kimse olmaz.

Hatta ehl-i İslâm, ehl-i îmân değil, belki hiç îmân ve İslâmlık ile alâkası olmayan gayr-i müslimler bile hakk hakîkati görünce bir şey söylemeye cür’et edemezler. Belki de takdîr ederler. Risâle-i Nûr’un siyâset ile, politika ile, fırkacılık ile alâkası olmadığını ve ancak gāye-i fikri ebedî hayâtın vesîkası bir terhîs tezkeresi olan îmân yolu olduğunu, güneşten daha ayân olduğunu gördüğümüz hâlde, ne için bu zamanın uhrevî en elzem ilacı hükmünde olan Risâle-i Nûr’a el birliği ile sarılıp bir vücûd gibi, bir kardeş gibi, Risâle-i Nûr’u hem yazalım, hem okuyalım, hem de dîn îmân yolundan sapmış dîn kardeşlerimizi hiç bir şeyi matlûb ve maksat etmemek şartıyla âgâh etsek olmaz mı? Hem bu îmân yolu hakkında hükûmetten

165

korkacak bir şey yoktur. Hükûmetimizin politikasına ve kanunlarına aykırı bir hareket olmadığı gibi, esas hükûmetten korkulacak şeylerden korkmayız.

Türk milletinin nâmûs ve şerefini ecnebîlere karşı tahkîr eder derecesinde, Türkiye dînî, ilmî hocalarını gerek hükûmet, gerek Türk milleti idare ettiremiyor da köy köy, kapı kapı geziyorlar, ecnebîler bu sözü bize söylemezler mi? İşte milleti seven sayan öyle hem dinin, hem kanunun emirlerine mugāyir çirkin hâllerden vazgeçmeliyiz. Biz hâfız ve hoca efendiler, Bedîüzzamân ra nûr-u Kur’ân’la yalnız ehl-i İslâm’a değil, umûm insanlara bir uhrevî sofra kurdu. Ve herkesin iştihâsına göre uhrevî lezîz yemeklerle tezyîn eyledi. Nasîbi olup yiyen ve dîn kardeşlerine takdîm eden, fevz ü necât buldu.

Bin üç yüz sene evvelinden, Türkler bir çok dinleri kendilerine rehber olarak kabûl ettiler. Dîn-i Muhammediye asm zuhûrunda ve Hazret-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da olan evâmir-i İlâhiye’yi kendilerince pek doğru ve uygun bulduklarından ve yekdiğeriyle kabîle kabîle aralarında kavga eksik olmazdı. Hâlbuki Hazret-i Kur’ân bunları dost düşman, fakîr zengin, küçük büyük bir safta Hakkın dîvânına durmayı ve hakkıyla evâmir-i İlâhiye’yi yerine getirene kalbine ilhâm-ı Rabbânî vâki‘ olduğunu Türkler görünce, dîn-i Muhammediye asm uğrunda her türlü fedâkârlıklardan kendilerini esirgemedikleri gibi, en azîz olan canlarını da bilâ-tereddüd fedâ ettiler. İşte şimdiki medenî âlem, bütün

166

evsâfıyla medeniyeti Türklerden aldılar. Bu azîz necîb Türk milleti ve bizim ecdâdımız, bu dîn-î mübîni dokuz yüz sene âlem-i kâinâta hayret verici idaresini hükûmet-i hâzıra pekâlâ bilir. Ve bildiği için yalnız hârice karşı lâ dînî i‘lân etti. Yoksa kendi milletine Türklerin dînî yoktur denmez ve diyemez. Her ne ise

Risâle-i Nûr müellifini ve şâkirdlerini mahkemeye sevketmenin sebebi ise iki cihettendir.

Birinci cihet: Bir kısım tarîkatçı, fakat enâniyetli zâtlar sebep oldular. Bu vaz‘iyetlerine âgâh olan hükûmet, acaba Bedîüzzamânda ra öyle çirkin vaz‘iyet olup olmadığını adlî muvâzene olan mahkeme terazisine koyup tarttılar. Netîce-i mahkemede gerek Risâle-i Nûr müellifini, gerekse şâkirdlerinin berâetini ve bir ucu arş-ı a‘zam’da olan Risâle-i Nûr’un intişârına serbest olmasına karar verdiler.

İkinci cihet: Akıldan ve fikirden isti‘fâ etmiş bazı küçük me’mûr ve zâbıta, hükûmete yüzlü görünüp bir mansıb kazanmak, yâhûd başka bir menfaat ve matlûb sebebiyle dinsizliği siyâsete, siyâseti dinsizliğe âlet ederek hükûmetin yüksek me’mûrlarını evhamlandırarak, her ihtimâle karşı acaba diye mahkemeye sevk edildi. Hem netîce-i mahkemede, hem ehl-i vukūfun tedkîkinden sonra yalnız Türk milletine değil, bütün kâinâtın zamanın en ziyâde gerek uhrevî, gerek dünyevî ihtiyacı olan ve Hâlık-ı Zü’l-Celâl’in bizzât kendi kelâmı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın hakîkî tercümanı olan Risâle-i Nûr’un serbest intişârına müsâade edildi.

167

Bedîüzzamân’ın ra göz nezâretinde bulunmaklığının sebebi de şudur: Bu mes’ele hükûmet-i hâzıranın kendisinin seref bir efkâr-ı ma‘nevîsidir. Yoksa hükûmet-i cumhûriye şimdi değil, ilk bidâyetinden beri Bedîüzzamânı ra insaniyet terâzisinde muvâzene etti. Onun temsîl ettiği Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi, şimdi âlem-i beşeriyette bütün evsâfıyla ve dinin ve insanlığın bütün ahlâk-ı memduhâsıyla o ma‘nevî şahıs muttasıf olarak, hakîkî kusursuz, hem zerre mikdârı lekesiz halk olunmuş ve gāye-i fikri beşer âlemini hiç bir matlûb ve maksat olmamak şartıyla Rahmet-i İlâhiyeye kavuşturmak için halk olunmuş, yegâne dünyanın en dîndâr ve en büyük mürşididir.

Muhterem Üstâdımız efendimiz hazretleri, bulunduğum A‘lâmescid köyünden zîrdeki esâmîleri yazılı kardeşlerimin kendi istek arzularıyla şâkirdliğe kabûl buyurmaklığınızı cân u gönülden gözyaşlarıyla yalvarırlar.

1 Mollâ Mestân 2 Mustafâ Hoca 3 Ahmed Hamdî Çavuş 4 Abdülkādir 5 Alî Şengül 6 İsmâîl Pala 7 Mehmed Pala 8 Hasan Koçak 9 Abdullâh Çavuş 10 Ahmed Kılınç 11 Mehmed Atmaca 12 İbrâhîm Kaygusuz 13 İbrâhîm Caran 14 Bekir Aktaş 15 Ahmed Koçak 16 Mustafâ Ceviz 17 Ahmed Akçay 18 Mustafâ Yılmaz 19 Hasan Esen.

168

Risâle-i Nûr, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle ve siz Üstâdımızın duâ ve himmetinizle ve bütün Nûrcu kardeşlerimizin duâlarıyla yakın vakitte çok terakkî edeceğine kāni‘ olmanızı ve bu husûsta müsterih ve mütesellî olmanızı ve mübârek gönl-ü şerîfinizi dâimâ mesrûr bulundurmanızı istirhâm eyleriz. Siz Üstâdımız efendimiz memnûn mesrûr bulundukça, biz de kendimizi büyük bir bahtiyar addedeceğimize şüphe etmeyiniz. Hayır duânızı bekleriz.

Hey hey, nedir ol hâl-i muanber rûh-u enver Ol sâkî-i kevser, ol rûh-u musavver

Seyret nice cem‘ eylemiş ol nûr ile nârı Zî-san‘at-ı câri zî-kudret-i bârî

Nûr şâkirdlerini katâr eyledi tarîk-i Muhammed’e asm Ol şâh-ı mümecced, ol matlab ü maksada

Ey münkir sen olsa görsen bu pîş katârı Çek aşk ile bârı bî-verd ile hârı

Ey vâhime, ey vâlih, ey şûrîde, ey şeydâ Ey peste bâ ey dîvâne ve rüsvây

Derd ile, belâ ile geçur leyl ve nehârı Kıl nâle vü-zârî nûş eyle bihârı

Yâ yüreğimizi dil ciğerimizi gör ki neler var Nûr şevkiyle doğrudan doğruya hakka haber var

Yâ Rab Nûrcuları hazretine râhı bağışla Yâ derd ile bir ah-ı sehergâh bağışla

Aldın dil-i gümrâhımızı koydun bizi bî-dil Bâri yerine bir dil-âgâh bağışla

A‘lâmescid köy imamı İbrâhîm Edhem Talas

169

[404]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim Tâhirî, Sabrî, Salâhaddîn, Mehmed, Mustafâ

Evvelen: Bu gelen şuhûr-u selâsenin hürmetine ve nûr şâkirdlerinin sadâkat ve ihlâslarının hürmetine, çok ehemmiyetli, hakkımda bir sebeb-i itâb ve tokat bir hâdiseyi ta‘mîre çalışınız ve gücenmeyiniz. Şöyle ki: Bu gece hiç görmediğim bir itâb, bir ta‘zîb sûretinde ma‘nevî bir şiddetli ihtâr ile denildi ki: Dünyaya, zevke, keyfe tenezzül etmemekle nûrlardaki ihlâsı ve istiğnâyı muhâfaza etmeye mükelleftin. Ve bu asırda یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا sırrıyla dünyayı dine tercîh etmek ve bilerek elması şişeye tebdîl etmek olan hastalığa, nûr vâsıtasıyla tedâviye çalışmaya vazîfedârdın. Yüz tecrübenizle de anladın ki, insanların hediyeleri, ihsânları, yardımları sana dokunuyor. Hatta seni hasta ediyor. Her gün eserini, tecrübesini görüyorsun. Senin en ziyâde i‘timâd ettiğin ve Risâle-i Nûr’un fedâkâr kahramanlarının yüzlerini Risâle-i Nûr’un hizmetinden ziyâde kendi istirâhatine çevirmeye sebebiyet verdin ilâ âhir. diye daha çok söylenildi diye, beni tam tekdîr etti. Hatta şimdi bir ma‘nevî tokattan dahi korkuyorum. Bu hâdisenin çâre-i yegânesi,

170

bu otomobili alan sizler i‘lân edeceksiniz ki: Bu kardeşimiz Saîd, bunu kabûl edemedi. Ma‘nevî, dehşetli bir zarar hissetti.

İkincisi: Otomobil, şimdi Konyalı Sabrî’nin yanına gönderilmeli, oraya gitsin. O râzı olmazsa, Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına gitsin. Sabrî merâk etmesin, her ay nûrlara onun hârika hizmeti, bir otomobil fiyatından ziyâdedir. Onun için gücenmesin.

Sâniyen: Kat‘iyen biliniz ki, bu dehşetli itâbı gördüğümün sebebi, istirâhat için bir arzu nev‘inde ve bir temennî tarzında, bir otomobille gezmeye gittiğim vakitte, otomobilci dedi ki: Küçücük otomobiller çıkmış, bin lira gibi bir fiyatla satılıyor. Ben de temennî nev‘inde dedim ki: Keşke, öyle bir emânet küçük otomobil elimize geçse idi, sâir yerlerdeki Nûrcu kardeşlerimi ziyâret etse idim, demiştim. Buna hakîkî ve ciddî bir karar vermemiştim. Bir arzu iken, buradaki iki hâs kardeşimiz, bu arzuyu ciddî bir karar zannedip bin lira değil, dört bin liraya kadar fedâkârâne çalışmışlar. Buraya geldikleri vakit, yedi sâat memnûniyetle telakkî edip, o arzuyu bir duâ-yı makbûle zannettiğim hâlde, birden bütün gecede ma‘nevî i‘tirâz ve itâb gördüm. O arzumun hatâsını anladım. Hiç görmediğim bu tarz ma‘nevî itâbın üç sebebi var, başka vakit îzâh edilecek.

171

Bu otomobili alan beş kardeşimiz kat‘iyen bilsinler ki, değil beşinin bir otomobil sadaka ve ihsân ve hediye etmişler, belki onların hayırlı niyetleri cihetinde Risâle-i Nûr dâiresi hizmetinde her biri tam bir otomobil fiyatı kadar bir hediye bilfiil yapmışlar gibi ma‘nen kabûl edildiğine bana bir işâret ve kanâat var. Mâdem kardeşlerim, sizin hâlisâne bu hizmetiniz hakkınızda böyle makbûliyet var. Siz müteessir olmayınız. Beni de bu ma‘nevî itâbdan kurtarınız. Hem benim düstûr-u hayâtıma, hem Risâle-i Nûr’un sırr-ı ihlâsına gelmek ihtimâli bulunan zararı çabuk ta‘mîr ediniz.

Hem o otomobil burada kalmasın, en büyük hisseyi veren zâtın yanına gitsin. Üç ehemmiyetli sebebi îzâh ettiğim vakit, bu telâşımın hakîkatini anlarsınız. Zâten hem şuhûr-u selâse, hem üç ay mühim mecmûaların çıkmasına kadar, bütün dünya saltanatı verilse de bakmamaya mecbûrum. Şâyet otomobile verdiğiniz para tam çıkmasa, o noksânını alâ küllihâl ben her şeyimi satıp tekmîl etmeye karar verdim. Umûmunuza selâm. Hakkınızı bana helâl ediniz. Ben de sizi helâl ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

172

[405]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımızla hem şuhûr-u selâsenizi, hem Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarını Asâ-yı Mûsâ’nın mükemmeliyetiyle tebrîk ediyoruz. Ve yazanı ve yardımcılarını çok takdîr ve tahsîn ile Bârekallâh deriz ki, bu derece güzel ve sıhhatli çıkmasına muvaffak olmuşlar. Hatta bugün On Birinci Mes’ele’ye kadar altmış ikinci sahîfeye kadar baktım. Ma‘nâya zarar vermeyen, pek az sönük ve noktalardan başka, yalnız onuncu sahîfede altıncı satırda gaybı bildirmemektir yerinde, sehven bildirmektir yazılmış. Hem otuz sekizinci sahîfede yirminci satırda, on beş sene cezâda, sehven sene lafzı yazılmamış. Elli ikinci sahîfenin dokuzuncu satırında izzet-i Rabbâniye den evvel, sehven rahmiyet kelimesi de yazılmış. izzet kelimesinden evvelki rahmiyet sehivdir. Hem elli dördüncü sahîfede dokuzuncu satırda şerîat dersinden tevhîd dersine yerinde, sehven derecesine yazılmış. Elli yedide sekizinci satırda en büyük hakîkati, sehven noksân bırakılarak hakîkî yazılmış. Elli sekizde ikinci satırda bir mu‘cize-i ma‘neviye sönük çıkmıştır. Yüz yirmi dokuzuncu sahîfede sekizinci satırda isnâd edilmezse, sehven isnâd edilse yazılmış. Yüz otuz dokuzuncu sahîfede on altıncı satırda hârika muvâzeneleri var, sehven

173

muvâzları var yazılmış. Yüz altmış sekizinci sahîfede onuncu satırda takdîs etmek niyet edip, sehven takdîs edip niyet edip yazılmış.

208. sahîfesinde birinci satırında başında veya çirkinliğini, sehven nûn yazılmamış çirkinliği yazılmış. 218. sahîfesinin son satırında bizler bir insân-ı kâmil ismine, sehven öyle bir insan yazılmış. 224. sahîfede sekizinci satırda âyînesinde umûmî nûr, sehven nûr noksân kalmış. 225. sahîfede 6. satırda o makama müteaddid isti‘dâdlar yerinde, sehven müstaid olan isti‘dâdlar yazılmış. 241. sahîfe 4. satırda şimdi plânlar akîm kaldı, sehven akîm kaldı noksândır. 243. sahîfe 18. satırda ve ma‘rifet, sehven o ma‘rifet bir elif ziyâde. 246. sahîfe 12. satırda الكشفیات, sehven كشفیات yazılmış. 248. sahîfede 14. satır كَوَاهٖینْ lafzı sönüktür. 249. sahîfede 1. satırın başı عَلٰی یَدَیْهِ, sehven بَدَیْهِ yazılmış. 249. satırda كَمَالَاتِ عِبَادِهٖ, sehven عبادة yazılmış. Son satırında وعجزها ونقصها yerinde, نقضها yazılmış. Bir nokta ziyâdedir. İki yüz otuz dördüncü sahîfede on dokuzuncu satırda ma‘rifetlerinden mallarının kıymetini dahi bildikleri için yerinde, sehven masraflarından mallarının dahi kıymetini dahi bilmedikleri için yazılmış. Hem aynı satırda ulemânın arasında, sehven arkasında yazılmış.

Çok memnûn ve minnetdâr ve mesrûr kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç