
SAYFA 191
Yoksa, haberiniz olsun ki, biz hakkımızı tam müdâfaa edebiliriz. Bizi mecbûr etmeyiniz
Umûma binler selâm.
Benim için de münâsib bir vakitte cildlettirdiğiniz Asâ-yı Mûsâ’dan gönderirsiniz. Husrev’in vazîfesini tam yaptıktan sonra gelen bu maddî zararın hiç ehemmiyeti yok. Zülfikārlar tam intişâr etti. Asâ-yı Mûsâ da az zâyiât olmakla beraber, İnşâallâh ma‘nevî pek çok menfaati olacak. Yalnız Nûrcular sebât ve tesânüdlerini muhâfaza edip telâş etmesinler, şevkleri kırılmasın.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(411)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْٔاً وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla şimdiye kadar pek çok tecrübelerimizle bize kat‘î kanâat gelmiş ki, Risâle-i Nûr hizmeti ve şâkirdleri bir dest-i inâyet ve rahmet altında çalıştırılıyor. Ona binâen ihtiyâtınızı ziyâdeleştirmekle beraber şevk ve gayretiniz ziyâdeleşmeli. Evet, bu hâdisenin hiç bir fâidesi olmasa da,
SAYFA 192
yalnız en ziyâde muhtâç olan resmî me’mûrlar dikkate mecbûr olmakla vartaya düşmüş bir kısmı îmânlarını kurtarmak, bu maddî zarardan çok ziyâde menfaat-i ma‘neviye te’mîn eder. Bilirsiniz, ben size hapiste mahremce yazmıştım ki, Ankara’ya giden Risâle-i Nûr’la îmânlarını kurtarmak şartıyla, beni i‘dâma mahkûm etseler râzıyım. Helâl ediyorum, demiştim.
Mâdem vazîfemiz îmânı kurtarmaktır. Ve mâdem ahâlinin eline üç yüz elli Zülfikār dağılmış. En ziyâde muhtâç resmî me’mûrlara yüz elli Zülfikār gitmesi, hem onları vazîfece dikkate mecbûr etmesi ve Zülfikār’ın iştihârına bir i‘lânnâme ve bir propaganda hükmüne geçmesi, husûsen şimdiki dâhilî hâricî dîn cereyânının kuvvetlenmesi hengâmında lâzımdı. Hem çok fâidesi var. Çabuk iâde edilmezse de hiç zararı yoktur.
Denizli Mahkemesi’nde perde altında Âyetü’l-Kübrâ ile çok risâleler çokların îmânlarını kurtardıkları gibi, İnşâallâh bu hâdise de öyle hayırlı netîceler verecek. Fakat bu mes’elede bid‘akârların kıskanmak cihetiyle ve şimâldeki dinsiz cereyânını dinsizcesine okşamak fikriyle, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’ya karşı çoktan beri bir dolap çevriliyordu. İnşâallâh onların aks-i maksûduyla netîcelenecek. Ve onları utandıracak.
SAYFA 193
Sâniyen: Safranbolu havâlîsinin kahramanı Ahmed Fuâd’ın samîmî ve müjdeli ve fütûhât-ı nûriyenin parlak bir tarzda kumandanı, Eflâni Hasan Feyzî’si olan Ahmed Fuâd’ın güzel mektûbunda isimleri bulunan Nûrcu kardeşlerimiz ve isimleri yazılmayan umûm o havâlîdeki kardeşlerimizi rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn. Ve onlardan râzı olsun. Âmîn. Onun mektûbu ta‘dîl ve ıslâhtan sonra Lâhika’ya geçmek için gönderiyoruz. Pek ciddî bir kardeşimiz Hıfzı’nın ma‘sûm mahdûmları ile tebrîklerine mukābil onlara, hem oradaki bütün kardeşlerimize şuhûr-u selâselerini tebrîk ve onların ve sâir Nûrcuların hakkında o eyyâm-ı mübârekenin her biri bir Leyle-i Kadir hükmünde olmasını Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu hâdisenin nereden neş’et ettiğini ve bu derece ehemmiyet verilmesi Ankara’dan bir iş‘âr gelmiş olsa gerektir. Tafsîlâtını merâk ediyorum. Menfîler memleketlerine gitmelerine izin verildiği bu sırada, beni müstesnâ bırakmak fikriyle böyle bir hâdiseye bir sebep olabilir diye ihtimâl var.
SAYFA 194
(412)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz ve Mübârek Üstâdım Fazîlet-Meâb Efendim,
Evvelâ: Zât-ı fâzılânelerinize her ân mektûb yazmak iştiyâkını duyan ve fakat bir çok meşâgil-i kesîreniz arasında tasdî‘ ile sizi üzmemek için sıra ve vesîle bekleyen bu fakîr, nâçîz, âciz şâkirdiniz, bütün nâhiyemiz Nûrcuları nâmına hürmet ve ta‘zîmle mübârek el ve ayaklarınızdan öper, sıhhatli bir vücût ve bereketli bir ömürle ferah ve sürûr içinde bir hayat size ihsân buyurmasını Rahmet-i İlâhiyeden niyâz eylerim.
Sâniyen: Bu her cihetle kusûrlu ve perişan şâkirdinizi ta‘kîben zât-ı fâzılânelerinize bedel âlem-i berzaha göçmeye me’zûniyet talebinde bulunan âlim ve fâzıl ve muhterem kardeşimiz Sabrî Efendi’nin mektûbu vesîlesiyle Bâkî kalan iki ömrümü o iki kardeşime verip, benim bedelime hizmet-i îmâniye ve nûriyede hizmet etsinler. cümlesiyle gözlerimizi yaşarttınız. Üstâdım efendim, uğrunuza fedâ-yı cânı bir ni‘met bilenlerin sayısı, nûr ordusunda büyük bir yekün tuttuğu şüphesizdir. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizi, mahzâ sizin için titreyen nûrlu kalblere bağışlasın.
SAYFA 195
Biz şâkirdlerinizi de emir ve işâret buyurduğunuz hizmet-i îmâniye ve nûriyeden son nefesimize kadar ayırmasın. Ve ayırmaz İnşâallâh.
Sâlisen: Bir beşârettir ki, uzun süren kuraklık sebebiyle sularımız, mer‘â ve mezrûâtımız kuruma tehlikesi arzetmekte iken, binlerce halkın iştirâkiyle nâhiyemizde rahmet duâlarına çıkılmış ve nûr derslerinin ve îmânî hakîkatlerin istimâına bu duâlar vesîle edilmiştir. Mâzîde gafletli ve seyyiât ile geçen hayatımızdan tam bir nedâmet ve tövbe ile Kur’ân-ı Hakîm ve onun bir tefsîri Risâle-i Nûr şefâatçi tutularak münâcât-ı acz ve fakrımızı duâ ile dergâh-ı İlâhiyeye arzımız netîcesinde, feyizli ve bereketli ve kâfî derecede Rahmet-i İlâhiyeye mazhar olan nâhiyemiz ve civâr kazâlarımız halkı îmân, ibâdet, itâat, sâlih amel, takvâ ve hüsn-ü ahlâk ile Allâh kapısına bağlanmanın, acz ve fakrımızı bilerek dergâh-ı İlâhiyeye ilticânın âsârını müşâhede sûretiyle îmânlarını takviye ve tahkîm etmişlerdir.
Râbian: Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarının nâhiyemize girmesi ve zât-ı fazîlet-meâbınızın nâhiyemiz Nûrcularına ve nâhiyemiz halkına şefkat ve muhabbetle bakmaları, duâ ve himmetleri âsârıdır ki, nâhiyemiz ve köylerimiz câmi‘leri evvelce bir safı cemâat doldurmazken, bugün câmi‘lerimiz cemâate kâfî gelmediğinden câmi‘ civârları dahi câmi‘ içerisindeki kadar cemâatle hıncahınç dolmakta ve bütün kalblerde nûr-u îmân parlamaktadır.
SAYFA 196
Bu mes‘ûd netîceyi bizlere sevinç gözyaşları içerisinde temâşâ ettiren Risâle-i Nûr’dur. Cenâb-ı Hakk onun müellifinden de ebediyen râzı olsun. Biz bîçâre nûr şâkirdlerini de son nefeslerimize kadar hizmet-i îmâniye ve nûriyeden ayırmasın. Âmîn. Âmîn.
Sevgili Üstâdım, nûrların nâhiyemizde yaptığı te’sîr o kadar büyüktür ki, kadın erkek yüzlerce halk nûrun îmânî hakîkatlerinden hiç değilse üç beş ders-i istimâ‘ sûretiyle, îmân ile Hâlık-ı Zü’l-Celâl’e intisâbın, Sünnet-i Peygamberiye asm iktidânın zevk ve saâdetlerini tam hissetmişler. Ve bütün mâzîde gaflet ve sefâhetle geçen hayâtın nedâmetiyle îmânî akîdelere sarılmışlardır. Bu i‘tibârla nâhiyemizde nûrları iştiyâkla isteyenlerin sayısı her gün biraz daha artmaktadır. Bugün fiilen nûrları yazan ve yazdıran ve nûrların neşrini maksat ve meslek bilen bahtiyârlar çoktur. Bunların hepsinin isimlerini yazmaklığım sizi üzmek ve yormak istemiyorum. Ancak isimlerini kıymetli Üstâdımıza duyurulmasını ısrârla bu fakîrden isteyenler, muallim Mehmed, Hatîb Mehmed, Müvezzi‘ Mustafâ ve Hasan, Sobacı Ahmed, Berber Emîn ve Niyâzî, Bakkal Satı ve İsmâîl, Hatîb Tevfîk ve mahdûmu Ahmed ve diğer mahdûmu Terzi Mahmûd, bakkāl ve bu fakîre hizmet-i nûriyede tam bir kardeş Hüsnü, mübârek el ve ayaklarınızı hürmet ve ta‘zîmle öper, nûr şâkirdliğine kabullerine kalb-i itmi’nânı hâsıl etmek kaygısındadırlar.
SAYFA 197
Bilhassa araçlı vâiz ve hoca Tâhir Efendi, bu fakîrle görüşmek üzere fakîrhâneye kadar gelerek nûrlara iştiyâkının ve zât-ı fazîlet-meâbınıza hürmet ve ta‘zîm hislerinin ve nûr şâkirdliği şerefinin kendisine de bahşına müsâadelerinizi ve selâm ve duâlarını iblâğına bu hakîr şâkirdinizi me’mûr sürmüşlerdir. Bi’l-vesîle buradaki Nûrcu kardeşlerimle birlikte şuhûr-u selâse ve mübârek Regāib ve Mi‘râc kandillerinizi el ve eteklerinizden takbîl ile tebrîk eder, dâimâ muhtâç bulunduğumuz mübârek ve hayırlı duâlarınızdan bizleri de hissedâr kılmanızı arz ve istirhâm eyleriz.
[وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّالْعَالَمٖینَ]
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Eflâni nâhiyesi Nûrcuları nâmına Duâlarınıza pek muhtâç kusûrlu şâkirdiniz Ahmed Fuâd
(413)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Mâdem Isparta, nûr dershânesi hükmüne geçmiş ve şimdiye kadar her yerden ziyâde oranın hükûmeti ve zâbıtası müsâmahakâr, belki dost nazarıyla Nûrculara bakmış, ziyâde incitmemiş. Biz dahi Isparta’nın mübârekiyeti hesabına, onların
SAYFA 198
bu hâdisede ilişmelerinden gücenmiyoruz ve bir cihette onları da tebrîk ediyoruz ki, nûr’un eczâlarını vazîfece tedkîk etmeye ve okumaya ve istifâde etmeye muvaffak oluyorlar. Zâten onların hakkıdır, en evvel onlar okusunlar. Îmânı kuvvetli bir zâbıta veya adliye me’mûru, on adam kadar millete, vatana fâidesi olabilir. Onun için maddî zâyiâtımız, bu ma‘nevî fâideye nisbeten hiç ehemmiyeti yok. Münâsebet gelse, benim tarafımdan da emniyet müdürü ve müdde-i umûmiye selâm edip deyiniz ki: Ben onlara bedduâ değil, bilakis duâ ediyorum ki, yâ Rabbî, onlara îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver ve nûrlardan müstefîd yap.
Sâniyen: Yeni diyânet reîsi, Zülfikār’ı çok beğendiği ve takdîr ettiği hâlde, bazı esbâba binâen Isparta hâdise-i nûriyesine mâni‘ olmadı. Belki bir cihette zararı da dokundu. Şiddetli bir şefkat tokadı yedi. Kendi otomobili aynı zamanda acîb bir tarzda parça parça olarak aynı maddî zararımız kadar zarar gördü. Zülfikār’ın kerâmeti olarak takdîrine mukābil, kendisi tehlikeden kurtuldu. Evet, bu sırada mâdem Zülfikār’ı hükûmet resmen ona göndermişti. O bu taarruza mâni‘ olabilirdi.
Sâlisen: Kardeşimiz Re’fet geldi. Merhûm Hasan Feyzî’nin dört aded mektûbunu ihtiyâtsız olarak buraya getiren ma‘lûmunuz ve kardeşi hâs bir talebe bulunan Kunduracı Mehmed beraber Ankara’ya gönderildi. Cenâb-ı Hakk hayırlısını yapsın. Âmîn.
SAYFA 199
Ne olursa olsun, siz merâk etmeyiniz. Vazîfemizi yapıyoruz. Allâh’ın vazîfesi Celle Celâlühû olan muvaffakiyet ve serbestiyet vermesine karışmıyoruz. Verse şükür, vermezse sabır içinde yine şükür ederiz.
Râbian: Hapis arkadaşlarımızdan Salâhaddîn’in dayısı, kitabcı Ömer Lütfü’nün güzel ve size Lâhika’ya geçmek için gönderdiğimiz ve ıslâh ve ta‘dîli size havâle olunan mektûbu içinde beyân ettiği, hem kendi, hem ma‘sûmları pek ciddî nûrlara çalışmaları, husûsen sekiz yaşında bir mahdûmu ve Sâliha nâmında bir kerîmesi, Isparta’nın ma‘sûm çalışkanları gibi Kur’ân’a ve nûrlara şevk ve zevk ile çalışmalarını tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları pederleri ile barâber dünyada, âhirette mes‘ûd eylesin. Âmîn.
Bu zâtın bu mektûbu bu hâdisede, kahraman Nazîf ve oradaki kardeşlerimiz hakkında ciddî endişelerime bir merhem hükmüne geçti. Ki, orada bir taarruz olmadığına alâmet oldu. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 200
(414)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili ve Mübârek Üstâdım Hazretleri,
Cenâb-ı Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hadsiz hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âcizleri Kur’ân, îmân ve Risâle-i Nûr dâiresinde tenvîr ile tarîk-i müstakîme hidâyet eyledi. Zîrâ Avrupa’da bulunduğum bir zamanlar, ilim ve fenne dört el ile sarılmakla
SAYFA 201
beraber, zâhiren yaldızlı hayatına da meftûn olmaya başlamış, bu sûretle tabiat ve dalâlet bataklığı çirkâbına düşerek, dünya ve âhiretimi perişan etmeye istiʻdâd göstermiştim. Vatanıma avdetimde bu hâl-i acîb bende devam etmek istiyor, fakat kalbimdeki îmân ve rûhum buna râzı olmuyor, nefsimi tazyîk ediyor, emân bir hidâyet diye çırpınıyordum. Nihâyet şükür olsun yaradanıma ve Allâhü Zü’l-Celâl râzı olsun siz Üstâdımdan ki, Risâle-i Nûr’un îmân hakîkatleri imdâdıma yetişti. Şimdi onun Kur’ân-ı Kerîm ve îmân yolundaki nûrlu dâiresinde, sevgili mübârek vatanıma ve milletime ve cem‘iyet-i beşeriyeye hayırlı bir uzuv olmaya çalışıyorum.
Nûr risâlelerinin îmân derslerinden istifâde etmek isteyen dîn kardeşlerimize öğretmeye ve ulaştırmaya çalışıyoruz. Bu dîn-i mübîn-i İslâm yolunda yerleştirmekliğimi Cenâb-ı Hakk’a karşı vaad ettiğim ve elyevm sekiz yaşında olan köleniz ve ma‘sûm talebeniz Hakkı’ya Kur’ân-ı Kerîm’ini öğrettim. Mâşâallâh, Risâle-i Nûr’u da Kur’ân-ı Kerîm harfleri ile okumaya ve yazmaya başladı. İnşâallâh yakında yazdıklarını Onuncu Söz’e kadar siz Üstâdıma göndereceğim ki, sizin ind-i İlâhîde müstecâb, hayırlı, mübârek duâlarınıza nâiliyetle, hâl-i maʻsûmânesiyle Risâle-i Nûr dâiresine dâhil olabilsin İnşâallâhü Teâlâ. Ve Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nden dilerim ki, sevgili Habîb-i Peygamberimiz Muhammed Mustafâ Sallallâhü Aleyhi Vesellem Hazretleri’nin hürmetine,
SAYFA 202
Kur’ân’ı ve ilmini daha nice ma‘sûmlar öğrensinler, nitekim çokları öğreniyorlar. Ve Elhamdülillâh yerleştiriyoruz. Kıyâmete kadar bâkî olduğuna îmân-ı kâmilemiz vardır. İnşâallâh bunu hiç bir kuvvet söndürmeyecektir. Bunun çırağı, nûru, kalplerde Hakkın ateşiyle yanmaktadır. Gafletle geçen ömürlere acıyorum.
Denizli hapsinden geldikten sonra, Medrese-i Nûriyedeki maddî ve maʻnevî lütuf ve ikrâm-ı İlâhî’nin lezzetleriyle hakîkî nûrlu yolu yakînen görerek daha ziyâde gayret ve şevk ile çalışmaya başladık. Elhamdülillâh, evlâtlarımın da hepsini Kur’ân yolunda yerleştirdim. Şimdi Risâle-i Nûr’u Kur’ân harfleriyle son derece arzu ile yazıyorlar. Bunların risâlelerini siz Üstâdımız Kastamonu’da iken göndererek müstecâb duâlarınızı almışlardı. Bilhassa henüz ma‘sûm derecede bulunan küçük kerîmem hakkında zât-ı üstâdâneleri talebenizin risâleciğine aynen şöyle yazmıştınız: İnşâallâh kerîmeniz Sâliha Isparta’daki Risâle-i Nûr şâkirdlerinden yüzer mübârek ma‘sûmelerin numûnelerini gösterip bir çığır açacak.
Elhamdülillâh, mübârek duâlarınız ind-i İlâhîde makbûliyetle aynen zâhir olarak Kur’ân ve nûr yolunda hadsiz terakkî ettiğini görerek, büyük Allâh’ıma şükürler ediyorum. Hatta lügatlerini de bir isti‘dâd-ı fevkalâde ile sür‘atle öğrenerek yazılmış. Ve yazılan Risâle-i Nûr eczâlarının mukābele ve beraberce tashîhinde bana yardım ile büyük bir müşkilimi halletmiş bulunuyor. Şimdi a‘zamî gayretle Risâle-i Nûr eczâlarını ikmâle
SAYFA 203
çalışıyorum. İnşâallâh yakın âtîde muvaffak oluruz ümîdindeyim. Îmân ve Kur’ân yolunda elemsiz ve kedersiz çalışabilmekliğimiz için yalvarmaktayız. Yaradanımdan ümîd kesmem. Fakat ben çok kusûrlu, fakîr, zelîl, hakîr, âciz bir kulum. Onun için siz Üstâdımın duâlarına çok muhtâcım.
Sevgili Üstâdım, sizi uzun yazılarımla râhatsız ettiğimden kusuruma bakmayıp kabûl buyurmanızı, mübârek ellerinizden öperek niyâz ederim. Ve nûrlu duâlarınızı dilerim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kusûrlu talebeniz İnebolu’da Kitabcı Ömer Lütfü
(415)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Nasıl ki Denizli hapsimiz, Âyetü’l-Kübrâ’nın fütûhâtına büyük bir sebep oldu. Aynen öyle de, bu hâdise dahi Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ fütûhâtına parlak bir vesîle olduğuna çok emâreler var. Zâten hükûmetin eline geçen kısım onların hakkı imiş. Onların daha ziyâde o nûrlara ihtiyacı varmış. Hatta Diyânet Reîsi birisine demiş:
SAYFA 204
Ma‘neviyâtın en büyük mütehassısı bu eserdir. Onun otomobili parçalanması hâdisesinde hayatını kurtarması, Zülfikār’ı çok takdîr etmesinin bir kerâmeti olduğunu i‘tirâf etmiş. Demek o derece takdîr ettiği hâlde müdâfaa etmediğinden, otomobilin parçalanması bir şefkat tokadı olduğunu zımnen ikrâr etmiş gibidir. İnşâallâh bu eserler kendi kendilerini müdâfaa ederler.
Sâniyen: Makine mes’elesinde Sava kahramanlarından Mehmed Çavuş’un fikri güzeldir. Hem diyebilirsiniz ki: Yazı makinesi pek çok insanlarda var, serbesttir. Hem matbaa kanununa dâhil olmadığına kanâatimiz var idi. Hiç hâtırımıza gelmiyordu ki, bu cihette i‘tirâz edilecek.
Sâlisen: Kastamonu havâlîsinin kahramanı ve nûr dâiresinin bahâdırı kardeşimiz Sâdık Bey’in şuhûr-u selâse ve Leyle-i Regāib tebrîki ve bu bîçâre kardeşinizde ma‘nevî Târîhçe-i Hayât’ını daha geniş bir tarzda bir mecmûa tarzında neşrine dâir fikrini çok güzel gördük. Bârekallâh dedik. Zâten eskiden düşündüğümüz Târîhçe-i Hayât, Sirâcü’n-Nûr nâmını aldı. Bu yeni şekildeki mecmûa, Sâdık’ın ve Mehmed Feyzî’nin hissesine düşüyor. O mecmûayı da onlar çıkarmaya haklarıdır. Kahraman Nazîf de yardım etmeli. Fakat on iki aded parçalarda onlar münâsib görmedikleri cümleleri kaldırmasına onlara izin veriyorum. Ve ıslâhını da onlara havâle ediyorum. Husûsen eski Dîvân-ı Harb-i Örfî’deki müdâfaâtın Risâle-i Nûr’un mesleğine uymayan