
SAYFA 145
[397]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Kıymetli mektûbunuzu aldık. Çok memnûn ve mesrûr olduk. İsterdik ki dâimâ bir arada olalım. Muhabbetine doyum olmayan meclislerinizde bulunalım. Kur’ân-ı Kerîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen Risâle-i Nûr’u ile, kararmış kalbleri aydınlatan. vesveseye mübtelâ olup da fânîlerden âh çeken ma‘sûmlara müdhiş, sarsılmaz bir istinâdgâh olan. dindârlara karşı müstehzî tavır takınarak, onları medenî hayâta Hâşiyealıştırmakla onlara iyilik yapacaklarını zannedenlere karşı, îmânın nûru ile karşı koyduran Üstâdımız hazretleri İşte mektûblarınızı alınca bu bir arada bulunmak muhabbeti canlanıyor. Ve kısmen teselli oluyoruz.
SAYFA 146
Acaba müşfik Üstâdımız ve Risâle-i Nûr olmasa idi, dağdağalı on dördüncü asır dünyasında nasıl yaşayacaktık, diye bazen hâtırımıza geliyor. Böyle bir hâl bizi ağlatıyor, yüreğimizi yakıyor. Emân bize Risâle-i Nûrumuzu ihsân eden Allâh’ımıza hamdolsun, dedirterek Risâle-i Nûr’suz bir dünyadan Risâle-i Nûr’lu bir dünyaya fikir ve rûhumuzu sevinç içinde naklediyoruz.
Sevgili Üstâdım Başınızı ağrıttığım için kusurlarımızı affedin. Mektûbuma burada son verirken mübârek el ve ayaklarınızdan öper duâlarınızı beklerim. Ayrıca yüksek ticâret mektebinde Risâle-i Nûr’a alâka gösteren Kemâl Koca da ellerinizden öper. Duâ ve himmetlerinizi çok bekliyorum Efendim.
Risâle-i Nûr’un çok günâhkâr duâya muhtâç âciz bir talebeniz Yûsuf Ziyâ
[398]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Risâle-i Nûr’un bir ihbâr-ı gaybîyesi ki, Sûre-i Fil’in nükte-i i‘câziye-i gaybiyesinin bir lem‘asıdır.
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün târih-i beşeriyede kat‘iyen mislî görülmemiş ve Kavm-i Lût’un başına
SAYFA 147
yağan semâvî taşlardan daha müdhiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i îmânı ve ma‘sûmları edyân-ı semâviye ve kavânîn-i İlâhiye hâricine dehşetli vâsıtalarla sevkeden bir memleketi semâvî taşlarla tokatlamasının bir mukaddimesi olarak, Resmî Gazetelerin kat‘î haber verdikleri bir hâdise-i semâviyeyi, âdetime muhâlif olarak bir nûr şâkirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havâdislerini merâk etmedim. Fakat bu taşlar, Risâle-i Nûr’un dinsizlere ma‘nevî tokatlarını temsîl ettiği cihetinde ve beş altı sene evvel ondan haber verdiği için o şâkirde dedim: Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkîk et. O tahkîk etti, geldi. Diyor ki: Bu baharda Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemîn yüzünde hiç emsâli görülmeyen büyüklükte semâvî taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki bütün ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husûle getirmiştir. Tedkîk edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler karışık olarak mîzânsız bulunmaktadır.
İşte Resmî Gazetelerin kat‘î verdikleri bu haber, altı sene evvel Risâle-i Nûr, 1360 sene evvel Sûre-i Fil’in mu‘cizâne تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümlesi ile, 1359 tarihinde dünyayı dine tercîh eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi‘ medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbîl kuşları gibi semâvî tayyârelerden bombalar
SAYFA 148
başlarına inecek ve semâvî taşlar yağdırmasına mukaddimesi olacak diye haber veriyor. Ve فٖی تَضْلٖیلٍ aynen 1360 tarihini gösterip, dalâletin cezâsı olarak Kavm-i Lût’un başına gelen ahcâr-ı semâviyeyi andıran semâvî taşlar, o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdîd ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un Sûre-i Fil nüktesine âit beyânâtı içinde hâşiyeli bu cümle var: Evet, bu tokatlardan pür-şer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye başlarına yağacağını, bu sûre bir ma‘nâ-yı işârî ile tehdîd eder.
İşte bu fıkra, doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var:
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semâvî taşlar bir iki karış oldukları hâlde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semâvâtın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir. Ve Sûre-i Fil, mu‘cizâne ona bakması ve onun tefsîri ona işâret etmesi hakîkattir. O hâdisenin o ihbâra liyâkati var. Çünkü emsâlsizdir.
İkinci Emâresi: Bütün zemîn yüzünü ve nev‘-i beşeri tehdîd eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri hâlde, bir iki aydır bu acîb dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şa‘şaalandırmamaya çalışmışlar.
SAYFA 149
Sâniyen: Yeni çıkan Asâ-yı Mûsâ’nın en âhirinde, Husrev’e ve yardımcılarına olan husûsî duâ ki, Zülfikār’ın en âhirinde yazılmıştır, aynen o duâ Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazılsın. Yalnız Zülfikār hurûfu yerine, Asâ-yı Mûsâ hurûfu, Zülfikār kelimesi yerine Asâ-yı Mûsâ yazılsın. Hem Nazîf ve yardımcıları dahi aynı duâyı Husrev kelimesi yerinde, Nazîf olarak yeni harfle çıkardıkları Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazsınlar.
Sâlisen: Bana çok lüzûmu bulunan ve etraftan bazen istenilen Zülfikār nüshalarından beş on Zülfikār’ı benim için husûsî bir yere ayrı bırakınız. Sonra bir müsâid vakitte bana gönderiniz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve bugünkü Hıdırellez olan bayram-ı âmmenizi tebrîk ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta fakat memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(399)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Asâ-yı Mûsâ’nın hitâmıyla beraber üç ehemmiyetli mecmûalar güzel ve sıhhatli bir sûrette yazılmaya başlanmış. Cenâb-ı Hakk
SAYFA 150
bunların hitâmına kadar muvaffakiyet sıhhat ve selâmet ihsân eylesin. Âmîn. Gönderilen üç sahîfede yalnız arabî münâcâtta iki hareke, bir harften başka sehiv yok. Harekenin birisi تِلْكَ الْاُمُورُ sehven تِلْكَ الْاُمُورِ yazılmış. İkinci hareke بَیْتُ الْوَحْدَةِ sehven بَیْتَ الْوَحْدَةِ yazılmış. Harf ise اِعْتِیَادَتًا yerine sehven ة noksân bırakılmış, اِعْتِیَادًا yazılmış. Fakat bu üç kahramanların numûne gönderdikleri üç sahîfe, o sahîfelere kadar makine ile yazılmış mı, merâk ediyorum. Hem makine üçüne kâfî gelir mi?
İnşâallâh Sirâcü’n-Nûr, Asâ-yı Mûsâ arkasında parlak fütûhâtı olacak. Ve Sikke-i Gaybiye, Tılsım ve Lem‘alar Mecmûası’yla i‘câzkârâne gaybî imzayı en muannidlere de tasdîk ettirecek. İnşâallâh.
Sâniyen: Fa‘âl, sarsılmaz Isparta Hulûsî’si büyük Re’fet’in seyyidler hakkındaki suâlinin cevâbını bu dakîkada pek ziyâde meşgūliyetime binâen yine ona havâle ediyorum. İnşâallâh bir müsâit zamanda, belki cevâb verilecek. O gayretli ve te’sîrli kardeşim hakkımızda sırlı on üç rakamıyla ve mübârek mahdûmu Bedrî ile de Zülfikār’ın neşrine ciddî gayreti, nûrun ehemmiyetli bir rüknünün vazîfesini yapmasına delîldir. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Âmîn.
Sâlisen: Denizli’nin çok ehemmiyetli ve risâleleri elime yetiştiren ve sâdıkāne kıymetdâr hizmet eden ve pederi Şeyh Hâcı Saîd’le hâslar içine nûr dâiresi içinde
SAYFA 151
bulunan Hâfız Mustafâ’nın kısacık bana yazdığı bir mektûbu, onun vaz‘iyeti hakkındaki merâklarımı izâle etti. O zât az zamanda çok kıymetdâr iş gördü. Hâkim-i Âdil ve mübârek hey’etiyle dâimâ duâdadırlar, unutulmuyorlar. Onlara pek çok selâm ederim. Onlara minnetdârım.
Râbian: Merâk etmeyiniz. Belki bunda da bir hayır var ki, beş on gündür pek sıkıntılı, hem uykuyu men‘eden, hem iştihâyı kesen bir râhatsızlık kışdaki tesemmümden bâkî kalan hastalığa ilâve olmuş. Belki de ondan çıkmış. Dört günde yirmi dirhem ekmek yiyemediğim hâlde, Cenâb-ı Hakk’a şükür olsun ki, sâir işlerime muhâlif olarak müstesnâ bir sûrette tashîhât-ı nûriyeye zarar vermiyor. Ve husûsî evrâdımı terk etmeye mecbûr etmiyor. Şimdiye kadar tecrübelerle kanâatimiz gelmiş ki, böyle sıkıntıların altında büyük hayırlar var. Ben mesrûrum, müteessir olmuyorum. Siz de duâ ediniz, fakat müteessir olmayınız. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Asâ-yı Mûsâ’nın fiyatı tensîb ettiğiniz on banknot münâsiptir. Fakat Asâ-yı Mûsâ’da on bir rakamı ehemmiyeti var. On bir mes’ele, on bir Hüccet-i Îmâniye on bir banknota tevâfuk etmek hâtırı için, bir kısmını on bir banknot fiyatla vermekle bu latîf tevâfuku hâtırlamaktır.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 152
(400)
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی
وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللّٰهِ
Azîz ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım,
Haddimin pek çok fevkinde teveccühlerini hâvî emîrnâme-i Üstâdânelerini şükrânla aldım. Hürmetle, dikkatle ve defaâtle okudum. Dedim: Ey nefis, sen sakın medhediliyorsun sanma İhtiyârsız nûrlu hizmette istihdâmın, mahzâ lütf-u İlâhîdir. Bu mazhariyetten dolayı tebrîk edildiğini anla ve şükret. Hem sen bir talebesin. Talebenin vazîfesi, üstâdının emirlerini kayıtsız ve şartsız dinlemek ve yapmaktır. Hem talebenin üstâddan matlûbu duâdır, rızâdır. Şefkate nâiliyettir. İhtiyârsız bu nûrlu hizmette teklîf olunan vazîfeyi iyi niyetle, Üstâdın duâsını celb edecek tarzda inâyet-i Rabbâniye ile yapabilen talebenin ücreti peşinen verilmiştir. Çünkü hâdim ne kadar âdî ise de, hizmet o derece âlî ve nûrludur. O hâdimin böyle nûrlu vazîfede bulundurulması bir inâyet-i gaybiye eseridir. Ve nihâyetsiz şükre vesîledir. Bu çok nûrlu hizmete iştirâk edenler Hizbullâh denilen Hizb-i Kur’ânî’dir. Ferdleri bir geminin mürettebâtı ve tâifeleri bir makinenin âlâtı ve çarkları ve bir fabrikanın teferruâtı ve tezgâhtârıdırlar. Her sâat başı kaptanın, baş makinistin ve fabrika müdürünün şu irâdesi duyuluyor:
SAYFA 153
Aczinizi biliniz. Fakr ve ihtiyâcınızı anlayınız. Şevkle ve şükürle işleyiniz. Niyette, düşünüşte, işleyişte hatâ ve kusur. haksızlık, şükürsüzlük ve küfrân-ı ni‘met demektir. Sonra tokata müstehak, azâba lâyık ve şefkatten mahrûm olursunuz. Bazı numûne ve misâlleri de i‘lân tahtasında görüyorsunuz. Felân hâdim şu kusurundan dolayı bu sûretle cezâlandırılmıştır, diyerek nefsimle konuştuktan sonra اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا الْاُسْتَادْ diyerek girdiğim ma‘nevî huzûrunuzda birkaç dakîka fazla kalmak için ma‘rûzâtıma devam ediyorum. Hutbe mev‘izaları Risâle-i Nûr’un kendisinden başka bir şey değildir. Yazılış sırasında bazı tulûât oluyor. Onlar da nûrların te’sîriyledir. Hiç bir iyi şey bana âit değildir. İçlerindeki bazı bozuk yerler oluyorsa, benim fuzûlî müdâhele ve kusûrumdandır. Ne dünkü suâllerim ve mektûblarım ve diyâr diyâr dolaşmaklığım ve ne de bugünkü hizmet tarzım, aslâ ihtiyârımla değildir.
Mübârek Üstâdım, Nihâd bir hafta evvel askerlikten terhîs edildi. Ve kardeşimiz Abdülmecîd’in yanına gitti. Her ne kadar Nihâd yanımda değil idi ise de, yakınımda idi. Birkaç ayda bir görmekle mütesellî oluyordum. Esâsen efrâd-ı âilem yanımda değiller yalnızım. Nûrlarla iştigāl ve Nûrcularla ünsiyet ederek ve henüz kalkmayan ma‘lûm musîbetin ref‘ini niyâz ederek imrâr-ı vakit eylemekteyim.
Azîz Üstâdımı Ehl-i Beyt’in de büyüğü biliyorum. Ve karâbet cihetiyle onun mensûpları ile de
SAYFA 154
bir âile efrâdı olduğumuzu hissediyorum. Bu hislerim beni اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ fermanına daha kuvvetli bağlıyor. Ramazân’ın hikmetlerinden bâhis nûrlu dersin dört mev‘izası hâriç, yirmi sekiz mev‘iza bitti. Üstâdıma tebean otuz üç aded-i mübârekinden sonra, ikinci tertîp adıyla yine birden ve baştan başlamak düşünüyorum. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ bu def‘a Alvarlı Mehmed Lütfü Efendi hocadan vâsıta ile ve size çok muhib, Vehbî Efendi vâsıtasıyla aldığım manzûm mektûbundan bir sûret leffen takdîm ediyorum.
Mehmed Lütfü Efendi hazretlerinin ihtiyârlıktan rü’yeti çok azaldığı ve kâtibin de imlâsı bozuk olduğu için ne kadar anlayabildimse o kadar yazabildim. Yanlışları azîz Üstâdım tashîh buyururlar. Benim hesabıma asâleten bütün bu havâlîdeki alâkadârlar nâmına vekâleten siz sevgili Üstâdımın kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle mübârek ellerinden öper. başta vâsıta-i muhâbere olmak üzere, bütün o havâlîdeki Nûrcu kardeşlerime yüksek vâsıtanızla selâm ve duâlar eder, hayır duânızı istirhâm ederim.
Elhamdülillâh, Saîdü’n-Nûrsî azîz Üstâdım
Eşşükrülillâh, bâ-emr-i Üstâd muhlis bir adam
Vird-i zebânım لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tır dâim
Sana canım da ben de fedâyım müşfik Üstâdım
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی اَلْبَاقٖی الْحُبُّ فِی اللّٰهِ
Uhrevî âciz kardeşiniz Muhlis
SAYFA 155
(401)
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَلٰی وَبَرَكَاتُهُ
Hâlde hâldâşım, yolda yoldaşım, dinde kardeşim Mehmed Hulûsî Efendi,
Hamdülillâh, nûr-u tevhîd yâr-ı gārındır senin
Nûr-u tevhîd nûr-u dîdem dilde yârindir senin
Rahm-i Rahmân ez ezel tâ be-ebed ihsân-ı Hakk
Mahzâ fazlından hüdây-ı bâkî varındır senin
Bir Kerîm’dir, bir Rahîm’dir, bir Hakîm’dir Zü’l-Celâl
Kerem-i fazl-ı İlâhî yâr-ı gārındır senin
Nice hamdetmek gerektir Lütfiyâ bu ni‘mete
Gubâr-ı kadem-i cânân müşk-i bârındır senin
Bi-inâyetillâhi Teâlâ meyân-ı ümmet-i Muhammed’de (asm)
Şem‘a-i hidâyet nûrunu fürûzân eden
Bir Zât-ı âlî-kadrin huzûr-u saâdetine nâm-ı kemterânemi tahrîr ile tezekkürde bulunduğunuz ve bize hüsn-ü himmetlerini celb ve selâmlarını teblîğiniz kıymet-i dünyâ ve mâ-fî-hâ olan eşyâdan değerlidir.
Ol Zât-ı âlî-kadrin himmetlerini istirhâmında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim, ol bâbda himmetlerine havâle.
SAYFA 156
Esselâm ey şem‘a-i nûr-u hidâyet, esselâm
Esselâm ey matla‘-i mihr-i saâdet, esselâm
Gülbün-ü tevhîdde gonca-i hemrâh Mehmed Hulûsî Efendi kardeş
Nûr-u tevhîd ise dilde dil-ârâ Bir hak nümâ zâta olmuşsun yoldaş
Tuttuğun dâmeni elden bırakma İlm-i ledün zâta olmuşsun sırdaş
Kerem-i kerîme bu mazhariyet Bir kadr-i vâlâya olduğun hâldaş
Hamdeyle Mevlâya rû ber zemîn ol Nâ-ehile esrârı eyleme sen fâş
Alvarlı Mehmet Lütfü
(402)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, Asâ-yı Mûsâ kırılmadan mükemmel olarak hitâm buldu. Dalâlette firavunlaşmış nefisleri mağlûb edeceğine ve ehl-i îmâna ma‘nevî rahmetler yağdırmaya vesîle olacağına bir emâresi, onun çıkması, bizim tarafa neşre başlaması, aynı zamanında yağmura çok ihtiyacı bulunan hem Isparta, hem bu havâlîde emsâlsiz, devamlı bir haftadan beri rahmetin gelmesine tevâfukudur.
SAYFA 157
Sâniyen: Bize göndereceğiniz yeniden Zülfikār nüshalarına mukābil şimdilik hediyesini gönderemeyeceğim. Çünkü onları muhâfaza edip gāyet lüzûmlu vakitte ehemmiyetli yerlere verilecektir. Çok fa‘âl ve te’sîrli nûr nâşiri Re’fet Beyin, kırk sene evvel bizimle alâkadâr ve ehemmiyetli bir zamanda Eski Saîd’in İhlâs başındaki âyete dâir hitâbetini dinleyip alâkadârlık gösteren, kırk sene sonra aynı hakîkati Re’fet vâsıtasıyla gören ve nûrun bir kerâmeti diye nûr dâiresine giren zâta bilhassa selâm ediyorum. Ve mektûbunda ismi bulunan kahraman Burhân’ı unutmuyorum. Ve nûr hesabına ona çok minnetdârım. Merhûm Lütfü’nün vârisi ve kahraman Tâhirî’nin ciddî bir kardeşi ve metîn bir Nûrcu kardeşimiz Atabeyli Abdullâh Çavuş’un ma‘nîdâr mektûbunu ve kendine mahsûs tesbîhât namazının sonunda duâsı güzeldir. Hem o kardeşime, hem mektûbunda isimleri bulunan başta kahraman Tâhirî’nin mübârek pederi olarak o kardeşlere ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Ve makbûl duâlarını istiyoruz.
Sâlisen: Sekiz sene Kastamonu’daki hizmet-i nûriyeyi tam semeredâr bir sûret vermesine bir vesîle olan ve Kastamonu’da olması lâzım gelen ehemmiyetli vazîfe-i nûriyeyi bilfiil yapan, Safranbolu, Eflâni civârındaki Nûrcular nâmına ve Mehmed Feyzî ve Muallim İhsân gibi kardeşlerimizle teşrîk-i mesâî eden kahraman Mustafâ Usman ve Hıfzı kardeşlerimizin mektûbları bizleri çok mesrûr eyledi. Husûsen büyük üstâdlarımdan
SAYFA 158
Ahmed Ziyâeddî’nin ks hafîdi Seyyid Efendi nûr dâiresine tam bir şerefle girmesi, bizi fevkalâde sevindirdi. Ve o havâlîde daha çok Hasan Feyzî ve Ahmed Fuâdların çıkmasına ümîd veriyor. Hıfzı’nın ma‘sûm mahdûmlarının yazdıkları risâleleri medâr-ı ibret için dâimâ yanımda bulunduruyorum. Onların yazılarını gören buradaki ma‘sûmlar şevke geliyorlar. Cenâb-ı Hakk o havâlîyi üçüncü bir Isparta hükmüne getirsin İnşâallâh. Âmîn. Güzel kalemiyle Risâle-i Nûr’a çok hizmet eden ve ciddî alâkasıyla çok mekteplileri nûrlara sevk eden Muallim İhsân Abdurrahmân, Safranbolu havâlîsine muallimlikle gelmesi çok güzeldir. İnşâallâh Küre Medrese-i Nûriyesi’nin hizmet-i nûriyesini orada da yapacaktır. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Âmîn.
Râbian: Denizli hapsinde, bizleri ehemmiyetli bir cihette âhir hayâta kadar minnetdâr eden Sâdık Bey, Hilmî Bey, Beylerbeyli Süleymân Bey’i çok merâk ediyordum. Husûsen hapiste kalan Süleymân, ne hâlde olduğunu haber almamıştım. Bu def‘a Çorum hapsinden benim nâmıma bana bir mektûb geldi. Gençlik Rehberi gibi bazı risâleleri istiyor. Mektûbunu size gönderiyorum, istediğini gönderirsiniz. Benim tarafımdan ona çok selâm ve onu unutmuyoruz diye yazınız.
Hâmisen: A‘lâmescid köyü imamı Hoca Edhem’in uzun mektûbunun bir kısmını tay edip ehemmiyetli kısmını Lâhika’ya geçirmek için size gönderiyorum. Bu hoca, hocalar içinde