EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

214

[419]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Miʻrâc-ı Şerîf’inizi tebrîk ve emsâl-i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi‘râc gecesinden evvelki gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi‘râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın fütûhâtlarına husûsen resmî dâirelerde bir emâresi olduğuna kanâatımız katʻîdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmaya bir derece mâni‘ bir râhatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki, bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdârında ziyâde hastalık cihetiyle her bir saati on sâat kadar sevâblı bulunmasını bir nevi‘ maʻnevî müjde aldım, Allâh’a şükrettim. Erhamü’r-râhimîn’e hadsiz şükür olsun dedim.

215

Sâniyen: Nûrun bir kumandanı, kardeşimiz Re’fet Bey’in Ankara seyâhatiyle nûrlara, az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şüphe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Husûsen Diyânet Riyâseti’nin müntesibleri, umûmen Zülfikār’ı ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nı takdîr ve tahsîn ile karşılamaları ve tenkîd değil, belki himâye ve müdâfaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir ve Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’ya parlak bir i‘lân-nâmedir.

Sâlisen: Konya’lı fa‘âl kardeşimiz Sabrî’nin makine ve yardım hakkındaki fikri ve merdliği şâyân-ı takdîrdir. Bin Mâşâallâh Hem çok büyük hayrı ve menfaati bulunan bu yeni musîbetimize ve maddî zararınıza tam bir mukābele ve o yaraya bir merhem hükmünde isâbetli bir fikirdir.

Râbian: Abdurrahmân Çelebi Salâhaddîn şarkta kaç sene evvel ektiği nûr tohumları, Hulûsî’nin sa‘y ve gayretiyle tam sünbüllenmeye başlamış. Bu iki Abdurrahmânlar o kudsî hizmette beraberdirler. Cenâb-ı Hakk onların emsâllerini çoğaltsın. Âmîn. Nûrun rükünlerinden Halîl İbrâhîm’in küçük kasîdeciğini ve Re’fet Bey’in mektûbunu Lâhika’ya geçirmek için beraber takdîm ediyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

216

[420]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Halîl İbrâhîm’in bu fıkrası hem Lâhika’ya, hem münâsib gördüğünüz yeni çıkacak mecmûalara girsin.

Zerremizi fart-ı şefkatinle şems-i envârına düşürdün

Cehlimizle enâniyetimizi diyâr-ı irfânına düşürdün

Ma‘den-i nühâsımızı pota-i Furkān’a düşürdün

Hayfâ ki, o potada zünnâr-ı inkârımızı düşürdün

Sarây-ı Kâ‘be-i ulyâya erip tûl-ü emelimizi düşürdün

Makam-ı nûr-u tevhîde varıp, hâb-ı hayâlimizi düşürdün

Haremgâh-ı İlâhî’de süveydâ hücresine pusumuzu düşürdün

Hey’et-i sûretinin derûnundaki ma‘nâya gönlümüzü düşürdün

ezel sabâhında vahdet nağmesini işittin

Leylâ-yı zaman Kays ile bir demde görüştün

Dost iklîminin lâlesinin bağlarına eriştin

Vahdet-i sâkî midâdını سَقٰیهُمْ kevserine düşürdün

217

Olmasaydın ey Risâle-i Nûr, sen bize armağan

Câh-ı mâsivâ, nefs-i tâğūtla bel‘ederdi bizi hemen

Dalâletten geçemez, küfür benliğinde kalırdık üryân

Hamdenlillâh, katremizi bahr-i envârına düşürdün

Sendeki esrâr-ı hak سَوْفَ تَرٰینٖی yi söylesem

Gül vechindeki lâhût benini şerh ve beyân eylesem

Nûr-u Hudâ, mü’mine hedâ, dalâlete seyf-i hemtâ mı desem

Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ ile münkirleri girdâba düşürdün

Âşinâ-yı bezm-i haktır Risâle-i Nûr talebeleri

Nûr-u Yezdân, feyz-i Kur’ân’dır cümlesinin rehberi

Bu âciz nâ-tuvân onların bir hakîr kemteri

Halîl İbrâhîm’e hâk-i der-i âl-i abâ tam düşürdün

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç günâhkâr kardeşiniz Hâk-i der-i âl-i abâ

218

[421]

Re’fet tarafından. İhtisâr ve taʻdîlden sonra Lâhika’ya girse ve sâir arkadaşlarınız da meâline muttali‘ olsa. tensîbinize havâledir.

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili ve Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,

Emriniz üzerine Kunduracı Mehmed Efendi ile birlikte Ankara’ya gittik. Celâl ve Hilmî Beyleri göremedik. Birisi İstanbul’da, diğeri fazla meşgūliyette bulunduğundan görüşemedik. Fakat kardeşimiz Müteahhid İsmâîl Efendi, Hilmî Bey’le husûsî olarak her zaman görüşmekte olduğundan, bu husûsta lâzım gelen îzâhâtın verilmesini ona havâle ederek, biz doğruca Diyânet Riyâseti’ne gittik. Orada evvelâ bizim Isparta’da iken tanıdığımız Müderris Hasan Hüsnü Bey vardı. Kendisi Diyânet Riyâseti Hey’et-i Müşâvere a‘zâsındandır. Onunla husûsî olarak bir müddet görüştüm ve îzâhât verdim. Bilâhare beraberce hey’et-i müşâvere odasına giderek, Ankara ehl-i vukūf raporunda imzası bulunan Müderris Yûsuf Ziyâ Bey’i gördüm. Baktım, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’yla, hakkımızda yazılmış olan evrâklar önünde duruyordu. Yanında yer gösterdi, mufassalan îzâhât verdim. Dedim: Sizin raporunuz ve Denizli Mahkemesi’nin kararı ve mahkeme-i temyîzin tasdîki varken, kitablarımıza vukū‘ bulan taarruz ve bizlere verilen bu sıkıntı neden ileri geliyor?

219

Mâdem cumhûriyet idaresinde kanun, her şeyin fevkindedir ve onun hükmü cârî olur, biz kanun huzûrunda berâet etmişiz, bundan böyle bize ilişmemek gerektir. Bunun men‘i, sizin vereceğiniz isâbetli bir kararla mümkündür. Yoksa biz hakkımızı arayabiliriz dedim. Sonra ilâve etti: Bu, oradaki adliye me’mûrlarıyla zâbıtanın sizin mes’eleye vukūf-u tâmmeleri olmadığından ileri geliyor. Şimdi evrâk önümdedir. Sû’-i tefehhüme uğramış mütâlaalarına birer birer cevâb vereceğim dedi ve eserleri takdîr ettiğini söyledi. Ben de Üstâdımızın selâmını söyledim. Bilmukābele selâm ve duânızı istediğini bildirdi.

Ondan sonra oradan ayrıldım, Diyânet Reîsi’nin yanına girdim. Onunla da bir müddet görüştüm ve îzâhât verdim. Cevâben: Ben hoca hazretlerini Dârü’l-Hikmet’ten tanırım, hürmetim vardır. Kendisine selâm ve hürmetlerimi iblâğ ediniz dedi. Ve Biz lâzım gelen cevâbı vereceğiz, İnşâallâh iyi olur dediler ve bi’l-umûm diyânet müntesibleri, eserleri takdîr ile karşıladılar. Bu gibi yolsuz işlerin, ancak âsâr-ı dîniye mütâlaasında hüsn-ü niyet taşımayarak, kendi kafalarına göre ma‘nâ vermelerinden ileri geldiğini anladım. Ertesi günü Mehmed Efendi kardeşimiz, Erzurum Meb‘ûsu Vehbî Paşa’yı görmüş. O zât dahi, Ben Dâhiliye Vekîli’ni görüp, bu husûsta uzun uzadıya görüşeceğim. Üstâd hazretlerine hürmet ve selâmlarımı götürünüz

220

demiş. Bunun üzerine parti erkânıyla görüşmeyi İsmâîl Efendi’ye havâle ederek Ankara’dan ayrıldık. Mübârek ellerinizden öperek duâlarınızı arzederiz efendim hazretleri.

Kusûrlu, âciz talebeniz Re’fet

[422]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Haşmetli ve sıhhatli ve mükemmel ve Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın aʻsâsı gibi pek çok menfaati bulunan Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nı aldım. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyoruz ki, bu musahhah nüshalar me’haz olup her tarafta benim bedelime Risâle-i Nûr eczâlarının tashîhine hizmet edeceği gibi ve her tarafta îmânı kurtaracak fütûhâtlar yapacak İnşâallâh. Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarını tekrâren bu cihette dahi tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Bugün mektûbunuzu beklerken, almadığımızdan merâk ederken üç cihette o merâkıma bir teselli geldi.

221

Birincisi: Sekiz dokuz seneden beri, onu vefât etmiş işitip öyle bildiğim, eskiden nûra çok hizmet eden Bekir Bey’in bir mektûbunu aldım.

İkincisi: Kastamonu havâlîsinin kahramanlarından ve seyyidlerden Ahmed Kureyşî, bir yeni Nûrcu ile buraya gelip o havâlîye âit çok merâklarımı izâle eylediler.

Üçüncüsü: Üniversitenin Nûrcu küçük kahramanları nâmına Mustafâ Ramazân’ın nûrlar hakkında o Dârü’l-Fünûn’un ehemmiyetli a‘zâlarının takdîr ve tahsînlerine istinâden yazdığı ve size leffen gönderdiğim güzel mektûbu gösteriyor ki, mektebliler nûrlara tam sâhib çıkacaklar. Bu mektûbu yeni çıkacak nûr mecmûalarının birisinin âhirine ilhâk etmek için tensîbinize havâle ediyorum.

Sâlisen: Bu şa‘şaalı Hâşiye baharın çiçeklerini temâşâ etmek için araba ile bir iki sâat geziyorum. Hiç hayâtımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekler, otlar, âdetin fevkinde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbîhât edip, lisân-ı hâl ile Sâni‘-i zü’l-Celâllerinin san‘atını takdîr ve alkışlıyorlar gibi hakkalyakîn

222

hissettiğimden, hayât-ı dünyeviyeye müştâk hissiyâtım ve gāfil, tahammülsüz nefsim bu hâlden istifâde ederek, dünyadan nefret ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeye iştiyâk cihetinde karar veren kalbime ve fânîde bâkî zevk arayan nefsime i‘tirâz geldi. Birden hissiyâta da, damarlara da sirâyet eden îmân nûru o i‘tirâza karşı gösterdi ki, mâdem toprak bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiç bir şey başı boş kalmıyor. Elbette bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayâtın ma‘nevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa‘âl bir nev‘i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır. Elbette bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîkî ve dâimî ve ma‘nevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyâka lâyıktır diye o kör hissiyâtın ve dünyaperest nefsimin i‘tirâzını tamamıyla izâle ve def‘etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünyaperest nefsime de dedirtti. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

223

Bu mektûbu ıslâh ve ta‘dîlinizden sonra, Lâhika’ya ve yeni çıkacak mecmûalarının birisinin âhirine, Üniversitedeki nûr şâkirdlerinin, Risâle-i Nûr hakîkatinin fen dâiresinde fevkalâde kıymetini takdîr ettiklerine bir numûnedir diye yazılsın.

[423]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Şu kâinât semâsının gurûbu olmayan ma‘nevî güneşi Kur’ân-ı Kerîm, şu mevcûdât-ı kitab-ı kebîrinin âyât-ı tekvîniyesini okutturmak ve mâhiyetini göstermek için, şuâ‘ları hükmünde olan envârını neşrediyor. Akl-ı beşeri tenvîr ile, sırât-ı müstakîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd, hilkatindeki makāsıdı ve fıtratındaki metâlibi ve istikāmetindeki gāyesini, o hidâyet güneşinin nûruyla görür, anlar ve bilir. O hidâyet nûrunun tecellîsine mazhar olanlar, kalbinin kābiliyeti nisbetinde ona âyinedârlık ederek kurbiyet kesbeder. Eşyâ ve hayâtın mâhiyeti, ancak o nûr ile tezâhür ederek görülür, anlaşılır, bilinir. Şems-i Ezeliye’nin ma‘nevî hidâyet nûrlarını temsîl eden Kur’ân-ı Kerîm, kalp gözüyle hak ve hakîkati görmeyi te’mîn eder. Onun için onun nûrundan uzakta kalanlar, zulümâtta kalırlar. Zîrâ her şey nûr ile görülür, anlaşılır, bilinir.

224

İşte şu kitâb-ı kebîrin ma‘nevî ve sermedî güneşi olan Kur’ân-ı Kerîm’in nûr tecellîsine, bu asrımızda nûr ismiyle müsemmâ olan Risâle-i Nûr şahs-ı ma‘nevîsi mazhar olmuştur. O nûrlar ki, zulümâttan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusu ile gündüzünü gece yapan sefâhetperest, aklı gözüne inmiş, zulümâtta kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı, projeksiyon gibi nûrlarını îmân hakîkatlerine tevcîh ederek, sırât-ı müstakîmi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nûr topuzunu ehl-i küfrün ve münkirlerin başına vurup:, Ya aklını başından çıkar, at, hayvan ol. veyâhûd aklını başına al, insan ol diyor. İlim bir nevi‘ nûr olduğuna göre, Risâle-i Nûr’un ilme olan en derin vukūfunu gösterecek bir iki delîline kısaca işâret ederiz:

Evvelâ: Şunu hâtırlamalıyız ki, Risâle-i Nûr başka kitabları değil, belki yalnız Kur’ân-ı Kerîm’i üstâd olarak tanıması ve ona hizmet etmesi i‘tibâriyle, makbûliyeti hakkında bizim bu mevzû‘da söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı mâbeyninde Risâle-i Nûr’un değerini tebârüz ettirmek için ilâveten deriz ki: Risâle-i Nûr, şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzûh ile isbat edemediği en muğlak mes’eleleri, gāyet basît bir şekilde en âmî avâm tabakasından tut, tâ en âlî havâs tabakasına kadar herkesin isti‘dâdı nisbetinde anlayabileceği

225

bir tarzda, şüphesiz, iknâ‘ edici ve yakînî bir şekilde îzâh ve isbat etmesidir. Bu husûsiyet hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde yoktur.

İkincisi: Bütün nûr eserleri, Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin hakîkî tefsîri olup, onun ma‘nevî i‘câzının lem‘aları olduğunu her husûsta göstermesidir.

Üçüncüsü: İnsanların en derin hâcetlerine kat‘î delîl ve burhânlarla ilmî mâhiyette cevâb vermesidir. Meselâ, Vâcibü’l-Vücûd’un varlığını ve âhiret ve sâir îmân rükünlerini bir zerrenin lisân-ı hâli ve kālî sûretinde tercümânlığını yaparak isbat etmesi, en meşhûr İslâm feylesoflarından İbn-i Sînâ, Fârâbî, İbn-i Rüşd, bu mesleklerde bütün mevcûdâtı delîl olarak gösterdikleri hâlde, Risâle-i Nûr o hakîkatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisânıyla isbat ediyor. Eğer Risâle-i Nûr’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risâle-i Nûr’dan ders alacaklardı.

Dördüncüsü: Risâle-i Nûr, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprimeler gibi hulâsalar nev‘inden kısa bir zamanda te’mîn etmesidir.

Beşincisi: Risâle-i Nûr, ilmin esas gāyesi olan rızâ-yı İlâhî’yi tahsîle sebeb olmasıdır. Ve ilmi, dünya menfaatine hiç bir cihetle âlet etmeyerek, tam ma‘nâsıyla insaniyete hizmet etmesi gibi en ulvî vazîfeyi temsîl etmesidir.

226

Altıncısı: Risâle-i Nûr kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâli ve kālî sûretinde tercümânlığını yapmasıdır. Aynı zamanda îmân hakîkatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişâf ettirmesidir.

Yedincisi: Risâle-i Nûr’un, bütün ilimleri câmi‘ oluşudur. Âdetâ ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiç bir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan en derin vukūfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmûası olmasıdır. Misâl olarak birkaçını zikrederek, hey’et-i mecmûası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risâle-i Nûr bahrine mürâcaat etmesini tavsiye ederiz.

Meselâ, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Bir kelebeğin midesini tanzîm eden, manzûme-i şemsiyeyi dahi o tanzîm etmiştir. Bir zerreyi îcâd etmek için, bütün kâinâtı îcâd edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır. Zîrâ şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın her bir harfinin, bâhusûs zîhayat her bir harfinin her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.

Tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi‘ değildir. nakıştır, nakkāş değildir. mistardır, masdar değildir. nizâmdır, nâzım değildir. kanundur, kudret değildir. şerîat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hâriciye değildir.

227

Rûh dahi sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, âlem-i emirden, sıfât-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd-u hissî giydirmiş, bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere zarf etmiştir. Ve hâkezâ Binler vecîzeler var.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Üniversite Nûrcuları nâmına duânıza çok muhtâç Mustafâ Ramazânoğlu

[424]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımızla, geçen Leyle-i Berâtınızı tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Nûrun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re’fet Bey’in nûr hizmeti için İstanbul’a gitmesi çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya, onun gibi bir Nûrcu lâzımdır. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin, âmîn.

Sâlisen: Ben ikisini Câmiü’l-Ezher ulemâsına, ikisini de Medîne-i Münevvere’nin Ravza-i Mutahhara civârındaki âlimlerine, ikisini de Şâm-ı Şerîf hey’et-i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ-yı Mûsâ, üç Zülfikār hazırladım. Başlarında,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç