
SAYFA 262
Pek garîp bir tarzda, dar bir vakitte yazıldığı için kusura bakılmasın.
[442]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Gönderdiğiniz Sirâcü’n-Nûr’dan yüz yirmi sahîfeye baktım. Hâşiye Ehemmiyetsiz birkaç noktadan başka, ma‘nâyı bozmayan bir iki kelime buldum. Rûh u cânımla yazanı ve yardımcılarını tebrîk ettim. Tamamlandıktan sonra dört nüsha İstanbul’a gönderip ötekilerle beraber hârice gideceğini size yazmıştım. O hâricdeki dört yere giden nüshaların başında Zülfikār, Asâ-yı Mûsâ gibi, gönderilen ulemâya hitâben yazılan mektûb, o dört nüshanın başında da siz yazsanız münâsib olur. Fakat Câmiü’l-Ezher’e, Şâm’a ve Hind’e ve Medîne-i Münevvere’ye gidenlerin Zülfikār’da
SAYFA 263
olduğu gibi aynı mektûb, fakat muhâtabları ayrı. Kimlere gönderildiği tahsîs edilsin. Daha siz nasıl münâsib görürseniz, o mektûbu ta‘dîl ve ıslâh edersiniz.
Eğer kolay ise, İstanbul’a gönderilen kitablar buraya da uğrasa münâsib olur. Benim için de yirmi otuz nüsha İstanbul’da cildlense, bana gönderilse iyi olur. Şimdilik fiyatı elimde yoktur ki göndereyim. Hem çoklara da hediye vermeye mecbûr oluyorum.
Sâniyen: Nûrların erkânlarından bir iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber o hâlis, sâdık zâtlara hastalık noktasında mürâcaat etmeyip ve ilaçlarını da yemeyip, çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet-i ihtiyâcım ve elemlerim içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dâir bahis açmadığımdan endişeli bir merâk onlara geldiğinden, sırlı bir hakîkati izhâra mecbûr oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum. Onlara dedim ki:
Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkîniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp nûrlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaîf damar ve dehşetli mâni‘, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verildikçe, hiss, nefis cisim galebe eder. Zarûrettir, mecbûriyet var der, rûh ve kalbi susturur,
SAYFA 264
doktoru müstebid bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilaçlara itâate mecbûr ediyor. Bu ise fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifâdeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasılki korku ve tama‘ ve şân ve şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü insanın en zaîf damarı olan korku cihetinde bir haltedemediler, i‘dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra insanın bir zaîf damarı, derd-i maîşet ve tama‘ cihetinde çok soruşturdular. Nihâyette, o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok. Ve çok vukūâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hatta bu on sene zarfında yüz def‘adan ziyâde resmen Ne ile yaşıyor? diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra en zaîf bir damar-ı insanî olan şân ve şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zaîf damarımı tutmak için emredilmiş ihânetler, tahkîrlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiç bir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat‘iyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şân ve şerefini, bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ve şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
SAYFA 265
Sonra bizim hizmetimiz i‘tibâriyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakîkat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmaya müştâk olan ma‘nevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o ni‘met-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiç bir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enâniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiç bir şeye âlet olmamaya binâ edilen hizmet-i îmâniye ile, şahsî makām-ı ma‘neviyeyi aramamak iktizâ ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîkî ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşif ve kerâmâtı ve kemâlât-ı rûhiyeyi nûr hizmetinin hâricinde aramadığımı, zaîf damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve gelecek Leyle-i Kadr’i her bir Nûrcu hakkında seksen üç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini hakîkat-ı Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 266
[443]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bu aşr-i âhir-i Ramazân’da her gece, husûsen tek gecelerde Leyle-i Kadr’in bulunmak ihtimâli kuvvetli olduğunu hadîs-i şerîf ferman ediyor. Onun için Nûrcular, o nûr-u a‘zamdan istifâdeye çalışmak gerektir.
Sâniyen: Husrev ve Tâhirî gibi vazîfelerini tam yapan ve bin Husrev ve beş yüz Tâhirî meydanda bırakan iki kardeşimizi ve onların sisteminde bir Nûrcuyu sulh mahkemesine vermek, İnşâallâh netîcesinde büyük bir inâyet ve fütûhât olacak, hiç merâk etmeyiniz. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُو شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla bu hâdise, zulmedenlere maddî-ma‘nevî cehennemî ve Nûrculara dünyevî-uhrevî cenneti kazandırmaya bir sebebdir İnşâallâh.
Sâlisen: Çok çalışkan ve kahraman kardeşimiz Sâdık Bey’in çok ehemmiyetli mektûbuna çok uzun bir mektûbla cevâb vermek lâzımdı. Fakat maatteessüf şimdilik hâlim, vaz‘iyetim, husûsen râhatsızlığım müsâade etmiyor. Benden yardım istediği îzâhâtı vermeye hâlim müsâit değildir. Yine ona ve Mehmed Feyzî’ye havâle ediyorum. Mümkün olduğu kadar o Târîhçe-i Hayât’ı yazarlar.
SAYFA 267
Bu mektûb münâsebetiyle dünkü gün yanıma gelen mühim, resmî bir me’mûra böyle söyledim ki: Eski Saîd’in sergüzeşte-i hayâtından hârika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risâle-i Nûr’un kerâmeti imiş. Şöyle ki:
31 Mart Hâdisesi’nde Hareket Ordusu’nun Başkumandanı Mahmûd Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, on beş adam karşımda dârağacında asılı bir vaz‘iyette, Dîvân-ı Harb-i Örfî Reîsi Hurşîd Paşa benden sordu: Sen şerîat istedin mi? İşte şerîat isteyenler böyle asılırlar. Ben de: Şerîatin bir mes’elesine bin rûhum olsa fedâ ederim dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb muhbirlerin iftirâlarıyla varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri,
Hem eski harb-i umûmî’nin nihâyetinde, İstanbul’da İngiliz’in başkumandanının eline, benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât-ı Sitte ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimâli varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi,
Hem Ankara’da Dîvân-ı Riyâset’te pek çok meb‘ûslar varken, Mustafâ Kemâl şiddetli bir hiddet ile Dîvân-ı Riyâset’e girip, bana karşı bağırarak: Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dâir şeyler yazıp içimize
SAYFA 268
ihtilâf verdin. Ben de onun hiddetine karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merdûddur. Dehşetli bir pot kırdım. Hazır meb‘ûs dostlarım telâş ettikleri ve her hâlde beni ezeceklerini tahmîn ettikleri sırada, bana karşı bir nevi‘ tarziye verip, o mecliste hiddetini geri alması, âdetâ dehşetli bir kuvveti ve hakîkati hissedip geri çekilmesi. ikinci gün husûsî riyâset odasında, Hücumât-ı-Sitte’nin birinci desîsesi içinde bulunan, meselâ, Ayasofya Câmii ehl-i fazl ve kemâlden ilâ âhir. cümlesinden başlayan, tâ İkinci Desîse’ye kadar, bir sâat tamâmen ona söyledim. Bütün hissiyâtını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hatta taltîfime çok çalışması, kat‘iyen bu üç cebbâr fevkalâde kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdetâ Eski Saîd’den korkmaları, şüphesiz ki Risâle-i Nûr’un, ileride kahraman şâkirdlerin şahs-ı ma‘nevîsinin hârika bir kuvveti ve Risâle-i Nûr’un parlak bir kerâmetidir.
Râbian: Kardeşimiz Ya‘kūb Cemâl’in Denizli şâkirdleri nâmına Ramazân ve Leyle-i Kadir tebrîkine karşı, bin Bârekallâh ve nefsine karşı mücâdelesi veffekakellâh ve İngiliz Devleti’nin Payitaht’ında hatîbleri kürsülerinde Artık İngiltere’nin İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakîkî ihtiyâcâtını câmi‘ olan Furkān-ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup tefsîr ve beyân ettiklerini, en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz diye o kardeşimizin bu havâdisine
SAYFA 269
bin Elhamdülillâh deriz. Evet, o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saâdeti onunla kurtulabilir.
Hâmisen: Şeyh Abdülehad Servet isminde bir zât-ı mübârek, bizim Eskişehir hapsinde ehemmiyetli bir kardeşimiz merhûm Şeyh Şerâfeddîn kuddise sırruhunun halîfesi ve bize karşı haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zan taşıyan o mübârek kardeşimiz, uzunca bir mektûbu bana yazmış. Bazı noktaları benden istifsâr ediyor. O mübârek kardeşime pek çok selâm edip duâlarını istiyorum. Gücenmesin, ben şimdi râhatsızım. Hem husûsî mektûb yazamıyorum. O mübârek kardeşimizi Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum. İstediği şeyleri İnşâallâh Risâle-i Nûr’da bulur.
Sâdisen: Mübârekler pehlivânı ve Nûr’un büyük Abdurrahmân’ı Büyük Rûhlu Küçük Alî’nin Lemeât’taki muvaffakıyetine binler Bârekallâh ve ma‘sûm mahdûmu Nûr Mehmed’in hâfızlığına bin Mâşâallâh ve veffekakellâh deriz. Fakat Lem‘alar Mecmûası’nda Sirâcü’n-Nûr’a ve Sikke-i Gaybiye ve Tılsımlar’a giren parçalar mükerrer olmamak için, tensîbinize havâle ediyoruz. Umûma binler selâm.
Berây-ı ma‘lûmât, ehemmiyetli bir me’mûr bizim için Ankara’ya gittiği için ona yazılan parça leffen gönderilmiştir. Lâhika için Sâdık Bey’in mektûbu da gönderilmiştir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 270
[444]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Hayrî Kardeşim,
Bir ma‘nevî ihtâra binâen kardeşimiz İbrâhîm Bey’e söyle ki, ben onun ferah ve selâmeti için çok sözler söyledim. O kardeşimizin fevkalâde nûrlara fâidesine zarar gelmemek için, birkaç noktadan birkaç cümleye dikkat etmek lâzım. Benden işittiği her sözü söylemesin. Bana ihtâr edildi ki, onun hakkımızda söyleyeceği sözleri, habbe olsa da kubbe yaparlar. Onun için hârice Risâle-i Nûr gidiyor demesin. Hem kat‘iyen başka yerlerde çıkacak mecmûaları da söylemesin.
Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat‘iyen bizce tahakkuk etti ki, bu adam, altı yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için, gāyet sevdiği doktorlara kat‘iyen ne mürâcaat ve ne de ilaçlarını aldı. Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet-i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için, on sene zarfında mahkemece isbat edilmiş ki harb-i umûmîye bakmamış, merâk etmemiş. Yine siyâsete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmi beş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış. Bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş. Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyâr olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış.
SAYFA 271
ve yirmi senedir istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmemiş. Zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor ve diyor ki:
Ben bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak bazı hakāik-i îmâniyeyi derdlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım. İki sene üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfunun tedkîkinden sonra, bu millet ve vatana hiç bir zararı olmadığına dâir ittifâken berâet kararı verildiği için, bu hizmet-i îmâniye devam etmek gāyesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksîr edilsin. Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtâçtır.
Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim. Hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh Ahmed Hamdî ve Hamdullâh Subhî gibi dîndâr, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazîfenizin Mahkeme-i Kübrâ’da şefâatçi olmasına duâ ederiz, bilhassa iki zâta selâm ederim. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 272
(445)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdım Efendim Hazretleri,
Hulûlüyle müşerref olduğumuz Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ederek sıhhat ve âfiyetinizin devamını ve pek çok Ramazân-ı Şerîflerle müşerref olmanızı Cenâb-ı Kibriyâ ve Takaddes Hazretleri’nden niyâz ederim. Üstâdımız efendimiz’in emirleri mûcibince Kastamonu’ya giderek Mehmed Feyzî Efendi kardeşimizle bi’l-istişâre, İnebolu’da Nazîf Efendi ve sâir kardeşlerimizin çalışmakta oldukları kudsî vazîfelerine nakîse vermemek için
SAYFA 273
Sirâcü’n-Nûr’un yazı işini bendeleri üzerime aldım. Lâhikadan alınacak kısmın Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından işâretlenerek, kopya kağıdıyla dört nüsha olarak bendeniz tarafından yazılıp, peyderpey yazıldıkça bir nüshası tashîh için Üstâdımız efendimiz’e arzedilecek. Ve tamamlandıktan sonra İnşâallâh izn-i İlâhî ve Üstâdımız efendimiz’in teveccüh ve himmet-i alîleriyle makine ile teksîr edilecektir. Talebelikteki liyâkatsizlik ve aczimle beraber Sirâcü’n-Nûr’un bir araya toplanmasını benim gibi hakîre havâle buyurmanızın şükrânını ödemek haddimin çok fevkinde olmasıyla beraber, Üstâdımız efendimiz’in bu husûstaki nazar-ı müsâmahaları semâhat ve şefkat ve lütufkârlıklarının en büyük delîlidir.
Üstâdımız efendimiz’in affına ilticâ ederek, şunu da âcizâne arzederim ki: Otuz üç Âyet-i Kur’âniye’nin iltifât ve tebşîrâtına mazhar ve Hazret-i İmâm-ı Alî ra kerramallâhü vechehü ve Hazret-i Şâh-ı Geylânî Kaddesallâhü sırruhû hazretlerinin takdîrine mazhar Üstâd-ı muazzamımızın ve tercümanı ve şahs-ı ma‘nevîsi bulundukları Risâle-i Nûr’un, gerek muazzam mücâhede-i îmâniyelerini ve gerekse hârika ve bedî‘ Târîhçe-i Hayâtlarını yazmak hiç kimsenin haddi dâhilinde olmadığından, Risâle-i Nûr, hem kendi Târîhçe-i Hayât’ını ve hem şahs-ı ma‘nevîsinin menâkıbını yazdığından, biz âciz talebelere düşen vazîfenin müstensihlikten ibâret kalması cihetiyle, Üstâdımız efendimizi bazı husûslarda râhatsız ve iz‘âc edeceğimizden affınızı hâk-ı pâyinizden öperek istirhâm ederim.
SAYFA 274
Üstâdımız efendimiz’in Şâm-ı şerîf’e teşrîfleri ve bu seyâhat hakkında bir nebze ma‘lûmât ve Hutbe-i Şâmiye’nin ya Üstâdımız tarafından veya Üstâdımız ruhsât buyururlarsa Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından tercüme edilerek, îcâb eden noktaları ve Selânik’e teşrîfleri, Ayasofya hutbesi ve Medresetü’z-Zehrâ ser müderrisi Hasîb Efendi ile olan mükâleme ve İstanbul’dan Van’a ve Van’dan Ankara’ya ve Ankara’dan Van’a ve Van’dan Isparta’ya teşrîfleri gibi, Sirâcü’n-Nûr’u aydınlatacak ve evvelce arzettiğim on iki bende ilâveten, bu ma‘lûmâtları hangi menba‘dan alabileceğimizi ve Üstâdımızın sâl-ı hayâtının altmış senelik hârika ve bedî‘ mücâhede-i kudsiyesini beyân edecek Sirâcü’n-Nûr, ne kadar tafsîlâtlı olursa, müstensihlerini ve okuyucularını o kadar memnûn ve müstefîd edeceğinden, kaleme alınmayan vakāyi‘ için Üstâdımız efendimiz’e vereceğimiz zahmetten dolayı biz âciz talebelerini afv buyurarak lütuf buyurmalarını, hâk-ı pâyinizden öperek ricâ ve niyâz ederiz.
Ve ömr-ü devletlerinin devamını ve sıhhat ve âfiyetlerini bârgâh-ı izzetten temennî ve niyâz ederim. Sevgili Üstâdım efendim hazretleri. Hâşiye
Fakîr, hakîr, âciz, ve imdâd-ı ma‘nevîyelerine çok muhtâç talebeniz Taşköprü’nün Kadıköyünde M Sâdık
SAYFA 275
(446)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Ehemmiyetli bir kardeşimiz ve nûrun pek ciddî bir nâşiri Re’fet Bey’in ve nûr dâiresine onun teşvîkiyle giren ve tam hizmet edecek, mektûbunda anlaşılan Hâfız Emîn’in müşterek bir mektûbunu aldım. Adreslerini bilmediğimden benim tarafımdan Re’fet Bey’in İstanbul’a girmesini ve fa‘âliyette bulunmasını ve Hâfız Emîn’in nûrlarla ciddî alâkadâr olmasını tebrîk ediyorum. Ve duâlarını da istiyorum.
Sâniyen: Bu yeni hâdise olan sulh mahkemesine üç kardeşinizi kırk gün sonra da‘vet etmeleri gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’un hakîkatlerine karşı mağlûbdurlar.