EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

1

[353]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Kastamonu’da sekiz sene mübârek mahdûmu ve merhûm refîkasıyla Risâle-i Nûr’a fevkalâde bir sadâkatla çalışan ve kalemiyle Risâle-i Nûr’a çok hizmet eden ve çokları nûr dâiresine getiren ve hapishânede kendi gibi kahramanlardan olan Sâdık Bey’le hem istirâhatıma, hem nûr şâkirdlerinin tesânüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzî ve Emîn ve İhsân ve Ahmedler gibi hâs kardeşlerimizle, yine Kastamonu’da nûrlara hizmet eden Küçük Şeyh nâmında Hilmî Bey bana mektûbunda, Nûrcu olan refîkasının vefâtını bildiriyor. O merhûme hakkında medâr-ı şükrândır ki, bir iki aydır, duâlarımda Zehrâlar dediğim vakit, Hacerler de derdim. İçinde o merhûmeyi de niyet ediyordum. Vefâtını bilmiyordum. Cenâb-ı Hak ona binler rahmet eylesin ve akrabasına sabr-ı cemîl ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: Zülfikār’daki gāyet şirin yazısı, gāyet haşmetli tarzı ve pek az yanlışları, onu yazan ve çıkarana hârika bir yâdigâr-ı ebedîdir. Husrev’in, çok az ve ehemmiyetsiz yanlışlarını çok görmesi ve kendini kusûrlu bilmesi, onun kemâline ve tevâzuuna delîldir. Evet, cetveldeki yanlışları bir kısmı makineye âittir,

2

husûsen sönük kısmında. Bir kısmı da me’haz olan nüshalara âittir. Pek az bir kısmı, hem ma‘nâsını bozmayan ehemmiyetsiz sehivler Husrev’e âit olabilir. O sehivden mahcûbiyet değil, bilakis bu azîm eserde pek az sehiv büyük bir hünerdir. Hem ben, sabırsızlıkla bu sıhhatli ve dikkatli kalemin çabuk Asâ-yı Mûsâ’yı da yazıp makine kahramânlarına versin, çıksın, bizi çok zahmetli tashîhâttan kurtarıp o nüshalar bizim bedelimize her yerde tashîhâta me’haz ve medâr olsun diye bekliyorum.

Sâlisen: Risâle-i Nûr dâiresinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka sâir hocalara, bugünlerde tashîhât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü Arabî okumayan nûr şâkirdlerinin fedâkârları, Arabî bilmemesinden sehivler, hatâlar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim: Ey insafsızlar Neden hem vazîfeniz, hem medresenin mahsûlü, hem size farz-ı ayn gibi lüzûmu bulunan bu hizmet-i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz? Belki de sizin lâkaytlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmâm-ı Alî’nin ra âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedâr oluyorsunuz diye dehşetli bir i‘tirâz kalbe gelirken, birden kalbini bozmayan hocaları müdâfaa etmek için üç ma‘nâ ihtâr edildi:

3

Birincisi Resmen iki büyük merkezde, iki hey’et-i ilmiye, beyânı münâsib olmayan çok esbâba binâen, her vesîle ile, hoca kısımlarının Risâle-i Nûr’dan çekilmeleri için çok vâsıtaları isti‘mâl ediyorlar. Me’mûriyet gibi derd-i maîşet belâsıyla bîçâre hocaları dâirelerine çekip, nûrlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçâre hocalar, nûrların kıymetini bilmiyorlar değil, belki derd-i maîşet veyâhûd o hey’et-i ulemâdaki büyük hocalara i‘timâd edip ve kendi tahsîl ettiği ilm-i dînî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayt kalıp, ruhsâtla amel etmeye kendine fetvâ buluyor.

İkinci Ma‘nâ Bu kadar dehşetli bir hücûm ve tazyîke ma‘rûz kalan Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini, evhâm yüzünden, güyâ Menemen ve Şeyh Saîd vâkıaları gibi bir hâdisenin ihtimâli var diye iki def‘a imhâ için, hem perde altında eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kanun ve idare ve siyâset cihetinde merhametsiz bir sûrette bazı erkân-ı hükûmetin bizi iki def‘a hapis ve ithâm etmesi ve resmî ve gayr-ı resmî propagandalarla herkesi bizden ve nûrlardan ürkütmesiyle, elbette hassâs ve bir derece zayıf hocalara ehemmiyetli bir korku verip bir ma‘zeret olur. Onun için, ekseriyet değil, belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, nûrlar dâiresine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.

4

Üçüncü Ma‘nâ Şimdilik te’hîr edildi. Meselâ, bazı hocalar, minâre kadar yüksek bir adamı, hem alnında zâhir okunacak bir yazı bulunacak, hem birden eli bir su ile delinecek gibi hakîkatin perdesi olan teşbîhleri hakîkat zannetmek bahânesiyle, nûrun bazı ihbârât-ı gaybiyesi, sathî nazarlarına muvâfık gelmiyor, ona daha yanaşmıyor.

Râbian: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risâle-i Nûr’da, nokta-i istinâd olarak avâm-ı mü’minînin en ziyâde muhtâç oldukları ve nûrda buldukları öyle bir hakîkat ki, hiç bir şeye âlet olmayacak ve hiç bir garaz ve maksad içine girmeyecek ve hiç bir şüphe ve vesveseye meydan vermeyecek ve hiç bir düşman ona bahâne bulup çürütmeyecek ve yalnız hak ve hakîkat için ona çalışanlar bulunacak, dünya maksadları ona karışmayacak. Tâ ki, uzakta olan ehl-i îmân, o hakîkate ve sâdık nâşirlerine tam i‘timâd edip îmânlarını, zındıkların ve dinsizlerin, dîn aleyhindeki dehşetli feylesofların i‘tirâzlarından ve inkârlarından kurtarsınlar.

Evet, o ehl-i îmân, lisân-ı hâl ile diyecek ki: Mâdem bu hakîkati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve i‘tirâz edemiyorlar. ve şâkirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiç bir maksad taşımıyorlar. elbette o hakîkat, ayn-ı hak ve

5

mahz-ı hakîkattir diye bin burhân kadar bir delîl hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır. Ve İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mı var? Diye daha evhâma düşmeyecekler.

Hâmisen: İki def‘adır, himmeti uzun, eli kısa Abdurrahmân Salâhaddîn, Asâ-yı Mûsâ’yı ve Zülfikār’ın bir kısmını Câmiü'l-Ezher’e göndermek istemiş, hilâf-ı me’mûl olarak, o lüzûmlu ve ehemmiyetli yere bazı esbâba binâen gitmemiş. اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ kāidesince, belki ben o iki nüshaya bakmadığım ve tashîh edemediğim için, o inceden inceye her şeyi tedkîk eden ulemâ hey’etine, tam bir tashîh gördükten sonra, hem tam Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ beraber olarak gitmek münâsibdir diye kalbime geldi. Belki ehemmiyetli ve ulemânın i‘tirâzını celbedecek sehivler içinde var. Onun için o iki risâleyi Salâhaddîn bana göndersin ki, ben bakacağım. Sonra İnşâallâh hem tam Zülfikār’ı, hem Asâ-yı Mûsâ ile, hem Tılsım Mecmûası ile, hem ehemmiyetli bir beyânnâme ile beraber göndereceğiz.

Sâdisen: Sadâkati, ihlâsı, gayreti, ihtiyâtından pek ziyâde olan hâs ve fa‘âl kardeşimiz Mustafâ Usman, kanâat etmeyerek Isparta tarîkinin fevkinde Emirdağ ile dahi muhâberesi nazar-ı dikkati celbetmiş ki, o mektûbunda yazıyor: Emirdağı’ndan gelen bir mektûbumuzu açmıştılar. Her ne ise, ehemmiyeti yok. Fakat

6

İhtiyât etmek lâzımdır. O ve çok fedâkâr arkadaşları hakîkaten Risâle-i Nûr’a pek büyük bir ciddiyet ve iştiyâk ile çalışıyorlar. Mektûbunda isimleri bulunan o kahramanlara çok selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ve hizmetlerini tebrîk ederiz.

Sâbian: Üstâdlarımdan birisi olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin kuddise sırruhû mensûblarından olduğu anlaşılan eczacı Hâcı Abdüllatîf’in mektûbundan anlaşılıyor ki, bilerek, tam takdîr ederek nûrlara hizmet edecektir. Zâten ben bekliyordum ki, Mevlevîlerden bazı nûr kahramanları çıksın. İnşâallâh birisi bu olacak. Çok selâm ederim. Husûsî mektûb yazmaya hâlim müsâade etmediği için gücenmesinler. Orada, Sabrî ve mahdûmları ve nûr şâkirdlerine ve başta Hoca Vehbî Hazretleri olarak hocalarına çok selâm ederiz ve duâlarını bekleriz. Hâşiye

Umûm kardeşler ve hemşîrelerime binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta fakat memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

7

(354)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Dokuz Zülfikār’la iki el yazısı Zülfikār emânetlerini aldık. Şehîd Hâfız Alî’nin Rüştü’sü ve bir vârisi ve mübârekler hey’etinin fa‘âl nûr nâşiri Hâfız Mustafâ’nın cem‘iyetli, benim merâk ettiğim noktaları ve benim hoşuma gidecek çok maddeleri beyân eden güzel mektûbunu sandık içinde bulduk, bin Mâşâallâh ve Bârekallâh dedik.

Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’u tezyîn eden fıkralarıyla çokları nûrlara dâhil eden kardeşimiz Sabrî’nin güzel ve uzun bir mektûbunu da içinde bulduk. Ma‘sûmların kahramanlarından mahdûmu Nûreddîn’in Hâfız Mustafâ ile ve nûrların nâşirleri iki Alî ile ve Osmân ve Abdurrahmân gibi arkadaşlarının selâmlarına mukābil çok selâm ve duâ ediyoruz. Sabrî’nin güzel mektûbu ve İnebolulu Küçük İbrâhîm’in güzel mektûbunu da kısmen Lâhika’ya geçmek üzere leffen gönderildi. Sabrî’nin mektûbunda Barlalı Hakkı Efendi’nin, Şem‘î’nin kalemiyle nûrlara başlamaları beni çok mesrûr eyledi. Nûrun birinci medresesinde Hakkılar birincilerdendi.

8

Sâniyen: Safranbolu kahramanlarından ve üç ehemmiyetli Mustafâ’nın sinnen en küçüğü Mustafâ Oruç’un pederi ile beraber sarsılmaz bir fedâkârlıkla Risâle-i Nûr’a çalışacaklarını gösteren güzel bir mektûbunu da aldım. Hakîkaten Safranbolu birdenbire aynı Denizli gibi az bir zamanda ayrı ayrı hâsiyette küçük büyük çok fedâkâr Hasan Feyzîleri yetiştirmeye başlamış. Cenâb-ı Hakk emsâlini çoğaltsın. Ve onları muvaffak etsin Âmîn

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûma binler selâm eden hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya.

(355)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا

Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,

Hem daavât-ı mübârekelerini niyâz, hem teveccühât-ı fâzılânelerinin bekāsını hâsseten istirhâm eylerim.

Kardeşim Süleymân Efendi ile birlikte esâs-ı menbau’n-nûr olan Barla, nûr fabrikası fa‘âl ve cevvâl tâhirler merkezi, mübârekler harmanı, Medresetü’z-Zehrâ, sâflar köyü,

9

gül fabrikası gayyûr fedâkâr erkân ve efrâdı kâffesine berây-ı teblîğ me’mûr olduğumuz selâm ve duâyı bihamdihî ve’l-minne îfâya muvaffak olduk.

O seyâhatte gördüğüm, görüştüğüm, zevât-ı muhlise ve eşhâs-ı mübâreke aralarında pek âciz ve çok kusûrlu kendimi gördüm. Rûhen müteellim, vicdânen muazzeb oldum. Sonra gönlüme medâr-ı teselli aşağıdaki cümleler hutûr etti. Dedim: Mâdem o erkân-ı mümtâzeye az çok mensûbiyetim ve alâkam ve muhabbetim var. Ve اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ beşâret-i Nebevîyesi asm sırrıyla şirket-i ma‘neviye cihetinden İnşâallâh müstefîd olurum. Mahrûm kalmam, düşünceleri en büyük bâis-i tesellî ve sebeb-i sürûrum oldu. Şu umûr-u Hayriye ve hizmet-i kudsiyeye sâir kardeşlerim derecesinde edâ-yı hizmet edemediğimden çok mahcûb ve me‘yûsum.

Ezcümle, nûr fabrikasının her türlü taarruz ve tecâvüzlere göğüs gererek cansipârâne lâyık-ı takdîr ve tebrîk mesaî-i azimkârânesi, mûcib-i şükür ve sezâvâr-ı şükrandır. جَزَاهُمُ اللّٰهُ تَعَالٰی مَعَ اَمْثَا لِهِمْ خَیْرًا كَثٖیرًا وَاَعْطَاهُمْ فِی الْفِرْدَوْسِ مُلْكًا كَبٖیرًا اٰمٖینَ. بِحُرْمَةِ فَخْرِ الْمُرْسَلٖینَ duâsına devam ediyorum. Sâlifü’z-zikr ihvânıma gıbtakârâne avdet ederken me’yûs ihvânımdan kalbime hitâben dedim: Umûm ümmetin her an اَلْاَمَانْ اَلْاَمَانْ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ diye diye istiâze ve istiâne edegeldikleri zaman, bu zaman değil mi? Mâdem o ihâfeli devre düşmüşüz, zararlı ve hatarlı işlerin neresinden ihtirâz ile ictinâb müyesser olsa, küllî hayır ve

10

a‘zamî kârdır. Şu müz‘ic devirde zulümât bulutları her tarafı sarmış, hak ve hakîkat perde-i kesâfette kalmış. Ehl-i hak pek muztar bir hâlde bunalmış. Mâlikü’l-mülk de icrââtını sa‘y ve amel kanunları uhde ve tatbîkine salmış. Rahmeten-li’l-âlemîn olan Habîb-i Zîşân’ını asm bile aynı kayıt ve kanuna tâbi‘ kılmış. Kâffe-i enbiya ve evliyâ ve asfiyâ ve sulehâ, terfî-i derecâta böyle yol bulmuş. Gāye-i kemâl ve nokta-i hedeflerine öyle vâsıl olmuşlar. Tarîk-i hakîkat ve menzil-i hidâyete bundan başka yol yokmuş.

Evet, فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ cümle-i mübeşşeresiyle şerefvâr ve beşâret-i Nebeviyenin asm pek mühim ve hayâtdârâne beyânât-ı ezeliyelerinin tam sırrı zâhir olmuş. Şu hakîkatin ehemmiyeti ise, bu bâbda mev‘ûd pek büyük fiyat ve kıymetle bilinmiş. Şu sadeddeki cümlelerden hisse alarak kendime karşı dedim: Sen eğer sâir bahtı karalar gibi Risâle-i Nûr’un ders-i îkāz ve irşâdından mahrûm kalsa idin, acaba kendi kusur ve ayıbını nasıl görecektin? Acaba hangi zakkūmu tiryâk diye yutmayacaktın? Acaba hangi bid‘ate rağbetle koşmayacaktın? Acaba hangi kirli ellere yapışmayacaktın? Acaba hangi kömür rûhlulara boyun eğmeyecektin? Acaba hangi zâlime muîn ve yâr olmayacaktın? Ve hâkezâ;

Şimdi nihâyetsiz şükür et ki, mahlûka kul ve esîr değil, Hâlık’a âbid ve mutî‘ ve muhâtab oldun. Bid‘ate temâyül değil, sünnete mütemessik oluyorsun. Hataba hâdim

11

ve mâil değil, kutba karîn ve mazhar-ı vuslat oldun. Dînârı dîn bilenlere değil, Kur’ân’dan ders alanlara kardeş oldun. Küfrân ve tuğyâna yüz tutanlara değil, Rahmân’a secde yapanlara. harâma can atıp koşanlara değil, şerden kaçıp hayır ve hakka koşanlara karîn ve refîk oldun, diye Rabbime sad-hezâr hamd ve şükrettim.

Hem her tefekkürde kalb-i kem-terâneme hadsiz sürûr ve ibtihâclar bahşeden ve biri binler değerinde bulunan kardeşlerimi hayâlen tahattur ettiğim zaman, onları sanki İstanbul gibi her şehir karşıdan bakılınca yek nazarda minâreler ve alemleri görünmesi gibi, şu zamanda Anadolu içinde ehl-i hakk ve kulûb-u selîme ashâbı başkalardan alâ kadri’l-imkân ictinâb ve imtiyâz ile ma‘nen teâlîye sa‘y ile nazar-ı hakîkatte şâhika-i cibâle müşâbih bir vaz‘iyet ve li-hikmetin Îsâ aleyhisselâm’ın semâya urûcunu temsîl eder bir hâlde, bizler Zâhir ve âşikâr bir hakîkat üzerinde beyaza kara, müsbete menfî, gaddâra âdil, çirkine güzel, harâma helâl ve hâkezâ. nâmı veremeyiz. dediklerini müstakîmâne ve hakşinâs hâl ve vaz‘iyetleriyle isbat ediyorlar. Lillâhi’l-hamd, bu Nûrcu ve nûrânî bîhadd zâtlar, şu asırda sefîne-i Nûh’u as andıran Anadolu kıt‘amızda âleme nûr ve ziyâ ve ma‘nevî hayâta da‘vetçi münâdîler hükmünde bulunuyorlar. Ne mutlu ki, o âlîcenâb kāfileye iştirâkle lirızâillâh yâr ve karîn olup Hazret-i Kur’ân’ın âb-ı hayâtını nûş edenlere Hem ne büyük saâdet ve bahtiyârlık ki, hak ve hakîkate

12

adâvet değil, belki muhabbetle sahâbet ve barışanlara deyip gayr-ı ihtiyârî kalem-i hakîrânemden gelen şu pür-hata tahatturâtımı mazhar-ı kabûl ve af buyurulur ümîdiyle arzediyorum.

Barla’da evvelce çalışan kalemlere İmâm Hakkı Efendi’nin iştirâk ettiğini ve Şem‘î Ağa’nın da başlamaya söz verdiğini arzediyorum. Nezd-i kerîmânelerinde bulunan ve isimlerini yazmaya yer müsâit olmayan muhlisler ve mûnisler, şenler ve şevkliler ve sıddîklerin kâffesine nihâyetsiz selâm ve ihtirâm ederken, tekrar sevgili, azîz Üstâdımın mübârek el ve eteklerinizi ve çok sevgili Ceylan’ın da gözlerini öperiz. Hânelerimiz efrâdı kezâ dest-i şerîflerini öper duânızı isterler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hadsiz kusurlarıyla âlî huzûrlara çıkmak isteyen Âciz Süleymân Sabrî

Bazı kardeşlerin hâtırlarına gelen bir mes’ele. İmkân varsa halli mevcûddur. اِنَّا نَحْنُ نُحْیِ الْمَوْتٰی وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ۟ اِنَّ الدّٖینَ بَدَأَ غَرٖیبًا وَسَیَعُودُ غَرٖیبًا فَطُوبٰی لِلْغُرَبَٓاءِ الَّذٖینَ یُصْلِحُونَ مَٓا اَفْسَدَهُ النَّاسُ âyet-i kerîme ve hâdis-i şerîflerinin hesâb-ı cifir ve ebcedî ile bu zamana münâsebeti var mı

Sabrî

13

Vakit bulamadım, siz hem bunu, hem Sabrî’nin mektûbunu ta‘dîl ve ıslâhtan sonra Lâhika’ya geçirirsiniz.

(356)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Son haftalar içinde bizlere vâsıl olan ve ma‘nevî yaralarımıza merhem ve şifâlar veren ihsâsât ve ihbârât-ı nûriyeniz, vazîfelerimize daha çok dikkatle sarılmak ve bu sûretle siperlerimizden dışarıya çıkmak olan gevşeklikten kurtularak taze bir gayretle nûr kalemlere dayanıp, bu müdhiş ve pek acîb hengâmda kendilerimizi yegâne tahassungâh olan Risâle-i Nûr’a atmış bulunmaktayız. Elhamdülillâh.

Bugün ehl-i dünyânın gözünü yıldıran komünistlik gibi cereyânların yegâne düşmanı ve müdâfi‘i ve ondan gelen hastalık ve yaraların hekimi ve ilacı olan Risâle-i Nûr’un Üstâdı, gözümüzün nûru, rûh u cânımız ve yegâne tesellî-i hayâtımız, çok sevgili efendimiz Üstâdımız hazretlerinin otuz seneden beri ve bugün hâlen biz hep Nûrcuların ve ehl-i vicdânın elemle müşâhedemizle ve her bir zerrelerimize kadar hissettiğimiz ve târihlerde dahi emsâli görülmemiş şekil ve tarzlarla mason ve tarafdârlarının ve komünistlerin gaddârca, vahşîce mezâlimine Kur’ân’ı ve îmânı muhâfaza

14

ve müdâfaa etmek pahasına hedef olmuş. Mübârek ve muazzez şahsiyeti hâlbuki merhûm şehîd Hasan Feyzî ve diğer hayâttaki ehl-i kalb ve ârifînden olan kardeşlerimizin lâhika ve ma‘lûmâtlarımızı süsleyen azamet-i hakîkat-i Üstâd husûsundaki beyânatlarında te’yîden anladığımız vecihle, zâhiren bu dünyada maddî yalnızlığı, zayıflığı, hastalıklı hayatı ile beraber, o mübâreğin yalnız bir Allâh ve Habîb’ine asm ve Kur’ân’ına dayanıp pek muazzam ma‘nevî kuvvetlere, hâmîlere mazhar olmuş.

Bu dünyalardan vâsi‘ iktidârıyla beraber Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan ihlâs ve tefânî sırrı içine bürünüp Kaderin adâletinin tecelliyatıdır diye tevekkülle nefsine tam sabır içinde şükrettiren ve ma‘nevî ve uhrevî meyve ve mükâfâtlarını şimdiden görüp bizlere de müjde verip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ diyen ve şâkirdlerine dedirten sevgili Üstâdımızın çok ince hissiyâtıyla rûhlarımıza bir ferahlık ve ehl-i dünyâ ve dalâletin artık içinden göynüyüp tefessüh ederek yıkılmasından hâsıl olan müdhiş sallantı ile râhatsız olan kalplerimize âb-ı hayâtlar serpen o ehemmiyetli ve kıymetli duygularını kaleme alması, cidden bizi pek çok mesrûr ve mütesellî ve bütün rûh u cânımızla teşekkür ettirdi.

Tazelenen bu büyük ve mukaddes dersinden dolayı çok mübârek Üstâdımıza ebedî minnetdârlıklarımızı arzetmeyi bir borç telakkî ettik. Mün‘im-i Hakîkî’nin kudretini

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç