EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

25

Hem orada kendi nâmlarına neşrettiği aynı parçaları, orada nûr şâkirdleri bir makine ile yeni harfle ve aynı parçaları bir mecmûa sûretinde çıkarsınlar. Tâ bir bulantı vermesinler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu Emirdağ Nûr şâkirdlerinden Hayrî, Mustafâ

[360]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Size hayâtımda vefâttan sonra elinize geçecek ma‘nevî malımı ve hukūkumu size vermeye ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmaya dâir bir nûr şâkirdi sordu ki: Hikmeti nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.

Ben de dedim ki: Eğer vefâttan sonra bu hakîkî ve hakîkatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksîm olur. Derecesine göre her birisi maldan bir kısmına hakîkî mâlik olur, umûmuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse, emvâl-i uhrevî gibi her birisi umûm o mala, o nûr lâmbasına

26

derecesine göre mâlik sayılır. Her birisi küçük birer Saîd olur. Bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Saîd’in irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nûrcu olmaz, belki tam bir genç Saîd olur. Meselâ o mâl-ı nûriye bir milyon lira sayılsa, binler Nûrculara tevzîâtta, taksîmâtta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binâen, her birine isti‘dâdına göre, hâslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi îzâh edemem.

Yine o şâkird dedi ki: Her bir hâs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün râhatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın? Ben de dedim ki: İnşâallâh tesânüdün sırr-ı azîmi ile ki , üç elifi tesânüdle yüz on bir kuvvetinde gösterdiği gibi hâs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd-ü hakîkînin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır İnşâallâh. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Nûrcu Saîdü’n-Nûrsî

27

[361]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Eski Dâhiliye Vekîli, şimdi parti kâtib-i umûmîsi Hilmî Bey

Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid‘â Dâhiliye Vekîli iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kāidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana okuyacağım. Hem eski Dâhiliye Vekîli, hem şimdi kâtib-i umûmî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene hükûmetle konuşmayan, tek bir def‘a hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on sâat kadar söylese azdır. Onun için sizinle konuşmaya bir iki sâat müsâade ediniz.

Sâniyen: Şimdi partinin kâtib-i umûmîsi i‘tibâriyle size bir hakîkati beyân etmeye kendimi mecbûr biliyorum. Hakîkat de şudur: Sen kâtib-i umûmî olduğun Halk Fırkası’nın, millet karşısında gāyet ehemmiyetli bir vazîfesi var. O da şudur:

Bin seneden beri âlem-i İslâmiyet’i kahramanlığıyla memnûn eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesîle olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların dîn kardeşleri, eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’ân’a ve hakāik-i îmâna

28

sâhib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir sûrette ve dîn zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız, size kat‘iyen haber veriyorum ve kat‘î huccetlerle isbat ederim ki, Âlem-i İslâm’ın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet. ve şimdi Âlem-i İslâm’ı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem-i İslâm’ın kal‘ası ve şânlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhânın istîlâ etmesine sebebiyet verecek.

Evet, hâriçte iki dehşetli cereyâna karşı bu kahraman millet, Kur’ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdâd-ı mutlakı, sefâhet-i mutlakayı ve ehl-i nâmûsun servetini serserilere ibâha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyânı durduracak, ancak İslâmiyet hakîkatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzîdeki şerefini İslâmiyet’te bulmuş bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, her şeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakāik-i Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstûr-u hareket yapmakla o cereyânı durdurur İnşâallâh.

İkinci cereyân: Âlem-i İslâm’daki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve

29

tam bağlamak için, bu vatandaki kuvvetli merkeziyet-i İslâmiyeyi dinsizlikle ittihâm etmekle bozmak ve Âlem-i İslâm’ın irtibâtını ma‘nen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adâvete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş. Eğer bu cereyânın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hâriçteki Âlem-i İslâm’ı okşadığı gibi, bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifâde eder, hem azîm fütûhâtını bir derece muhâfaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur. Eğer şimdi siz kâtib-i umûmî olduğunuz hamiyetperver, milletperver adamlar, şimdiye kadar cereyân eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icrââtı esas tutarak, mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip mevcûd dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç dört adamın seyyiesi üç dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dîndâr milleti ve İslâm ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhûm ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir ma‘nevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber. o üç dört inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri o üç dört adama verilse, o üç dört milyon iyilikler, üç dört haseneye inhisâr edip küçülür, hiçe iner. Daha dehşetli kusurlara keffâret olamaz.

30

Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve hâricî muârızlar var. Ben dünya ve siyâsetin hâline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu senede çok sıkıştırdıkları için mecbûriyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muârız çıkmış. Eğer o muârız mükemmel bir reîs bulup hakāik-i îmâniye nâmına çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an‘ane-i İslâmiye ile, rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren muhâlif-i fıtratındaki emre, itâat cihetiyle serfürû etse de kalben bağlanmaz.

Hem bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiç bir kayıt altında kalamaz. İstibdâd-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiç bir terbiye ve tedbîrle idare edilmez. Bu hakîkatin çok huccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havâle ediyorum.

Bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazîfenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusûrlarını üç dört adamlara verip şimdiye kadar umûmî harb ve sâir inkılâbların icbârıyla yapılan tahrîbâtları husûsen an‘ane-i dîniye hakkında ta‘mîre çalışsanız, hem size istikbâlde çok büyük bir

31

şeref ve âhirette büyük kusûratlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaâtli hizmet ederek milliyetperver, hamiyetperver nâmına müstehak olursunuz.

Râbian: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz. Ve mâdem o kat‘î ölüm ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir, yüz bin cem‘iyetçilik ve dünyaperestlik ve siyâsetçilik onu tebdîl edemez. Ve mâdem Kur’ân, o i‘dâm-ı ebedîyi ehl-i îmân için terhîs tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbat eden Risâle-i Nûr elinize geçmiş. Ve yirmi seneden beri hiç bir feylesof, hiç bir dinsiz ona karşı çıkamıyor, bilakis dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor. Ve bu on iki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl-i vukūfunuz, Risâle-i Nûr’u tahsîn ve tasdîk ve takdîr edip, îmân hakkındaki huccetlerine i‘tirâz edememişler. ve bu millet ve vatana hiç bir zararı olmamakla beraber, hücûm eden dehşetli cereyânlara karşı Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî olduğuna, Türk milletinden, husûsen mekteb görmüş gençlerden yüz bin şâhid gösterebilirim. Elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazîfenizdir. Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz. Bir parça da âhiret hesabına konuşan, benim gibi kabir kapısında, vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.

32

[Küçük bir hâşiye]

Hilmî Bey Tâlihin var. Ben, hapiste ve burada iken hakkımda seni merhametsiz gördüm. Ne vakit hiddet ettim, bedduâyı niyet ettim, Hilmî Bey nâmında benim bir kardeşim ve nûrun hâs bir şâkirdini her vakit hayırlı duâmda ismiyle zikrettiğimden, sana bedduâ niyet ederken, bu hayırlı duâya mazhar Hilmî Bey ismi âdetâ şefâatçi oldu, beni men‘etti. Ben de o niyetten vazgeçtim. Senin beni ta‘zîb eden me’mûrlarından gelen eziyete tahammül edip o bedduâdan vazgeçtim. Çok def‘a hayret ediyordum. Bana bu kadar sebebsiz azâb vermekle beraber sana hiddet etmiyordum. Demek en sonunda seninle dost olacağız diye, o hiss-i kable’l-vukū‘ ile kalbe gelmiş

Saîdü’n-Nûrsî

Bu istid‘â, yirmi seneden beri hiç mürâcaat etmediğim hâlde, bir hiddet zamanında bir def‘a olarak beni ta‘zîb eden Dâhiliye Sâbık Vekîli Hilmî’ye hitâben yazılmış, berây-ı ma‘lûmât Afyon Emniyet Müdürü’ne gönderilmiş. Bu yüzden ma‘nâsız, lüzûmsuz dört beş def‘a bana sıkıntı verdiler. Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış? diye resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: Böylelere mürâcaat edilmez, yirmi sene sükûtum haklı imiş.

33

[362]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Mübârek ve Muhterem Ağabeylerimize,

Bu yakınlarda Üstâdımızın yanına ehemmiyetli iki mîrâlây ikisi de jandarma kumandanlarından, bir de ehemmiyetli bir meb‘ûs partinin müfettişlerinden Üstâdın yanına geldiler. Uzun bir sohbetten sonra, üçü de kemâl-i teslîmiyetle, Üstâd’a dostluğa karar verdiler. Ve birisi, şimdiden Risâle-i Nûr talebesi olmuş. O meb‘ûs müfettiş-i umûmî , Eski Saîd’in dostu imiş. Gittikten sonra haber aldık ki, bu zâtın vâsıtasıyla eski Dâhiliye Vekîli ve şimdi partinin kâtib-i umûmîsi olan Hilmî Bey, bilhassa husûsî olarak Üstâdın ziyâretine gelecek ve dostâne bir sûrette görüşecek. Onun için Üstâd da size gönderdiğimiz bu sûreti aynen onun eline vermek, o mevzû‘da konuşmak için kaleme alınmış. Daha o gelmeden berây-ı ma‘lûmât size göndermeye Üstâd bize izin verdi.

Hem Re’fet Bey’in mübârek mahdûmu Hüsnü’nün küçük risâlesinin âhirine duâsını yazdı, onu da leffen gönderiyoruz. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, hem Nûrcu,

34

hem ciddî dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen Dâhiliye Vekîli ile bir hasbihâl nâmındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstâd ona okuyacak.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu kardeşleriniz Emirdağlı Hayrî ve Mustafâ

[363]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın ma‘nevî fütûhâtından, şimâl-i garbîde bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını üç medenî devletin kuvvetli imzalarıyla imza ettikleri gibi, bu def‘a Amerika’nın en büyük âlim ve feylesof ve misyonerlerinden aynen Âyetü’l-Kübrâ’nın birkaç hakîkatini ve Asâ-yı Mûsâ’nın vahdâniyet-i İlâhiyenin îmân-ı billâh huccetlerinden bir hakîkatini aynen da‘vâ edip Amerika’dan yazması ve buradaki Millet mecmûasında neşretmesini imza ediyor, diye bana hizmet eden şâkird söyledi.

Demek en küçük hâdiseyi de haber alan Amerika bu memleketin en büyük bir hâdisesi

35

olan Âyetü’l-Kübrâ’nın beş yüz nüsha tab‘ıyla yüz şâkirdini dokuz ay hapis hâdisesinin bir seneye yakın onların ehemmiyetli misyonerlerinin elinde Asâ-yı Mûsâ ve bir kısım Zülfikār’ın bulunması vâsıtasıyla Amerika’nın hey‘et-i dîniyesi başında olan bu yeni, îmâna dâir makāle yazan profesör misyonerler elbette haber almışlar ve Âyetü’l Kübrâ ve Asâ-yı Mûsâ’yı görmüşler ki, aynı hakîkatlerin bir hulâsasını makālesinde yazmışlar. Hem Risâle-i Nûr’a mahsûs bir tarzda, husûsen arıdaki parlak bir sûrette Âyetü’l Kübrâ’nın وَاَوْحٰی رَبُّكَ اِلَی النَّحْلِ âyetinin tefsîrinde parlak beyânı makālesinde aynen yazması, onların Âyetü’l Kübrâ’yı gördüklerine kuvvetli bir emâredir. Demek Kur’ân’a bu asrın şiddet-i ihtiyâcını şimâl gibi, dünyanın öteki yüzü olan Amerika da hissetmeye başlamış. Evvelce müjde verildiği gibi, Zülfikār’ın çıkmasıyla rûy-u zemînde fütûhât olacak. İşte numûnesi de iki köşesinde görüldü. Ve Zülfikār’ın yakınında bulunanların gafletine ve lâkaytlıklarına elbette rûy-u zemîn dahi hiddet edebilir bir hatâdır. Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın şâkirdlerini sıkıştıranlar akıllarını başlarına alsınlar, insaf etsinler.

Sâniyen: Bugünlerde Otuz Üçüncü Mektûb olan Otuz Üç Pencere’yi tashîh ettim. Pek kuvvetli bir huccet-i îmâniye gördüm. Acaba size Tılsım veya Târîhçe-i Hayât Mecmûalarına girmesini yazmış mıyım? Şimdi tahattur edemiyorum. Mâdem kendi hukūkumu sizlere,

36

husûsen Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarına vermişim. Bu otuz üçüncü mektûbu ki, bir cihette Otuz Üçüncü Söz’dür ve bir cihette Birinci Mektûb’dur, siz hangi mecmûaya münâsib görürseniz onu da makine ile neşredersiniz, size âittir.

Sâlisen: Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde aynen Zülfikār gibi Hasan Feyzî’nin ta‘rîfnâmesi tarzında bir tasdîknâme hükmünde, bu ikisine de Halîl İbrâhîm’in aynen Hasan Feyzî misillü Risâle-i Nûr kıymeti hakkında yazdığı ve Lâhika’ya giren fıkralarından şahsıma âit kısmı tayyetmek şartıyla ve daha siz münâsib gördüğünüz nûr hakkında ehemmiyetli fakat muhtasar parçaları. ve Salâhaddîn’in de kendi Asâ-yı Mûsâ’sının, âhirine yazdığı Târîhçe-i Hayâtı’mın bir küçük hulâsası gibi münâsib gördüğünüz bazı parçaları birleştirip fakat uzun olmasın Risâle-i Nûr’un şâkirdleri nâmına mütefennin bir kısım muallimlerin ve âlimlerin de imzalarıyla Asâ-yı Mûsâ’nın arkasında neşrini siz dahi münâsib görseniz iyi olur. Eğer vaktim müsâade etse, bir parça ben de burada yardım edeceğim.

Râbian: Bugünlerde ehemmiyetsiz, hiç telâş edilecek bir mâhiyeti hâiz olmayan bir küçük hâdise için sizi merâk ettim. Acaba onlara bir ilişmek mi var ki, burada bu vaz‘iyeti aldılar? Merâk ettim. Hâdise şudur:

37

Bugünlerde bir iki mîrâlây, bir iki mühim me’mûr teslîmkârâne ve dostâne yanıma gelmeleri ile ve ben de bir iki gün sonra nefes almak için araba ile gezmeye gittiğim sırada, kapımda pek çok kalabalık hürmetle beni karşılamaları, gizli düşmanlarım bu teveccüh-ü âmmeyi kırmak ve bir bulantı vermek için yine bazı iftirâlarla bazı me’mûrları Ankara’da evhâmlandırdılar. Onlar buranın hükûmetine sormuşlar: Câmi‘den çıktıktan sonra kiminle görüşüyor, ne ile yaşıyor, hediyeleri kabûl eder mi? diye bir tahkîkāt ediniz. Buradaki yeni nûrlu kaymakam zâbıtla beraber cevâb vermişler ki: Bir senedir câmiye gitmiyor. Dâimâ kapısı kilitlidir. Kimseyi yanına kabûl etmiyor. Mukābelesiz hiç kimsenin hediyesini kabûl etmiyor.

Bu hâdise burada bu sûretle söndü. Fakat o gizli düşmanlarımız içinde çok alçak ve iftirâcı adamlar var ki, o kadar ahmakāne iftirâlar ettikleri hâlde, burada hiç bir adamı kandıramadılar. İftirâ plânını çevirmişler ki, teveccüh-ü âmmeyi, bu sûretle halkları ürkütmekle kırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki gittikçe teveccüh ziyâdeleşiyor.

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

38

[364]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Müdakkik ve muhlis Re’fet’in ve sizin ecnebî lisânıyla ve bilhassa İsveç, Norveç, Finlandiya’da hangi lisân daha ziyâdedir? Zannımca Alman lisânı olacak. Ve şimdilik Alman lisânına nûrlardan Huccet-i Îmâniye leri tercüme etmek, onlara göndermek, ben de o fikrinize iştirâk ederim. Evet, Avrupa’nın mağlûbiyetinden ve maddî ve ma‘nevî, dünyevî tehlikelerinden ancak ve ancak tesellî-i mutlakı Kur’ân’da bulabilirler. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm Havâriyyûnlara demiş ki: Ben gidiyorum ki size tesellîci gelsin. Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân ile gelsin, demesiyle gösteriyor ki, nev‘-i beşer husûsen bu zamanda, husûsen me’yûs Avrupa’da tesellî-i mutlakı Kur’ân’ın hakāik-i îmâniyesinde bulabilirler.

Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ’nın Birinci ve İkinci ve Üçüncü ve Sekizinci Huccet-i Îmâniyeleriyle beraber Meyvenin Altıncı ve Yedinci Mes’eleleri şimdilik Alman ve Fransız lisânıyla, fakat sıhhatli ve dikkatli tercüme etmeye Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nasıl münâsib görürlerse yapılsın. Yalnız, Üçüncü Huccet-i Îmâniye olan Tabiat kâfî değil. Başında, Asâ-yı Mûsâ’nın bir parçası diye yazılsın. Bugün İstanbul’a bir kardeşimiz gidiyor. Onunla da bu mes’eleye dâir oraya cevâb gönderdik.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç