Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 448
başından kalkmasıyla beraber, münzevî bir adama zorla başına şapka giydirmeye cebretmeye, hangi maslahat, hangi kanun buna müsâade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir. HâşiyeÇok kuvvetlidir. Fakat siyâsete temas ettiği için sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da hiç bir kanun müsâade etmediği ve hiç bir maslahat bulunmadığı ve yalnız ma‘nâsız evhâmdan bir habbeyi kubbeler yapmaktan ve hiç bir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da mesleğimizce bakamadığımız siyâsete temas etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ deriz.
Saîdü’n-Nûrsî
[500]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, bu yeni taarruzda ve çok geniş ve
SAYFA 449
çok evhâmlı taarruz, yüzde bire indi. Dünkü gün dört sâat mahkemede ifâdemi aldılar. Evvelce size gönderdiğim ifâdenin aynını ve îzâhâtıyla cevap verdim. Allâh Isparta Adliyesi’nden çok râzı olsun ki, onların buraya lehimizdeki iş‘ârı bize çok yardım etti. Yoksa Afyon’daki evhâm ve burada bazı resmîler, gizli düşmanlarımıza da yardımları ile pek çok zahmet çekecektik.
Sâniyen: Müsâdere ettikleri Kur’ân’ımızı diyânet reîsine göndermişler. Biz de İstanbul’a gönderdiğimiz iki cüz’ler ve baştaki cüz’ ile beraber, bir mektûb diyânet reîsine yazdık. Bunu fotoğrafla tab‘etmeye çalışmak istiyoruz. Diyânet reîsinin tensîbi ve muâvenetini ümîd ediyoruz diye mektûb yazdık.
Sâlisen: Otomobil ile gelen on beş Sikke-i Gaybiye ve elli Rehberi aldım. Rehberin bir kısım fiyatından elli lira gönderiyorum. Daha Sikke-i Gaybiye’nin on beşini kendim için istedim. Mübâreklerin kahramanı Küçük Ali tashîhli Yirmi Dokuzuncu Lema-i Arabiye’yi benden istiyor. Benimki başka yerdedir, oradan gönderilsin, tashîh edeyim. Gāyet telâşlı bir zamanımda, câsûs polislerin dikkati altında çâre bulamadım ki hem Hâfız Alî, hem İslâm köy şâkirdlerini temsîl eden kardeşimiz Halîl İbrâhim’i ve mübârekleri temsîl eden Mustafâ kardeşimizi imkân bulamadım ki yanıma alayım, görüşeyim. Fakat onların yolda geçirdiği her bir sâat, bir hafta
SAYFA 450
yanımda hizmette bulunduğu gibi kabûl ettim. Onlar buradan hareket ettikten sonra bir parça tatlı teberrük bırakmışlar. Ben o mübârek köyün nâmına mübârek ilaç gibi kabûl ettim. Fakat kāideme muhâlif olmamak için, ne arzuları varsa benim bedelime onlara verilsin. Onların mübârek kaplarını da onlara bir teberrük olarak gönderiyorum.
Râbian: Bu def‘a gizli düşmanlarımızın plânlarıyla nûrların fütûhâtına set çekilmemek için çok dikkat ve ihtiyât ve metânet ve tesânüt lâzımdır. Hiç de şevkiniz kırılmasın, merâk da etmeyiniz. İnâyet-i İlâhiye bu def‘a da bizi muhâfaza ettiği kat‘î tahakkuk etti. Gerçi bu on gün sıkıntım on ay hapis kadar beni ezdi. Fakat binler kardeşlerimin selâmetine ve bedellerine ve hem binler adamın bu heyecanla Risâle-i Nûr’a dikkat etmeleri ile hâsıl olan ma‘nevî fâideler, benim sıkıntılarımı hiçe indirdi. Hem yalnız benimle meşgūl olmaları ve Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine üçüncü derecede bakmaları ve az eziyet vermeleri, onların bana eziyetleri ve ihânetleri beni sevindiriyor.
Hâmisen: Ahmed Feyzî fıkrasının başında عَرٖیسَاتٖی ile مَحْبُوبِ رَسُولُ الرَّحْمٰنِ cümlesinde مَحْبُوبِ yerine مَقْبُولِ yazılsın. Daha siz hem tashîh hem ta‘dîl edersiniz, ben vakit bulamıyorum.
Bu def‘a bana mahkemede sordukları çok ma‘nâsız suâller içinde Ne ile
SAYFA 451
yaşıyorsun? dediler. Dedim ki: İktisâd bereketiyle. Bir vakit Isparta’da bir Ramazân’da bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşet için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeye mecbûr olmaz. Dedim. Kahraman Burhân’ın kitablarının iâdesi büyük bir fâl-i hayırdır. Umûma selâm.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[501]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Sizin muvaffakiyetinizi ve sebâtınızı ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün elifler kerâmetini muhâfazasıyla mumlu kâğıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütûr gelmemesini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Dört sâat ifâdemi almakla, pek çok emsâlsiz bir sıkıntı çektiğim on sâat sonra, âdetâ aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki, Risâle-i Nûr belâların def‘ine bir vesîledir ki, nûrlara hücûm edildi, belâ yol buldu, geldi.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un kerâmeti olarak yangına dâir yazılan bir parça,
SAYFA 452
bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünkü ziyâde evhâmlarından postahânelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakîkî vaz‘iyetinizi merâk ediyoruz. Kardeşimiz Burhân’ın bir küçük musîbeti varmış diye yazıyor, ne imiş? Merâk ettik. Cenâb-ı Hakk def‘etsin. Hem Re’fet Bey, hem Abdullâh Çavuş’un mektûblarından çok memnûn oldum. Onlara husûsen selâm ediyorum. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[502]
[Reîs-i Cumhûra gönderilen istid‘ânın zeylidir ki, mecbûr oldum yazmaya]
Bana hücûm eden garazkârların en esaslı sebebi, Mustafâ Kemâl’in dostluğu ve tarafgîrliği vesîlesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki: Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadîs-i şerîfin ihbârıyla, Kur’ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafâ Kemâl o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini, hilâf-i hakîkat olarak Mustafâ Kemâl’e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahânelerle ta‘zîb ediyorlar.
SAYFA 453
Evet mahkemede isbat ettiğim gibi şerefler, müsbet hayırlar, maddî ma‘nevî ganîmetler orduya, cemâate verilir, tevzî‘ edilir. Kusurlar, menfî icrââtlar başa, reîse verilir diye bir kāide-i hakîkatle, kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesûr zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafâ Kemâl’e verilmez. Belki kusurlar, hatâlar yalnız ona verilir diye beni onu sevmemekle ithâm edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla ithâm edip onlara hâin-i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakîkati mahkemede isbat ettiğim gibi, onun en muannid dostlarına da isbat etmeye hazırım. Ben bu mübârek milletin bahâdır ordusunun milyonlar efrâd ve zâbitlerini severim. Hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhâfaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muârızlarım, bir tek adamı sevmek yolunda, milyonlar efrâda ma‘nen ihânet, belki adâvet ediyorlar.
Evet çok emârelerle bildim ki, bana hücûm edenleri tahrîk eden, Mustafâ Kemâl’e i‘tirâzımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebebler bahânedir. Bunun için mecbûr oldum ki, o muârızlarıma derim: O beni taltîf etmek ve bütün vilâyât-ı şarkiyeye vâiz-i umûmî yapmak için Ankara’ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivâda azâb çektim, dünyalarına karışmadım.
SAYFA 454
Birinci Madde: Bir hadîs-i şerîfin, âhirzamanda an‘anât-ı İslâmiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam, bu olduğunu ef‘âliyle göstermesidir. Ben otuz altı sene evvel o hadîsi tefsîr etmiştim. Aynen bu adamda ma‘nâsı çıkmış. Mahkemedeki müdâfaâtımın Üçüncü Esası’nda îzâhı var.
İkinci Madde: Bir şeyin vücûdu ve ta‘mîri ve hayatı, ona âit bütün erkân ve şerâitin vücûduyla olabilmesi. ve o şeyin ademi ve tahrîbi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kāide-i hakîkattir. Umûmun dillerinde Tahrîb, ta‘mîrden çok kolaydır diye darb-ı mesel olmuştur. Bu kat‘î kāideye binâen, meydanda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahrîbâtlar o kumandanın hatâsından. ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise ordunun kahramanlığından geldiğinden. o fenâlıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak cemâatin hayrını baştaki bir ferde ve o ferdin şerrini cemâate vermek dehşetli bir haksızlık olmasıdır.
Üçüncü Madde: Cemâatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusûrunu cemâate isnâd etmek ise, binler hayırları bir tek hayra indirmek ve bir tek kusuru binler kusur yapmaktır. Çünkü nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, her bir neferi bir gāzîlik rütbesini alır ve yalnız binbaşısına verilse,
SAYFA 455
binden bire iner, bir tek gāzî olur. O binbaşının hatâsıyla zâlimâne bir katl yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katl bin cinâyet hükmüne geçerek bin neferi mes’ûl eder ve cezâya çarpar.
Aynen öyle de, meydandaki görünen ehemmiyetli kusurlar, onları işleyen ölmüş adama verilmezse, beş yüz, belki bin seneden beri gāzîliğini ve hakperestliğini dünyaya gösteren ve fermân-ı şerefini ve Kur’ân’a bayrakdârlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzâlayan bir orduya havâlesiyle, o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyâdeleşir. O ordunun pek parlak mâzîsini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcûb ve mes’ûl eder. Ve mevcûd zaferler, şerefler tek bir adama verilse binler derece küçülür, erkân ve efrâd adedince gāzîlik ve hayırlar bir tek hükmüne geçer, söner. Daha kusurlara karşı keffâretü’z-zünûb olmaz.
İşte bu sebebler içindir ki, ben onun dostluğunu bırakıp, onun yerine, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve te’sîrli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhâfazaya Risâle-i Nûr ile çalıştım.
Emirdağı’nda Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 456
[503]
[Adliyenin şahs-ı ma‘nevîsine ve Dâhiliye Vekîli’ne berây-ı ma‘lûmât takdîm edilen ve Emirdağı’ndaki istintâkta verdiğim ifâdenin hâşiye ve lâhikasıdır.]
Bu yirmi beş seneden beri hiç bir gazeteyi okumayıp, dinlemeyip, dünkü gün bana hizmet eden bir adam, gazetenin bir parçasını bana okudu. İçinde, Ankara Maârif Dâiresi iki milyon lira zararla, hem yine Ankara’da otomobil garajı binâsı, aynı vakitte İzmir’de ehemmiyetli fabrika, hem aynı vakitte Adana’da büyük bir binânın tamâmen yandığını işittiğim vakit, pek çok teessür ve yazıklarla bu fakîr millete acımakla, aynı zamanda bütün ömrümde çekmediğim bir sıkıntı içinde ve hiç bir mahkemede benim gibi ihtiyâr ve hasta hâlimde dört buçuk sâat mütemâdiyen ifâdemi suâl-cevâba mecbûr olduğum bir zamanda, eğer bura adliyesinin insaniyeti ve bir derece şefkati olmasa idi, kat‘iyen dayanamadığım gibi, kat‘î karar vermiştim ki, sert bir söz ile bu soğukta, bu hastalığımda hapse girmeyi gözüme almıştım. Hatta bana hizmet edenin birini odamda yatırmak, birine bir tokat vurup benim hizmetim için hapse, yanıma gelmek için karar vermiştik. Fakat bura adliyesinin insaniyeti ve inâyet-i İlâhiye bana sabır verdi, tahammül ettim.
Bu acîb vaz‘iyetin ve asılsız evhâmın sebebini merâk ettim. Gençlik Rehberi’nin resmen tab‘ edilmesi ve intişârı ile, pek çok mektepleri tenvîr etmiş. Hatta Ankara
SAYFA 457
Dârü’l-fünûnu’ndaki ve İstanbul Dârü’l-fünûnu’ndaki kıymetdâr gençlerin Risâle-i Nûr’un esâsâtını, bu vatan milletinin saâdetine bir vesîlesi olduğunu bilmeleri ve pek çok muallimler, hamiyet-i milliye ve vataniye ve haysiyet-i ilmiye cihetiyle Risâle-i Nûr’a kemâl-i iştiyâk ile alâkadâr olmaları, maârif dâiresinin nazar-ı dikkatini celbetmiş. Nûrlara karşı bir derece beğenmemek tarzında bir ilişmek istemişler. Hatta burada gençleri elde ediyor, matbû‘ Gençlik Rehberi ile mektep talebelerinin nazarlarını dine çeviriyor, diye ihbâr edilmiş. Bunun üzerine hem bana, hem ekser Risâle-i Nûr şâkirdlerine bazı vilâyetlerde ilişilmiş.
Hâlbuki ben, medreseden çıktığım için hocalardan istimdâd etmek lâzımken, bütün kuvvetimle maârif dâiresine ve mekteplilere i‘timâd edip onlara dayanmak istiyordum. Çünkü nûr dâiresine girenlerin çoğu mekteplilerdir, hocalar azdır. Çoğu çekindiği hâlde, mektepliler, kemâl-i takdîr ile nûrlara sâhib çıktığından, kalbimden derdim: İnşâallâh maârif dâiresi, nûr şâkirdlerini himâye edecek. Ve yardımları beklerken, birden bize bu yeni taarruzun sebebi, matbû‘ Gençlik Rehberi’nin âhirinde Nûr şâkirdleri, hükûmetin müsâadesine binâen, mümkün olduğu kadar nûr dershâneleri açılmak münâsibdir diye bizim gizli düşmanlarımız maârif dâiresini aleyhimize çevirmeye çalışması bir vesîle oldu.
SAYFA 458
Şimdiye kadar o düşmanlarımız, desîselerle kaç def‘a adliye cihetiyle bizi perişan etmek istediler, muvaffak olamadılar, bir şey de çıkaramadılar. Sonra mutaassıb ve enâniyetli ve resmî makamlardaki hocaları aleyhimize sevketmeye çalıştılar, onda da bir şeye muvaffak olamadılar. Şimdi en ziyâde bana yardıma güvendiğimiz maârif idaresini aleyhimize isti‘mâl etmekle, hükûmetin bazı me’mûrlarını üç mahkemede kat‘î berâet kazandığımız cem‘iyetçilik ve tarîkatcilik bahânesiyle, geniş bir dâirede bîçâre ma‘sûm nûr şâkirdlerine ve beni Risâle-i Nûr’un mütâlaasından mahrûm etmeye çalıştıkları bir zamanda ve benim acınacak dört buçuk sâat istintâkımın aynı vaktinde maârif dâiresinin sebebsiz yanması ve söndürülmesine hiç imkân bulunmaması ve tamâmen yanması, tesâdüfe benzemiyor, bir eser-i hiddet görünüyor.
O ifâdemin âhirinde ve aynı zamanda demiştim ki: Beni bu gurbette, yalnızlıkta kitablarımın mütâlaasından mahrûm etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur. Hâşiye Belki zemîn, yine zelzele ile hiddet eder dediğimden, üç dakîka sonra üç saniye devam eden zelzele ve o fıkrayı mahkemede tekrar ettiğim aynı zamanda ya gece veya gündüzde zemîn ateşle maârif dâiresine saldırması ve mahkemece dört def‘a isbat edilen çok def‘a zelzelenin Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine taarruzun
SAYFA 459
aynı zamanında gelmesi, elbette bunda tesâdüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve âsâyişin büyük bir temel taşı olan Risâle-i Nûr’un hakîkatleridir ki, böyle vukūâtlı tokatlarla bu milletin nazar-ı dikkatini Kur’ân’ın hakîkî ve hakîkatli ve kuvvetli bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’a çeviriyor. Milleti ona teşvîk edip muârızlarına şefkat tokadı vuruyor.
Şimdi nasıl sadaka belâyı def‘ediyor, öyle de, Risâle-i Nûr bu memlekette belânın def‘ine vesîle olduğu, çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Bu def‘a da Risâle-i Nûr’a hücûm edildiğinin aynı zamanında bu yangın belâsının gelmesi, Risâle-i Nûr belânın def‘ine vesîle olduğunu isbat ediyor.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 460
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]
یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قَیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ
İsm-i A‘zam’ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn Ve nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn Âmîn Âmîn
Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mes‘ûd eyle. Âmîn İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn Âmîn Âmîn
Umûm nûr şâkirdleri nâmına Saîdü’n-Nûrsî