
SAYFA 139
bazı bedbahtların maddî de gözlerine sokmak için ibrîz ile yani altın ile yazacaklar İnşâallâh bir gün onu da yazarlar. Cenâb-ı Hakk yazdırsın. Âmîn. Cenâb-ı Hakk bizleri dâimâ Risâle-i Nûr hizmetinde çalıştırsın. Âmîn âmîn âmîn.
Sava talebeleri nâmına Aczli kusûrlu talebeniz Marangoz Ahmed
[395]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim:
Evvelâ: Elifler kerâmetini gösteren Yirmi Dokuzuncu Söz ki, iki makamdır. İkinci Makamı, Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olan arabî ve İmâm-ı Alî’nin radiyallâhü anh bir cihette Âyetü’l-Kübrâ nâmını verdiği kıymetli bir Lem‘a’dır. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Makamı iken, müstakil risâle olmuş. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı’nın Üçüncü Esas’ının Birinci Mes’elesi’nin âhirinde diyor ki: Şu sözün ikinci makamının dördüncü اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde İlâ-âhir. Demek Yirmi Dokuzuncu Söz’ün te’lîf zamanında o risâle bunun ikinci makamı olacaktı. Sonra arabî ve ehemmiyetli olduğundan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olmuş.
SAYFA 140
Ben bu def‘a elif kerâmeti bulunmayan bir nüshayı tashîh ederken gördüm ki, bu söz hakîkaten Onuncu Söz’ün büyük kardeşidir. Gāyet kuvvetli ve metîn ve geniş hakîkatleri ihtivâ ediyor. Bu sözü pek kıymetdâr gördüm. Şimdi tenkît nazarıyla baktım, hiç bir yerini cerhedemedim. Yalnız Eski Saîd’in gāyet ince ve derin ve muhtasar fikirleri bu sözün esâslarında bulunduğundan, Yeni Saîd’in vuzûhlu ifâdesini müşkilleştirmiş. Hem eliflerin tevâfukātı nazar-ı dikkati kendine celbettiği için, ben de çok kardeşlerim gibi hakîkatlerine çok dikkat etmemiştim.
Sâniyen: Konyalı Sabrî’nin nûrlar hakkında fevkalâde fa‘âliyeti. ve son müfessir Hoca Vehbî Efendi'nin himmeti ve Abdüllatîf ve Hatîb Mahmûd ve Fethullûh, Recep, Zîver, Hasan, Rıf‘at, Nebî gibi kardeşlerimizin gayreti; ve Konya hocalarının müstesnâ bir sûrette nûrları takdîr etmeleri, nûr dâiresi hakkında büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Kardeşimiz Sabrî’nin sâdık bir rüyada, Zülfikār onu uçurumdan kurtarması ve elinde tutması işâret ediyor ki, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ bu zamanın uçurumlarından şâkirdlerini kurtaracaklar İnşâallâh.
Sâlisen: Kahraman Nazîf’in Zülfikār’ın tekmîlinden evvel yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı çıkarması ve eski hurûf bilmeyen muhtâç ve müştâklara yetiştirmesine ciddî
SAYFA 141
çalışması, hem o havâlîye karşı endişelerimi izâle etti, hem bizi çok memnûn eyledi. Bu def‘a numûne olarak gönderdiği yirmi iki sahîfenin her sahîfesini dinledim. Yalnız on ikinci sahîfenin ikinci satırında serveti kuvveti yerinde, sehven bir lâm ziyâde edip servetli kuvvetli yazmış. O da zararı yok.
On dördüncü sahîfenin 15 ve 17. satırlarında muallim yerinde, sehven müellim yazılmış. 24. sahîfenin yirmi sekizinci satırında yüzer hikmetler yerinde, sehven güzel hikmetler yazılmış. Yirmi altıncı sahîfenin yirmi beşinci satırında zemînin yüz bin milyarlar yerinde, sehven zemîn yüzünün milyarlar yazılmış. Yirmi yedinci sahîfenin dokuzuncu satırında yeni hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yazılmış, doğrudur. Üzerine eski hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yerinde هُوَ الْاٰخِرُ yazılmış, sehivdir. Kahraman ve dikkatli Nazîf ve yardımcılarına binler بارك اللّە ve وَفَّقَكُمُ اللّهْ deriz. Asâ-yı Mûsâ yeni hurâfla tamam olduğu dakîkada, cildleyip yirmi nüshası İstanbul vâsıtasıyla gönderilsin.
Râbian: Kastamonu’nun gāyet hâlis ve ciddî ve sebâtkâr Nûrcu hemşîrelerimizden gāyet şefkatkârâne ve fedâkârâne mektûblarını aldım. Hanımlar tâifesinde çok Âsiyeler çıkacağına bize kanâat verdi.
SAYFA 142
Hâmisen: Nûrların birinci medresesi olan ve ben rûhen çok alâkadâr olduğum Barla’nın ehemmiyetli genç şâkirdlerinden, aynen Denizli’den bana gelen Ahmed, Mehmed gibi bir Ahmed ve bir Mehmed buraya geldiler ki, o eski zamanda en ziyâde alâkadâr olduğum ve bana sekiz sene sadâkatle hizmet eden Muhâcir Hâfız Ahmed ve Mustafâ Çavuş hesabına, merhûm Mustafâ Çavuş’un mahdûmu Ahmed, merhûm pederi hesabına. ve Berber Mehmed ise, kayınpederi merhûm Muhâcir Hâfız Ahmed bedeline ve Barla’daki nûr şâkirdleri nâmına yanıma geldiler. Hakîkaten ben Barla’ya ve o zamana gitmiş kadar sevindim. Mâşâallâh Barla birinci Medrese-i Nûriye olduğunu hissetmeye başlamış. Ciddî bir intibâh, bir alâkadârlık gösteriliyor. Hatta eskiden Onuncu Söz’ü tab‘eden Hacı Bekir, benim orada oturduğum odayı, her bir masrafını deruhde edip, satmaktan men‘etmiş. Nûr şâkirdlerinin bir misâfirhânesi hükmünde muhâfaza edilmesini Barla’ya haber göndermiş.
Nûr santrali kardeşimiz Hoca Sabrî’nin, eskiden beri onun gibi Nûrcu refîkasının ve mübârek mahdûmu Nûreddîn’in küçük mektûblarını aldım. Cenâb-ı Hakk, onlara sıhhat ve âfiyet ve saâdet ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize çok selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 143
[396]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hadsiz şükür olsun ki, Asâ-yı Mûsâ’nın çıkmasına mânialar sed çekemediler. Hakîkaten Medresetü’z-Zehrâ’nın Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’dan beşer yüz tane meyve vermesiyle, istikbâlin ve Âlem-i İslâm’ın tebrîklerini ve rûhânîlerin alkışlamasını kazanıyor ve kazanacak. Hem o mahsûlün her bir nüshası, şimdiye kadar el ile yazılan ve çok tashîhlere muhtâç nüshalara birer sağlam me’haz ve benim bedelime tam tashîhe medâr olurlar. Bu cihette ben çok memnûnum, minnetdârım. Çünkü çok acîb yanlışlar nüshalarda bulunuyor. Şimdi tashîh noktasında beş yüz Saîd hükmüne geçtiler.
Sâniyen: Hulûsî-i Sânî, nûr santrali Sabrî’nin eskiden beri nûr cihetinde bir arkadaşı Kuzca Hatîbi Hüseyin Hoca’nın mektûbunda, Sabrî kardeşimizle yanıma gelmek arzusu var. Hem yağmursuzluktan şekvâsı var. Ben o kardeşlerimizin bu arzularını bilfiil gelmiş gibi kabûl ediyorum. Ben onlardan ziyâde görüşmek isterim. Fakat makine ile dört mecmûa çıkıncaya kadar ziyâde ihtiyâta mecbûriyetim var. Hâriçten gelenlerle görüşmem, nazar-ı dikkati celbetmemek için, görüşmemek muvâfıktır.
SAYFA 144
Gariptir ki, müstesnâ olarak her tarafta yağmura ihtiyâç var iken, bu Emirdağı’na mahsûs şiddetli bir yağmur ve emsâli görülmemiş fındık kadar taneleri büyük ve ekinlere çok fâideli bir dolu geldi. Şimdi yanımda iki Nûrcu kardeşler diyorlar ki: Hem Mu‘cizâtlı Kur’ân’ın gelmesi ve Afyon’dan bir nüsha Zülfikār’ın müsâderesi münâsebetiyle ehemmiyetli bir hücûm beklenirken, takdîr ile emniyet müdürü tarafından okunması ve üçü, İsmâîl nâmında üç ehemmiyetli me’mûrun, aynı vakitte nûrlara tam şâkird ve nâşir olmaları, bu yağmura vesîle oldu. Çünkü, şimdiye kadar çok tecrübelerle Risâle-i Nûr’un serbest intişârı ile belâların ref‘i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sâbit olmuş. Hatta mahkemede isbat edilmiş. Anlaşılıyor ki, bu bahar fırtınasında iki hâricî, iki dâhilî dört cereyân, her biri bir maksada göre Nûrcuların şevkîne ve sa‘ylerine ilişmek ve yüzlerini dünyaya ve siyâsete çevirmek istemelerinden kuraklık başladı. İnşâallâh yakında ref‘ olur.
Sâlisen: Üniversitenin küçük kahramanlarından Yûsuf Ziyâ ile Mustafâ Ramazân’ın mektûblarını Lâhika’ya girmek için leffen gönderiyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 145
[397]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Kıymetli mektûbunuzu aldık. Çok memnûn ve mesrûr olduk. İsterdik ki dâimâ bir arada olalım. Muhabbetine doyum olmayan meclislerinizde bulunalım. Kur’ân-ı Kerîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen Risâle-i Nûr’u ile, kararmış kalbleri aydınlatan. vesveseye mübtelâ olup da fânîlerden âh çeken ma‘sûmlara müdhiş, sarsılmaz bir istinâdgâh olan. dindârlara karşı müstehzî tavır takınarak, onları medenî hayâta Hâşiyealıştırmakla onlara iyilik yapacaklarını zannedenlere karşı, îmânın nûru ile karşı koyduran Üstâdımız hazretleri İşte mektûblarınızı alınca bu bir arada bulunmak muhabbeti canlanıyor. Ve kısmen teselli oluyoruz.
SAYFA 146
Acaba müşfik Üstâdımız ve Risâle-i Nûr olmasa idi, dağdağalı on dördüncü asır dünyasında nasıl yaşayacaktık, diye bazen hâtırımıza geliyor. Böyle bir hâl bizi ağlatıyor, yüreğimizi yakıyor. Emân bize Risâle-i Nûrumuzu ihsân eden Allâh’ımıza hamdolsun, dedirterek Risâle-i Nûr’suz bir dünyadan Risâle-i Nûr’lu bir dünyaya fikir ve rûhumuzu sevinç içinde naklediyoruz.
Sevgili Üstâdım Başınızı ağrıttığım için kusurlarımızı affedin. Mektûbuma burada son verirken mübârek el ve ayaklarınızdan öper duâlarınızı beklerim. Ayrıca yüksek ticâret mektebinde Risâle-i Nûr’a alâka gösteren Kemâl Koca da ellerinizden öper. Duâ ve himmetlerinizi çok bekliyorum Efendim.
Risâle-i Nûr’un çok günâhkâr duâya muhtâç âciz bir talebeniz Yûsuf Ziyâ
[398]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Risâle-i Nûr’un bir ihbâr-ı gaybîyesi ki, Sûre-i Fil’in nükte-i i‘câziye-i gaybiyesinin bir lem‘asıdır.
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün târih-i beşeriyede kat‘iyen mislî görülmemiş ve Kavm-i Lût’un başına
SAYFA 147
yağan semâvî taşlardan daha müdhiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i îmânı ve ma‘sûmları edyân-ı semâviye ve kavânîn-i İlâhiye hâricine dehşetli vâsıtalarla sevkeden bir memleketi semâvî taşlarla tokatlamasının bir mukaddimesi olarak, Resmî Gazetelerin kat‘î haber verdikleri bir hâdise-i semâviyeyi, âdetime muhâlif olarak bir nûr şâkirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havâdislerini merâk etmedim. Fakat bu taşlar, Risâle-i Nûr’un dinsizlere ma‘nevî tokatlarını temsîl ettiği cihetinde ve beş altı sene evvel ondan haber verdiği için o şâkirde dedim: Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkîk et. O tahkîk etti, geldi. Diyor ki: Bu baharda Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemîn yüzünde hiç emsâli görülmeyen büyüklükte semâvî taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki bütün ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husûle getirmiştir. Tedkîk edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler karışık olarak mîzânsız bulunmaktadır.
İşte Resmî Gazetelerin kat‘î verdikleri bu haber, altı sene evvel Risâle-i Nûr, 1360 sene evvel Sûre-i Fil’in mu‘cizâne تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümlesi ile, 1359 tarihinde dünyayı dine tercîh eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi‘ medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbîl kuşları gibi semâvî tayyârelerden bombalar
SAYFA 148
başlarına inecek ve semâvî taşlar yağdırmasına mukaddimesi olacak diye haber veriyor. Ve فٖی تَضْلٖیلٍ aynen 1360 tarihini gösterip, dalâletin cezâsı olarak Kavm-i Lût’un başına gelen ahcâr-ı semâviyeyi andıran semâvî taşlar, o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdîd ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un Sûre-i Fil nüktesine âit beyânâtı içinde hâşiyeli bu cümle var: Evet, bu tokatlardan pür-şer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye başlarına yağacağını, bu sûre bir ma‘nâ-yı işârî ile tehdîd eder.
İşte bu fıkra, doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var:
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semâvî taşlar bir iki karış oldukları hâlde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semâvâtın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir. Ve Sûre-i Fil, mu‘cizâne ona bakması ve onun tefsîri ona işâret etmesi hakîkattir. O hâdisenin o ihbâra liyâkati var. Çünkü emsâlsizdir.
İkinci Emâresi: Bütün zemîn yüzünü ve nev‘-i beşeri tehdîd eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri hâlde, bir iki aydır bu acîb dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şa‘şaalandırmamaya çalışmışlar.
SAYFA 149
Sâniyen: Yeni çıkan Asâ-yı Mûsâ’nın en âhirinde, Husrev’e ve yardımcılarına olan husûsî duâ ki, Zülfikār’ın en âhirinde yazılmıştır, aynen o duâ Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazılsın. Yalnız Zülfikār hurûfu yerine, Asâ-yı Mûsâ hurûfu, Zülfikār kelimesi yerine Asâ-yı Mûsâ yazılsın. Hem Nazîf ve yardımcıları dahi aynı duâyı Husrev kelimesi yerinde, Nazîf olarak yeni harfle çıkardıkları Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazsınlar.
Sâlisen: Bana çok lüzûmu bulunan ve etraftan bazen istenilen Zülfikār nüshalarından beş on Zülfikār’ı benim için husûsî bir yere ayrı bırakınız. Sonra bir müsâid vakitte bana gönderiniz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve bugünkü Hıdırellez olan bayram-ı âmmenizi tebrîk ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta fakat memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(399)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Asâ-yı Mûsâ’nın hitâmıyla beraber üç ehemmiyetli mecmûalar güzel ve sıhhatli bir sûrette yazılmaya başlanmış. Cenâb-ı Hakk
SAYFA 150
bunların hitâmına kadar muvaffakiyet sıhhat ve selâmet ihsân eylesin. Âmîn. Gönderilen üç sahîfede yalnız arabî münâcâtta iki hareke, bir harften başka sehiv yok. Harekenin birisi تِلْكَ الْاُمُورُ sehven تِلْكَ الْاُمُورِ yazılmış. İkinci hareke بَیْتُ الْوَحْدَةِ sehven بَیْتَ الْوَحْدَةِ yazılmış. Harf ise اِعْتِیَادَتًا yerine sehven ة noksân bırakılmış, اِعْتِیَادًا yazılmış. Fakat bu üç kahramanların numûne gönderdikleri üç sahîfe, o sahîfelere kadar makine ile yazılmış mı, merâk ediyorum. Hem makine üçüne kâfî gelir mi?
İnşâallâh Sirâcü’n-Nûr, Asâ-yı Mûsâ arkasında parlak fütûhâtı olacak. Ve Sikke-i Gaybiye, Tılsım ve Lem‘alar Mecmûası’yla i‘câzkârâne gaybî imzayı en muannidlere de tasdîk ettirecek. İnşâallâh.
Sâniyen: Fa‘âl, sarsılmaz Isparta Hulûsî’si büyük Re’fet’in seyyidler hakkındaki suâlinin cevâbını bu dakîkada pek ziyâde meşgūliyetime binâen yine ona havâle ediyorum. İnşâallâh bir müsâit zamanda, belki cevâb verilecek. O gayretli ve te’sîrli kardeşim hakkımızda sırlı on üç rakamıyla ve mübârek mahdûmu Bedrî ile de Zülfikār’ın neşrine ciddî gayreti, nûrun ehemmiyetli bir rüknünün vazîfesini yapmasına delîldir. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Âmîn.
Sâlisen: Denizli’nin çok ehemmiyetli ve risâleleri elime yetiştiren ve sâdıkāne kıymetdâr hizmet eden ve pederi Şeyh Hâcı Saîd’le hâslar içine nûr dâiresi içinde
SAYFA 151
bulunan Hâfız Mustafâ’nın kısacık bana yazdığı bir mektûbu, onun vaz‘iyeti hakkındaki merâklarımı izâle etti. O zât az zamanda çok kıymetdâr iş gördü. Hâkim-i Âdil ve mübârek hey’etiyle dâimâ duâdadırlar, unutulmuyorlar. Onlara pek çok selâm ederim. Onlara minnetdârım.
Râbian: Merâk etmeyiniz. Belki bunda da bir hayır var ki, beş on gündür pek sıkıntılı, hem uykuyu men‘eden, hem iştihâyı kesen bir râhatsızlık kışdaki tesemmümden bâkî kalan hastalığa ilâve olmuş. Belki de ondan çıkmış. Dört günde yirmi dirhem ekmek yiyemediğim hâlde, Cenâb-ı Hakk’a şükür olsun ki, sâir işlerime muhâlif olarak müstesnâ bir sûrette tashîhât-ı nûriyeye zarar vermiyor. Ve husûsî evrâdımı terk etmeye mecbûr etmiyor. Şimdiye kadar tecrübelerle kanâatimiz gelmiş ki, böyle sıkıntıların altında büyük hayırlar var. Ben mesrûrum, müteessir olmuyorum. Siz de duâ ediniz, fakat müteessir olmayınız. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Asâ-yı Mûsâ’nın fiyatı tensîb ettiğiniz on banknot münâsiptir. Fakat Asâ-yı Mûsâ’da on bir rakamı ehemmiyeti var. On bir mes’ele, on bir Hüccet-i Îmâniye on bir banknota tevâfuk etmek hâtırı için, bir kısmını on bir banknot fiyatla vermekle bu latîf tevâfuku hâtırlamaktır.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 152
(400)
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی
وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللّٰهِ
Azîz ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım,
Haddimin pek çok fevkinde teveccühlerini hâvî emîrnâme-i Üstâdânelerini şükrânla aldım. Hürmetle, dikkatle ve defaâtle okudum. Dedim: Ey nefis, sen sakın medhediliyorsun sanma İhtiyârsız nûrlu hizmette istihdâmın, mahzâ lütf-u İlâhîdir. Bu mazhariyetten dolayı tebrîk edildiğini anla ve şükret. Hem sen bir talebesin. Talebenin vazîfesi, üstâdının emirlerini kayıtsız ve şartsız dinlemek ve yapmaktır. Hem talebenin üstâddan matlûbu duâdır, rızâdır. Şefkate nâiliyettir. İhtiyârsız bu nûrlu hizmette teklîf olunan vazîfeyi iyi niyetle, Üstâdın duâsını celb edecek tarzda inâyet-i Rabbâniye ile yapabilen talebenin ücreti peşinen verilmiştir. Çünkü hâdim ne kadar âdî ise de, hizmet o derece âlî ve nûrludur. O hâdimin böyle nûrlu vazîfede bulundurulması bir inâyet-i gaybiye eseridir. Ve nihâyetsiz şükre vesîledir. Bu çok nûrlu hizmete iştirâk edenler Hizbullâh denilen Hizb-i Kur’ânî’dir. Ferdleri bir geminin mürettebâtı ve tâifeleri bir makinenin âlâtı ve çarkları ve bir fabrikanın teferruâtı ve tezgâhtârıdırlar. Her sâat başı kaptanın, baş makinistin ve fabrika müdürünün şu irâdesi duyuluyor: