EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

357

Dârü’l-fünûn Nûrcu talebeleri nâmına Mustafâ Ramazân’ın mekteplilere hitâben yazdığı bu parça Lâhika’ya girebilir.

(475)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Üstâdım, bu fıkrayı mü’min arkadaşlarıma söyledim.

Ey kendilerini asr-ı saâdette tahayyül ederek, huzûr-u Peygamberî’de asm bulunmak şerefini duymak isteyen hasretli gönüller ve huzûr-u Nebevî’de asm bulunmanın zevk ve şevkiyle neş’elenip aldıkları feyizle İslâmiyet yolunda ihlâsla can ve mallarını fedâ etmeye niyetlenen iyi niyet sâhibi ve Ehl-i Beyt’e muhabbetleri tam olan mü’min kardeşlerim Sizlere müjdeler olsun ki, eğer o Nebiyy-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hoşnûd etmek ve tahayyülüyle mütelezziz olduğunuz îmân ve Kur’ân yolundaki hizmeti isterseniz, aynen zamanımızda da bu kudsî hizmette tavzîf edilebilirsiniz. Yalnız o Nebiyy-i Zîşân’ın asm sizlere bırakmış olduğu en kudsî emâneti olan Kur’ân-ı Hakîm ve Ehl-i Beyt’e muhabbette kusur etmez ve emânetine tam sâhib çıkmak isterseniz, Risâle-i Nûr’a sarılınız.

Eğer sâdıklardan iseniz kendinizi göstermelisiniz. Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şefâatine mazhar olmak ve onu tam râzı etmek ve huzûruyla müşerref

358

olmanın zevkini tatmak isterseniz, Risâle-i Nûr’a sâhib olunuz. O sizleri tatmîne kâfîdir. Sakın, dikkat edin, emânete hıyânet edenlerden olmayasınız. Bu acîb zamanda Kur’ân ve îmân hakîkatlerinin neşrinde hizmet etmekten zevkli ve bu kudsî vazîfeden neş’eli ne olabilir

Bu garîp asırda bütün beşeriyet, ehl-i küfür ve ilhâdın en büyük temsîlcisinin tehdîdine ma‘rûz kalıyor ve kalacak. Bütün beşeriyet, bâhusûs ehl-i İslâm bir çatal yolun başında bulunuyor. Bütün beşeriyeti selâmet ve saâdete ulaştıracak, ancak İslâmiyet yolu olduğu yavaş yavaş tahakkuk ederek, beşer ukûlünü kabûle icbâr ediyor. Bu vaz‘iyet karşısında ehl-i İslâm’ın en büyük vazîfesi, en kudsî emânet olan Kur’ân-ı Kerîm ve onun ma‘nevî i‘câzının lem‘alarını temsîl eden Risâle-i Nûr’a tam sâhib çıkmasıdır. Bu sâyede ehl-i İslâm olan her ferd, en büyük düşmanı olan şimâlde gelen anarşist belâsının şahs-ı ma‘nevîsinin süflî hizmetkârlık zilletinden ve şerrinden kurtulup, Risâle-i Nûr’un hamiyetli, âlî-cenâb şahs-ı ma‘nevîsi olan bir mürşid-i a‘zamın izzetli şâkirdleri makamına yükselir. Vaktimiz dardır. Vaz‘iyetimiz çok nâziktir. Uyanalım artık, ey ehl-i îmân bu hâb-ı gafletten

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duâlarınıza çok muhtâç talebeniz, üniversiteli Nûrcu talebeleri nâmına Mustafâ Ramazânoğlu

359

[476]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

[Üstâdımızın Isparta’ya yazdığı mektûbudur.]

Sikke-i Gaybiye’nin fiyatı olarak elli Rehberi, nâşirlerinden parasını verdim, aldım. Sizlere gönderiyorum.

Hem o mübârek mecmûanın bir mübârek fiyatı olarak, bana hizmet eden ve şimdilik pek lüzûmu bulunmayan ve başkalarına da vermek istemediğim iki tencerem ve on beş sene giydiğim pamuklu entâri ve gāyet mübârek bir kitaba mukābil, bir çaydanlık ve yirmi dört seneden beri traşa hizmet eden bir ustura ve çok zamandan beri bana hizmet eden bir çarşaf, hazır Kılınç Alî’nin pederi ile Ahmed Râsih’in tahmîn ve tensîbiyle dokuzar lira tencere, dokuz lira çaydanlık, dokuz lira traş bıçağı, pamuklu entâri ve çarşaf ile iki el havlusu ve bir iç donu ile bir pamuklu gömlek fiyatı, yekûnü yüz yirmi beş lira tahmîn edilmiştir. Hazır olan zâtlar bu kıymeti takdîr ettiler. Ben daha az fiyat verdim, bu fiyat çoktur dedim. Umûma selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

360

[477]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk ve hizmet-i Kur’âniyede fa‘âl, Sebâtkâr Arkadaşlarım,

Evvelen: Bu sene hacc-ı ekber ma‘nâsını taşıyan leyâlî-i aşerenizi rûh u cânımızla tebrîk ederiz.

Sâniyen: Hem dâhilde, hem hâriçte nûrun fütûhâtı devam ediyor. Fakat gizli düşmanlarımız olan ehl-i dalâlet ve sefâhet, ehemmiyetsiz bazı hâdiselerle nûr talebelerine telâş vermeye ve habbeyi kubbe yapıp sarsıntı veriyorlar. Bugünlerde ekser kitablarım ve üç senelik muhâbere mektûblarım, husûsen Husrev’in yüz mektûbunu bir risâle yapmak için meydanda bulunan ehemmiyetli bir şâkirdin hânesine yakın, gecede bir vukūât oldu. Ondan istifâde ile o şâkirdin hânesini taharrî etmek yüzde doksan ihtimâl-i kavî varken, Cenâb-ı Hakk inâyetiyle ve hıfz ve himâyetiyle o hâneyi taharrîden kurtardı. Eğer sabahleyin sâfdil iki kardeşimize ciddî îkāz etmese idim ve kitab ve mektûbları oradan kaldırmasa idim, yine nûr dâiresi içinde büyükçe bir mes’ele olacaktı. O vukūaâtta bir nevi‘ siyâset kokusu da görünüyor. Gerçi inâyet-i İlâhiye bizi muhâfaza etti. Fakat bu sırada ki,

361

mecmûalar çıkıyor ve intişâr ediyor ve biz de pek çok sükûnete ve ihtiyâta mecbûr olduğumuz hâlde böyle heyecanlı bir hâdise, habbeyi kubbe yapan düşmanlarımız bize telâş ve sarsıntı verecekti. İnâyet-i İlâhiye o plânı da def‘etti, bizi muhâfaza etti. Fakat o hilâf-ı me’mûl birden bu hâdiseden rûhuma gelen heyecan ve ma‘nevî darbe ve nûr hizmetine ehemmiyetli zarar gelmek düşünmesiyle, hiç ömrümde görmediğim bir sıkıntı ve a‘sâbımda ma‘nevî yaralar açıldı. İhtiyârsız teessürât beni çok eziyordu. Birden Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn, kemâl-i merhametinden o teessürât-ı ma‘nevî yaralarıma tam bir merhem olarak çok fedâkâr Nûrî Benli’yi ve Kastamonu kahramanı Sâdık Bey’i ve İnebolu kahramanlarından İsmâîl’i tam bir merhem ve ilaç olarak ikinci gün gönderdi. Hem on beş seneden beri şehîd olmuş işittiğim ve dâimâ Ubeyd gibi şehîd talebelerim içinde ona duâ ettiğim, hem İşârâtü’l-İ‘câz’ı, hem Onuncu Söz’ü tab‘eden Molla Hamza hayâtta, Irâk’ta olduğunu ve nûrları aradığını, memlekete giden kardeşimiz Emîn’in mektûbunda o müjde, tamamıyla yaramı tedâvi etti. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun dedim. Umûm kardeşlerimize binler selâm ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

362

[478]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Leyâlî-i aşerenizi tebrîk ile beraber, size nûrun iki kerâmetini beyân ediyoruz. Şöyle ki: Bu sıralarda çok cihetlerde, husûsen makine ile nûrların inkişâfâtı, gizli düşman zındıkları şaşırttı. Cüz’î, fakat elîm bir tarzda bir plân ile, çok evhâma ve iftirâlara medâr olabilir bu hâdiseyi, bir bîçâre muhâkemesiz bir adamın vâsıtasıyla yaptırdılar ki, burada nûrun en mühim ve vazîfesi en ehemmiyetli bir şâkirdini, tam hânesinin yanında dört gülle ile, o bîçâre adam yaralanıyor. Doktor Yüzde yüz ölecektir diyor. O mecrûhun tarafında da‘vâ edecek resmî, gayr-ı resmî çok adamlar varken ve yüzde doksan o ehemmiyetli şâkirde isnâd etmek ve o vesîle ile hânesindeki bütün nûr risâlelerini ve mektûblarını taharrî bahânesiyle elde etmek yüzde doksan ihtimâli varken ve o vâsıta ile beni ve Nûrcuları alâkadâr etmek ve o ma‘sûm şâkirdi de acîb iftirâlarla lekedâr etmek esbâblar hazır olduğu hâlde, فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ sırrıyla yine inâyet-i İlâhiye imdâda yetişti. O adam tam yüzünden dört gülle yakından vurulduğu hâlde ölmedi. Ve hârika bir sûrette hiç bir şâhid bulunmadı. Hiç bir emâre bulunmadı.

363

O vurulan adam, ne mahkemeye, ne babasına, ne kardeşlerine, kim vurduğunu ısrâr ettikleri hâlde söylemedi, yani söylettirilmedi. Eğer söylese idi, habbeyi kubbe yapan münâfıklar, acîb iftirâlar edeceklerdi. Cenâb-ı Hakk, ihsân ve keremiyle nûrları ve Nûrcuları himâye edip, o hâdise ve o bombanın patlaması bize zarar vermedi. Fakat kanâatımız gelmiş ki, bu bir kerâmet-i nûriyedir. Hem o adam nûrların bir parçasını okuduğu cihetiyle, onun kerâmetiyle hayatını kurtardığı gibi, ondan aldığı cüz’î bir ders-i hakîkat hissiyle, o elîm vaz‘iyetinde ve inatçı tabiatında, yine nûrlara zarar gelmemek için susturuldu. Ne mahkemeye, ne akrabasına söylettirilmedi. Fakat benim yanıma bir def‘a geldiği ve istikāmete söz verdiği hâlde yanlış hareket ettiği için tokat yedi. Hatta ithâma ma‘rûz olabilir şâkirdin de, kemâl-i sadâkat ve ihlâs içinde bazı lâkaydlıkları yüzünden bir şefkat tokadı yediğini anladık.

Sâniyen: Husrev’in kalemi yazdığı Rehber’in zeyli ile beraber Mübârekler Pehlivânı Küçük Alî’nin re’yine havâledir. Çünkü nöbet ona gelmiş. O müsâade etse, Rehber takdîm edilebilir. Rehber’in âhirinde küçücük parçaları, meselâ siyah dut meyvesi, siz münâsib görseniz ilâve edersiniz.

Sâlisen: Bu sâlisen fıkrasını kaleme almaya izin verildi. Ben ta‘mîmine izin var zannıyla

364

yazdırdım. Fakat ihtâr edildi ki, şimdilik bu ta‘mîm ve neşredilmesin. Onun için çizdik.

Râbian: Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından üç kardeşimiz, sizin umûmunuzun nâmına leyâli-i mübârekemizi tebrîk için kabûl ettik. Ve size üç canlı mektûb olarak gönderdik. Karye-i İrfân’dan ehemmiyetli kardeşlerimizden Mehmed Âsân ile Hâfız Hasan o civâr talebeleri nâmına kabûl edildi. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(479)

Risâle-i Nûr talebelerinden birisi, garaz ve ithâm ve yalan olduğu meydanda olan bir bahâne ile mahkemeye sevkettirilmiş ve hiç bir suç delîli bulunmayıp, bilakis ma‘sûmiyeti sâbit olarak tahliye edilmişti. Muallimlik me’mûriyetinde zâhir bir kanunsuzluk ve âşikâr bir haksızlığa ma‘rûz kalması üzerine, baş vekâlete, maârif vekâletine ve devlet şûrâsına yazdığı istid‘ânın bir parçası aşağıya yazılmıştır.

Üstâdımız hastadır. Mahkeme ve sâir işlerle alâkadâr olamadığından hizmetinde bulunan biz nûr talebeleri, son zamanlardaki soruşturmalara ve bazı gazetelerin

365

tekrar cem‘iyetçilik ithâmını ileri sürmelerine karşı tam bir cevâb teşkîl eden ve ifâdesi alınan kırk nûr talebesinden birisinin ayn-ı hakîkat bu ifâdesini berây-ı ma‘lûmât ve medâr-ı ibret için gönderiyoruz. Münâsib olan resmî yerlere istid‘â sûretinde verilebilir.

Ben gizli bir cem‘iyet mensûbu olmadığım gibi, Risâle-i Nûr talebeleri de hiç bir cihetle gizli bir cem‘iyet değildirler. Risâle-i Nûr’un da çok fâideli bir eser olduğu, ehl-i ilim ve ehl-i îmânca tasdîk ve tahsîn edilmiştir. Evet, bu vatanda yüz binlerle Risâle-i Nûr talebesi vardır. Fakat tevehhüm edildiği gibi değildirler.

Şöyle ki: müellifinin beyânı vechiyle: Risâle-i Nûr, ma‘nevî hakîkatleri Kur’ân ve îmân ilimlerini Avrupa’nın fen ve felsefe ilimleriyle mezcederek, gāyet kuvvetli delîl ve burhânlarla aklen ve mantıken kat‘î isbat eden. ve hâl ve istikbâlin ilmî ve aklî ve fikrî ihtiyâçlarına cevâb verecek bir husûsiyet ve mâhiyette olan. ve tılsım-ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden. ve yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve âlem-i beşeriyet için yazılan. ve şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilaç ve zulümâtın tehâcümâtına ma‘rûz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi‘ bir nûr ve dalâlet vâdîlerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehberdir. Risâle-i Nûr, taklîdî îmânı tahkîkî îmâna çeviren. ve bu mübârek vatan ve kahraman milleti dinsizlikten

366

kurtaran. ve komünistliği kökünden kesen. Kur’ân-ı Kerîm’in bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi ve hakîkî bir tefsîri olan bir eser külliyâtıdır.

Gizli dîn düşmanları doğrudan doğruya değil de, birtakım evhâm ve bahânelerle taarruz ediyorlar. Bu taktikle ve bu vatan ve bu millete te’sîrli bir sûrette tahkîkî îmânı ders veren ve Kur’ân ve İslâmiyet hakîkatlerini isbat ederek yerleştiren Risâle-i Nûr’u ve talebelerini ve müellifini cem‘iyetçilikle ithâm yaygarası maskesi altında, adliyeyi ve hükûmeti ve erkânlarını evhâma düşürüp aleyhime geçirmeye çalışıyorlar. Yine Üstâdımız Bedîüzzamân beyân ediyor ki:

Risâle-i Nûr benim malım değil, Kur’ân’ın malıdır. Kur’ân’ın feyzinden gelmiştir. Hiç bir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden söküp atamayacaktır. Çünkü Risâle-i Nûr Kur’ân’a bağlıdır. Kur’ân ise arş-ı a‘zam’a bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atabilsin Risâle-i Nûr’la mübâreze edilmez ve Risâle-i Nûr mağlûp olmaz. Delîli ise, otuz senedir îmân hakîkatlerini güneş gibi gösterdiği ve en muannid dinsiz feylosofları da susturduğudur. Bu memlekete hüküm edenler onun kuvvetinden istifâde etmeleri gerektir.

Risâle-i Nûr, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nûrdur. Onu mağlûb edebilmek için, kâinâtı elinde tutacak bir kuvvet lâzımdır. Risâle-i Nûr dünyevî işlere âlet olamaz. Güneş gibi hakîkat-i îmâniye ve Kur’âniyenin yerdeki muvakkat

367

ışıkların câzibesine tâbi‘ ve âlet olmadığı gibi, Risâle-i Nûr, değil dünya ve siyâset cereyânlarına, kâinâta da âlet edilemez. Risâle-i Nûr’un vazîfesi ise, hayât-ı ebediyeyi mahveden ve hayât-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehre çeviren küfr-i mutlaka ve komünistlik ve dinsizliğe karşı îmânî olan hakîkatlerle, gāyet kat‘î delîllerle en mütemerrid zındık feylosofları da îmâna getiren burhânlarla Kur’ân’a hizmet etmektir.

Risâle-i Nûr talebeleri de Kur’ân-ı Kerîm’in şâkirdleri ve hizmetkârlarıdır. Onun içindir ki: Biz Risâle-i Nûr talebeleri ve Kur’ân hizmetkârları, sırf îmânî ve uhrevî derslerimiz olan Risâle-i Nûr’u ve hayatımızdan pek çok fazla sevdiğimiz dîn-i mübînimizi hiç bir şeye fedâ ve âlet edemeyiz ve bilfiil de öyleyiz. Geçen sene kat‘î berâetle netîcelenen İstanbul mahkemesinde de Bedîüzzamân ifadesinde demiştir ki: Biz ki beş yüz bin fedâkâr nûr talebesi, memleketin her tarafında âsâyiş ve emniyetin fahrî ve ma‘nevî muhâfızlarıyız.

Devr-i sâbıkta bize o kadar zâlimâne ihânetlerde bulundukları hâlde, biz aslâ hislerimize kapılmayarak, gönüllerde emniyet ve âsâyişi te’mîn yolunda, îmân ve Kur’ân’a hizmet yolunda, gafletle anarşiye sapanları fevzâ gayyâsından, yani birbirine karışarak fesâda düşmekten kurtarmak için bir an hâlî kalmadık. Bu delîlsiz bir iddiâ değildir. Bizim zulüm ve menfâ sâhalarımız olan altı vilâyetin altı zâbıta dâiresi ve mahkemeleri

368

uzun uzadıya tedkîkāt netîcesinde, emniyet ve âsâyişi ihlâl yolunda hiç bir vukūâtımızı kaydedememeleri isbat eder ki, Risâle-i Nûr mekteb-i irfânının talebeleri kalpler üzerinde işlerler. Emniyet ve âsâyişin hakîkî bekçisi olan îmân-ı tahkîkîyi kalplere, kafalara yerleştirirler. O îmân, sâhibini bütün fenâlıklardan men‘ederler.

Bizim îmân derslerimiz, anarşiye ve komünistliğe ve bozgunculuğa karşıdır. Cem‘iyetin nizâm ve intizâmını yıkmak ve bozmak isteyen komünist ve masonlara karşıdır. Memleketin bütün zâbıta dâirelerinden sorulsun, otuz senedir beş yüz bin nûr mekteb-i irfân talebesinden hiç birisinin olsun, âsâyiş ve emniyete, nizâm ve intizâma aykırı bir tek vukūâtı, bir tek cinâyeti var mıdır? Hayır, yoktur. Elbette olmayacaktır. Çünkü hepsinin kalp ve kafalarında âsâyişin en sağlam muhâfızı olan îmân bekçisi vardır.

İkincisi: Bütün dünyasıyla beraber tamam hayatını, hatta îcâb ederse âhiretini de dinine fedâ eden, otuz beş kırk senedir siyâseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o kadar incelemelerine rağmen hiç bir suç delîli bulunmayan, sekseni aşmış, kabir kapısına gelmiş, dünya metâından hiç bir şeye mâlik olmamış ve ehemmiyet de vermemiş bir adam hakkında dîni siyâsete âlet ediyor diyenler, yerden göğe kadar haksızdırlar ve insâfsızdırlar. Bizi böyle haksız isnâdlarla ithâm eden devr-i sâbıktaki gizli

369

dîn düşmanları şüphe yok ki, ya siyâseti dinsizliğe âlet etmek istediler. Veya bilerek, bilmeyerek bozuk fikirleri bu mübârek vatanda yerleştirmek gayretine düştüler. Nizâm ve intizâmı, maddî ma‘nevî âsâyiş ve emniyeti ihlâl eden bizler değil, asıl onlardı.

Hakîkî bir Müslüman, samîmî bir mü’min hiç bir zaman anarşiye, bozgunculuğa tarafdâr olmaz. Çünkü dinin şiddetle men‘ettiği şey, hiç bir hakkı tanımayan ve insanlık seciyelerini ve medeniyet esaslarını canavar hayvanlar seciyesine çeviren anarşiliktir ki, bunun âhirzamanda ye’cûc ve me’cûc komitesi olduğuna Kur’ân-ı Kerîm işâret buyurmaktadır. Yirmi sekiz sene böyle ezâ ve cefâlara rağmen biz hepsine tahammül ettik. O zulüm ve cefâların müsebbiblerine de hukūkumuzu helâl ederek, îmân ve Kur’ân’a hizmet yolunda devam ettik. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Yine Risâle-i Nûr müellifi Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin, 954 yılında Meclis-i Meb‘ûsân ve Hey’et-i Vükelâ’ya yazdığı bir şekvâsında Meclis-i Meb‘ûsân ve Hey’et-i Vükelâ’ya ehemmiyetli bir şekvâyı tazammun eden bir hasbihâldir başlıklı hasbihâl mektûbunda deniliyor ki:

Yirmi sekiz senedir yüz otuz kitabımda medâr-ı mes’ûliyet iki mes’eleden başka bulunmadığı ve o ikisine de kat‘î cevâb verildiği hâlde. ve intişâr eden altı yüz bin nûr nüshalarından hiç kimsenin zarar gördüğüne dâir hiç bir emâre bulunmadığı,

370

çok mahkemelerde o eserleri ve şâkirdlerini tedkîk ettikleri, yirmi üç mahkeme suç bulamıyoruz dedikleri. ve dört mahkemede bütün kitabların iâdesine kat‘î karar verdikleri. ve mahkeme-i temyîzde dört def‘a o berâeti tasdîk ettiği. ve dört emniyet dâiresinin aynı kitabları iâde ettikleri. ve ecnebî memleketlerinde, husûsen Âlem-i İslâm’da takdîr ve tahsîn ve teşekküre mazhar oldukları. ve dört seneden beri Afyon mahkemesi te’hîr edip şiddetli bir tedkîkten sonra iki def‘a kat‘î berâet verdiği hâlde, şimdi kat‘iyen haber aldık ki, en ziyâde Risâle-i Nûr’u toplayan bir iki mahkeme:

Kitablarda suç yok, iâde edeceğiz. Fakat neşretmesin : demişler. Ben de bu hükûmet-i İslâmiyenin büyüklerine beyân ediyorum ki: Risâle-i Nûr, îmân-ı billâh ve âhiret ve nübüvvet gibi erkân-ı îmâniyeyi en müannid dinsizlere karşı da isbat ettiği alâkadârlarca ma‘lûm olmuş iken, dünyada bu esaslara ilişecek hiç bir siyâset, hiç bir hükûmet olamaz. İşte o sırf îmânî ve Kur’ânî hakāikten hayât-ı ictimâiye-i İslâmiye ve beşeriyeyi mevzû‘ yapan, numâne için size takdîm ettiğimiz bu risâle gibi birkaç parça var. Eğer ehl-i siyâset vatanın ve hükûmetin ve milletin selâmeti için bu risâlenin hakîkatlerinin herkese kat‘î lüzûmu bulunduğunu tasdîk etmezlerse, onların hapislerine ve neşredilmemesine rızâ bulunabilir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç