Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 377
(481)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Sizin vâli, Ankara’ya istenildiğini işittim. Acaba nûrların fevkalâde intişârına bir zarar olmasın diye merâk ettim. O vâli vicdanlıdır. İnşâallâh zulüm yaptırmaz. Şâyet bir sıkıntı verilse de telâş etmeyiniz. Sebât ve ihtiyât ve dikkat ediniz. Size gelen ifâdelerimin dâiresinde ifade veriniz.
Sâniyen: Bizi merâk etmeyiniz. Bu geniş taarruzları da yüzde bire indi. İnşâallâh zahmetlerimiz rahmetlere dönecek.
هُوَ Nüktesi’nin âhirinde هُوَ gibi هَوَا de bir anahtar oldu. Âlem-i misâle girdim. Bütün ma‘nevî fotoğraflar gibi ilâ âhir. meâlinde yazdığımız parçacık ki, üzerinde çizgi çektim ki neşrolunmasın, demiştim. Eğer zâyi‘ olmamışsa ehemmiyeti var. Husûsî nüshalarınıza da, isteyenler Hüve Nüktesi’nin âhirinde yazabilir. Bize de bir sûretini gönderirsiniz. Bizde sûreti yok.
Sâlisen: Size gönderdiğimiz bu Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye olan tefekkürnâme çok ehemmiyetlidir. İmâm Alî’nin ra ona bir vecihte Âyetü’l-Kübrâ nâmını vermesi, tam kıymetini gösteriyor. Namaz tesbîhâtında ayne’l-yakîn derecesinde kalbe gelmiş, çok risâleleri
SAYFA 378
netice vermiş, otuz sene akıl ve fikrin gıda ve ilacı olmuş bir ma‘rifetnâmedir. Bunu hem Lem‘alar içinde, hem kırk elli adet müstakil makine ile yazılsa münâsib olur. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[482]
Üstâdımızın mektûbunda Hüve Nüktesi’nin âhirinde yazılmasını emrettiği parçadır.
Ve gördüm ki, âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhrevî ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaz‘iyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini, sermedî temâşâgâhlarda ve cennette saâdet-i ebediye ashâblarına, dünya mâcerâlarını ve eski hâtırâtlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. Hem Levh-i Mahfûz’un, hem âlem-i misâlin iki hucceti ve iki küçücük numûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayâliyeyi mercimek küçüklüğünde iken, bir büyük kütübhâne kadar, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizâmla içlerinde yazılması kat‘î isbat eder ki, o iki kuvvenin numûne-i ekber ve a‘zamları olan âlem-i misâl ile Levh-i Mahfûz’dur.
SAYFA 379
Hava ve su unsurlarının, husûsen nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem-i kader ve kudret ile yazıldıklarını ve hiç bir cihetle tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması mümkün olmadığını ve Hakîm-i Zü’l-Celâl’in kalem-i kader ve hikmetinin sahîfesi olduğu ilme’l-yakîn ile kat‘î bilindi.
Şimdilik mütebâkîsi yazdırılmadı.
[سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ]
Kardeşiniz. Saîdü’n-Nûrsî
(483)
Hulûsî bey'in manzûm fıkrasıdır.
Bu manzûmecik dahi evvelki manzûmesi gibi, Tılsımlar Mecmûası’nın âhirine yazılsın
[Ezvâk-ı Hakîkat ]
1
Îmânında kemâl olan, zulümlerden ürkmez aslâ
İhvânında fenâ bulan, zâlimlerden korkmaz aslâ
Mevcûdâtta hakkı gören, hudûdundan çıkmaz aslâ
Bu âlemde nûra eren, ezvâkından doymaz aslâ
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
SAYFA 380
2
Mesâibin cümlesinden ancak Allâh kurtarıcı
Mehâlikin darbesinden ancak Allâh koruyucu
Menâahînin küllîsinden ancak Allâh saklayıcı
Meâsînin cemî‘sinden ancak Allâh bekleyici
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
3
Bak dağlara haşmeti gör, bak âsâra kudreti gör
Bak bağlara ni‘meti gör, bak esrâra hikmeti gör
Bak çaylara sür‘ati gör, bak ebhâra vüs‘ati gör
Bak canlara cenneti gör, bak envâra rahmeti gör
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
4
Dermân istersen derdine, gel Kur’ân’dan devâyı al
Îmân istersen kalbine, gel sözlerden safâyı al
Burhân istersen aslına, gel derslerden kimyayı al
Ummân istersen zevkine gel nûrlardan ma‘nâyı al
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
SAYFA 381
5
Girdik nûrun bahçesine, ni‘metleri tattık hadsiz
Daldık nûrun havzasına, elmasları bulduk hadsiz
Vardık nûrun çeşmesine, kevserleri içtik hadsiz
Gittik nûrun ravzasına, hikmetleri gördük hadsiz
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
6
Meslek-i nûr sâliklere, râh-ı hakkı gösteriyor
Üstâd-ı nûr tâliblere, îmân yolu öğretiyor
Şâkird-i nûr muhtâçlara, ihlâs zevki belletiyor
Nûrcu muhlis mü’minlere, nûrlu sözler dinletiyor
Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh
Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh
Muhlisiniz
[484]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Nasıl ki Eğirdir’de Asâ-yı Mûsâ’yı müsâdere eden ve mahkemeye veren adam, kendisi iki sene hapis cezâsıyla tokat yedi. ve Husrev’e hiddetle bir ay cezâ veren hâkimin
SAYFA 382
isti‘fâya mecbûr olmasıyla ve refîkasının oradan müfârakatıyla bir nevi‘ tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat‘î gösteriyorlar ki, biz bir himâyet ve inâyet altındayız. Bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatları yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır. Hem bu def‘a, bize hücûmların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücûmları durmasıyla ve Nûrcular ferahlanmasıyla bu zemherîr günleri Nevrûz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla ma‘nevî bir müjde ve teselli veriyor kanâatindeyiz. Bu def‘a pusulada yazıldığı gibi, hiç bir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acîb ve maskaraca bir iftirâ etmekle teveccüh-ü âmmeyi hakkımızda kırmaya çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki, bize hücûm edenler, iftirâdan başka hiç bir çâre bulamıyorlar, başka çâreleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyât etmeye ve böyle şâyialara ehemmiyet vermemeye mecbûr oluyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(485)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Risâle-i Nûr’a ilişenlere şimdiye kadar binden ziyâde gelen tokatlardan birisi, bu son taarruzda nûrların zâhir bir kerâmeti tezâhür etmiş. Şöyle ki:
SAYFA 383
Beni dört sâat emsâlsiz bir sıkıntı ile mahkemeye celbedip ifâdemi aldıkları bir zamanda, beş on sâat sonra dört yerde ehemmiyetli yangın içinde, bu hâdisede aleyhimize çalışan maârif dâiresi iki milyon lira zarar edip, dört sâat içinde söndürülmesine imkân bulunmayan maârif dâiresinin tamâmen yanması, küllî bir tokat olduğu gibi, aleyhimize isti‘mâl edilen şahıslar da, her biri bir tarzda maksûdunun aksi ile aynı zamanda tokat yediler. On beş günde beş def‘a buraya gelen Afyon vâlisi, değil terfîe, bilakis daha vâliliğe yaramadığı için tekāüde yazılmış. Hem aynı zamanda tokatını yemiş, yatakta hasta yatıyor. Hem Emirdağı’nda en ziyâde hücûm eden iki üç adam, buradan başka yere gidiyorlar, hem de hafîf hastalıkla tokatlarını yediler. Hem aleyhimize buraya gönderilen beş taharrî me’mûrundan ikisi yanıma gelip bir derece dost göründükleri hâlde, bir meyhâneci dükkânında bir pusula yazıp köylü ve gāyet sarhoş bir adamı bulup aleyhimde, yani Saîd’in hizmetçisi burada Saîd’e rakı aldı diye iftirâ edip yazdırdığı pusulayı imza ettirmeye, o sarhoş köylüye teklîf etmiş. Hiç bir şeytan bunu inandırmaya çalışmayacak bir iftirâya müfteriyâne bir zabt yapıp, o sarhoş köylüye imza ettirmeye çalışmış. O da, Hâşâ ve kellâ Tevbeler tevbesi demiş. Aynı gecede o taharrî me’mûru, pek şiddetli tokatını yedi. Şöyle ki: Kendisiyle beraber sarhoş olanlar, onu dere kenarına götürüp döverek
SAYFA 384
suya atmışlar, hem tabancasını almışlar. Kendisi azlolmamak için tabancayı geri verene üç yüz lira veriyor. Da‘vâ etmeyeceğine yemîn ediyor ve yalvarıyor.
Saîdü’n-Nûrsî
(486)
[بَدٖیعُ الزَّمَانِ النُّورْسِیُّ]
[مُرْشِدُ طُلَّابِ النُّورِ فٖی تُرْكِیَا]
بِقَلَمِ الْأُسْتَاذِ عٖیسٰی عَبْدِ الْقَادِرِ
لَقَدْ سَأَلَنٖی غَیْرُ وَاحِدٍ مِمَّنْ قَرَأَ مَا نَشَرْتُ فِی الدِّفَاعِ عَنْ طُلَّابِ النُّورِ فٖی تُرْكِیَا وَعَنْ مُرْشِدِهمْ بَدٖیعِ الزَّمَانِ سَعٖیدٍ النُّورْسِیِّ أَنْ أَنْشُرَ لَهُمْ مَا یَزٖیدُهُمْ تَعْرٖیفًا بِهٰذَا الْأُسْتَاذِ وَطُلَّابِهِ الَّذٖینَ یَتَوَلّٰی اِرْشَادَهُمْ بِرَسَائِلِهِ الْمُسَمَّاةِ: رَسَائِلُ النُّورِ.
وَاِنِّی اسْتِجَابَةً لِلطَّلَبِ وَرَغْبَةً مِنّٖی فِی الْوَفَاءِ وَلَوْ بَعْضَ الْوَفَاءِ بِمَا لِلْأُسْتَاذِ وَ طُلَّابِهٖ مِنْ حَقٍّ عَلَی الْعَرَبِ الَّذٖینَ هُمْ مَادَّةُ الْاِسْلَامِ كَمَا قَالَ الْفَارُوقُ عُمَرُ رَضِیَ اللّٰهُ عَنْهُ یَجِبُ اعْتِرَافُهُمْ بِهٖ كُلَّمَا تَزَایَدَ عَنْهُمُ الشُّعُورُ بِفَائِدَةِ رَسَائِلِ النُّورِ وَتَأْثٖیرِهَا الْمَادِّیِّ اِلٰی قِیَامِ هٰذَا السَّدِّ الْمَنٖیعِ مِنَ التَّعَالٖیمِ الْاِسْلَامِیَّةِ فٖی تُرْكِیَا لِیَقِیَهَا وَیَقِیَ الْبِلَادَ الْعَرَبِیَّةَ مِنْ بَعْدِهَا عَادِیَّةَ الشُّیُوعِیَّةِ; رَأَیْتُ أَنْ أَنْشُرَ صُورَةَ الْأُسْتَاذِ مَعَ مُلَخَّصِ التَّرْجَمَةِ الَّتٖی ی َنْشُرُهَا طُلَّابُهُ وَنُبْذَةً
SAYFA 385
عَنْ طُلَّابِهٖ مُعْرِبَةً عَنْ مَقَالٍ لِلْأُسْتَاذِ أَشْرَفْ أَدٖیبْ صَاحِبِ مَجَلَّةِ سَبٖیلِ الرَّشَادِ الَّتٖی تَصْدُرُ فٖی اِسْتَانْبُولَ.
وَالَّذٖی یُدَقِّقُ النَّظَرَ فٖی صُورَةِ الأُسْتَاذِ الْمَنْشُورَةِ فٖی مَكَانِهَا مِنْ هٰذَا الْمَقَالِ لَا یَتَرَدَّدُ عَلٰی مَا اَعْتَقِدُ فِی الْقَوْلِ بِاَنَّهُ غَیْرُ تُرْكِیٍّ فِی الْاَصْلِ, وَكَذٰلِكَ هُوَ, فَقَدْ جَاءَ فٖی تَرْجَمَتِهٖ اَنَّهُ مِنْ اَكْرَادِ شَرْقِیِّ الْاَناَضُولِ وَاَنَّهُ وُلِدَ فِی السَّنَةِ ١٢٩٣ الْهِجْرِیَّةِ فٖی قَرْیَةِ نُورْسْ بِضَمِّ النُّونِ وَسُكُونِ الرَّاءِ وَالسّٖینِ وَهِیَ الْقَرْیَةُ الَّتٖی یَنْتَسِبُ اِلَیْهَا, مِنْ قُرٰی نَاحِیَةِ اِسْبَارِیتْ مِنْ قَضَاءِ خٖیزَانْ اَلتَّابِعِ لِوِلَایَةِ بِتْلِیسْ وَاَنَّ اَبَاهُ یُدْعٰی مٖیرْزَا وَاَنَّهُ كَانَ مُنْذُ صِغَرِهٖ خَارِقَ الذَّكَاءِ مَشْهُورًا بِعِزَّةِ النَّفْسِ وَالنُّفُورِ مِنْ مَوَاطِنِ الذُّلِّ وَاَنَّهُ دَرَسَ وَهُوَ صَبِیٌّ عَلٰی بَعْضِ الْمُدَرِّسٖینَ وَلٰكِنَّهُ لَمْ یُوَاظِبْ عَلَی الدَّرْسِ اِلَّا عِنْدَمَا قَارَبَ سِنَّ الْبُلُوغِ.
وَمِمَّا جَاءَ فٖی تَرْجَمَتِهٖ كَذٰلِكَ اَنَّهُ كَانَ سَرٖیعَ الْحِفْظِ لِمَا یَقْرَأُ, وَاَنَّهُ حَفِظَ الْقُرْاٰنَ الْكَرٖیمَ فٖی ١٥ یَوْمًا وَحَفِظَ كِتَابَ جَمْعُ الْجَوَامِعِ فٖی جُمُعَةٍ أَیْ اُسْبُوعٍ, وَاَنَّهُ كَانَ یَحْفَظُ مِنَ الْقَامُوسِ مَا یَنْتَهٖی بِبَابِ السّٖینِ وَاَنَّ دِرَاسَتَهُ لِلْكُتُبِ كَانَتْ دِرَاسَةً تَدْعُو اِلَی الْعَجَبِ. اِذْ كَانَ یَتَنَاوَلُ الْكِتَابَ فَیَقْرَأُ مِنْهُ مَا یُمْكِنُ اَنْ یُعْتَبَرَ خُلَاصَتُهُ, ثُمَّ یَتَنَاوَلُ غَیْرَهُ وَغَیْرَهُ اِلٰی اَنْ كَانَ لَهُ مِنَ الْاِلْمَامِ بِالْعُلُومِ الَّتٖی تُدَرَّسُ عَادَةً فِی الْمَدَارِسِ الدّٖینِیَّةِ مَا جَعَلَهُ یَتَفَوَّقُ عَلٰی اَقْرَانِهٖ, وَاَنَّهُ لَمْ یَكْتَفِ اَخٖیرًا بِهٰذِهِ العُلُومِ, بَلْ دَرَسَ بِنَفْسِهٖ فٖی وَانْ بِلَا اُسْتَاذٍ الْفٖیزْیَاءَ
SAYFA 386
وَالْكِیمْیَاءَ وَالتَّارٖیخَ وَالْجُغْرَافْیَةَ وَالرِّیَاضِیَّاتِ وَالْفَلْسَفَةَ وَاَخَذَ یُجَادِلُ عُلَمَاءَ الْغَرْبِ وَیَرُدُّ عَلٰی اَسْئِلَتِهِمْ بِمَا تَكَوَّنَ لَدَیْهِ مِنْ مَعْلُومَاتٍ هِیَ حَاصِلُ جَمْعِهٖ بَیْنَ الْعُلُومِ الدّٖینِیَّةِ وَالْفُنُونِ الْعَصْرِیَّةِ.
وَاَنَّ مِمَّا یُذْكَرُ عَنْهُ اَنَّهُ كَانَ بَعْدَ اِعْلَانِ الدُّسْتُورِ الْعُثْمَانِیِّ قَدْ اَلَّفَ جَمْعِیَّةَ الْاِتِّحَادِ الْمُحَمَّدِیِّ الَّتٖی بَلَغَ الْمُنْتَمُونَ اِلَیْهَا فٖی مَنْطِقَةِ آضَە بَازَارِی وَاِزْمِیتْ خَمْسٖینَ اَلْفَ رَجُلٍ وَاَنَّهُ اَدّٰی فٖی وَاقِعَةِ ٣١ مَارْتْ خِدْمَةً كُبْرٰی لِلْأُمَّةِ وَالْجَیْشِ بِحَمْلِهٖ أَفْوَاجَا لْجَیْشِ الْثَّمَانِیَةَ الَّتٖی اَعْلَنَتِ الْعِصْیَانَ وَلَمْ تَعُدْ تَسْمَعُ اَوَامِرَ قُوَّادِهَا عَلَی الْاِخْلَادِ اِلَی السَّكٖینَةِ بَعْدَ اَنْ خَطَبَ فِی الجُنُودِ خُطْبَةً كُلُّهَا نُصْحٌ وَاِرْشَادٌ, وَاَنَّهُ صَحِبَ السُّلْطَانَ مَحْمَدْ رَشَادْ فٖی رِحْلَتِهٖ اِلٰی رُومْ اِیلِی اَیِ الْقِسْمِ الْاُورُبِیِّ مِنْ تُرْكِیَا وَاَنَّ السُّلْطَانَ خَصَّصَ لَهُ بَعْدَ رُجُوعِهٖ مِنْ رِحْلَتِهٖ هٰذِهٖ عِشْرٖینَ اَلْفَ لٖیرَةٍ ذَهَبًا لِیُنْشِئَ بِهَا دَارَ فُنُونٍ فٖی شَرْقِیِّ الَانَاضُولِ بِاسْمِ مَدْرَسَةِ الزَّهْرَاءِ.
وَاَنَّهُ بَیْنَمَا كَانَ یُفَكِّرُ فِی الْعَمَلِ عَلٰی اِنْشَاءِ هٰذِهِ الْمَدْرَسَةِ اُحٖیلَ اِلٰی دٖیوَانِ الْحَرْبِ الْعُرْفِیِّ فِی الْاٰسِتَانَةَ بِحُجَّةِ اَنَّهُ مُرْتَجِعٌ یُرٖیدُ الرُّجُوعَ اِلَی الشَّرٖیعَةِ, وَلٰكِنَّ الدّٖیوَانَ بَرَّاَهُ بَعْدَ اَنْ قَضٰی فٖی سِجْنِ التَّوْقٖیفِ غَیْرَ قَلٖیلٍ مِنَ الزَّمَنِ, وَبَعْدَ تَبْرِئَتِهٖ تَرَكَ الْاٰسِتَانَةَ اِلٰی وَانْ عَنْ طَرٖیقِ بَاطُومْ, ثُمَّ ذَهَبَ اِلَی الشَّامِ وَهُنَاكَ اَلْقٰی فِی الْجَامِعِ الْاَمَوِیِّ خُطْبَتَهُ الْمَشْهُورَةَ الْمُسَمَّاةَ اَلْخُطْبَةِ الشَّامِیَّةِ وَمِنَ الشَّامِ عَادَ اِلٰی اِسْتَانْبُولَ وَمِنْهَا اِلٰی شَرْقِیِّ الْاَنَاضُولِ, حَیْثُ اَخَذَ یَضَعُ
SAYFA 387
اُسُسَ الْمَدْرَسَةِ وَمَا وُفِّقَ لِوَضْعِ الْاُسُسَ حَتّٰی كَانَتِ الْحَرْبُ الْعَالَمِیَّةِ الْاُولٰی, فَتَأَخَّرَ الْبِنَاءُ وَاشْتَرَكَ هُوَ فٖی وَقَائِعِ الْحَرْبِ الْمَذْكُورَةِ بِاعْتِبَارِهٖ قَائِدًا لِلْكَتٖیبَةِ الْمُؤَلَّفَةِ مِنْ طُلَّابِهٖ وَاَحْبَابِهٖ, ثُمَّ سَقَطَ اَسٖیرًا بِیَدِ الرُّوسِ, فَقَضٰی فٖی طَرَفِ سٖیبِرْیَا مُدَّةَ سَنَتَیْنِ وَنِصْفَ السَّنَةِ, ثُمَّ فَرَّ بَعْدَهَا عَنْ طَرٖیقِ بَطَرْسْبُورْغْ, فَوَصَلَ اِلٰی وَارْشُوَا, وَوَاصَلَ مِنْهَا سَفَرَهُ اِلَی الْلاٰسِتَانَةَ فِیَنَّا وَعِنْدَ وُصُولِهٖ اِلٰی اِسْتَانْبُولَ عُیِّنَ عُضْوًا فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ الْاِسْلَامِیَّةِ ثُمَّ دَعَاهُ مُصْطَفٰی كَمَالٍ اِلٰی اٰنْقَرَةَ فَظَلَّ یُمَاطِلُهُ اِلٰی اَنْ دَخَلَ الْحُلَفَاءُ الاٰسِتَانَةَ فَاضْطُرَّ اِذْ ذَاكَ اِلٰی مُغَادَرَتِهَا, وَلَمْ یَصِلْ اِلٰی آنْقَرَةَ حَتّٰی دَخَلَ الْمَجْلِسَ الْمِلِّیَّ فٖیهَا بَیْنَ عَاصِفَةٍ مِنَ التَّصْفٖیقِ, وَخُصِّصَ لَهُ بِاقْتِرَاحٍ مِنْ مُصْطَفٰی كَمَالٍ وَبِقَرَارٍ مِنْ مَجْلِسٍ صَدَرَ بِاَكْثَرِیَّةِ ١٦٣ صَوْتًا مِنْ مَجْمُوعِ مِائَتَیْ صَوْتٍ مِائَةٌ وَخَمْسُونَ اَلْفَ لٖیرَةٍ لِاَجْلِ اَنْ یَفْتَحَ بِهَا جَامِعَةً شَرْقِیَّةً كَجَامِعِ الْاَزْهَرِ فٖی مِصْرَ, وَعُرِضَ عَلَیْهِ اَنْ یَكُونَ مَبْعُوثًا وَعُضْوًا فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ الْاِسْلَامِیَّةِ وَوَاعِظًا عَامًّا لِلْوِلَایَاتِ الشَّرْقِیَّةِ, فَلَمْ یَقْبَلْ شَیْئًا مِنْ ذٰلِكَ, وَتَرَكَ آنْقَرَةَ اَخٖیرًا بَعْدَ اَنْ اَفْهَمَ الْمَسْئُولٖینَ فٖیهَا عَدَمَ اسْتِطَاعَتِهِ الْاِشْتِرَاكَ مَعَهُمْ فٖی مَسَاعٖیهِمْ, وَذَهَبَ اِلٰی وَانْ وَاخْتَارَ اَنْ یَعٖیشَ فٖی خَارِجِهَا عٖیشَةَ اِنْزِوَاءٍ وَعُزْلَةٍ, وَلَمْ یَمُرَّ عَلَیْهِ زَمَنٌ وَهُوَ عَلٰی هٰذِهِ الْحَالِ حَتّٰی حَدَثَتْ ثَوْرَةٌ فٖی شَرْقِیِّ الْاَنَاضُولِ, رَأَتِ الْحُكُومَةُ اَنْ تَعْمَلَ عَلٰی اِخْمَادِهَا بِالْقُوَّةِ, وَكَانَ مِنْ رِجَالِ الْحُكْمِ فٖی آنْقَرَةَ اَنْ دَعَوْهُ اِلَی الْاِشْتِرَاكِ مَعَ اَتْبَاعِهٖ فٖی اَعْمَالِ الْقَمْعِ فَامْتَنَعَ عَنْ
SAYFA 388
ذٰلِكَ وَاَعْرَبَ تَرْجٖیحَهُ مُعَالَجَةَ الْاَمْرِ بِالنَّصٖیحَةِ وَالْاِرْشَادِ وَعَلٰی هٰذَا نُفِیَ اِلٰی غَرْبِیِّ الاٰنَاضُولِ, وَهُنَاكَ بَدَا لَهُ اَنْ یَتْرُكَ السِّیَاسَةَ نِهَائِیًّا فَتَرَكَهَا وَقَطَعَ عَلَاقَتَهُ بِالدُّنْیَا, وَلَمْ یَزَلْ عَلٰی قَرَارِهٖ ذَاكَ مُنْذُ اَكْثَرَ مِنْ رُبْعِ قَرْنٍ, وَبَعْدَ اَنْ كَانَ یَقْرَاُ فِی الْیَوْمِ ثَمَانٖی جَرَائِدَ لَمْ تَعُدْ لَهُ عَلَاقَةٌ بِالْمَطْبُوعَاتِ, كَمَا اَنَّهُ صَارَ لَا یَسْأَلُ عَنْ اَحْوَالِ الدُّنْیَا, وَلٰكِنَّ السِّیَاسَةَ لَمْ تَتْرُكْهُ بِرَغْمِ اَنَّهُ اَصْبَحَ یَسْتَعٖیذُ بِهٖ تَعَالٰی مِنَ السِّیَاسَةِ وَمِنَ الشَّیْطَانِ بَلْ ظَلَّتْ تَتَعَقَّبُهُ.
وَمِمَّا یُذْكَرُ عَنْ مُلَاحَقَةِ رِجَالِهَا لَهُ اَنَّهُمْ حَاوَلُوا قَتْلَهُ بِالسُّمِّ وَهُوَ فِی السِّجْنِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَهُ عَلٰی اَنَّهُ مَا زَالَ یَشْكُو مِنْ تَأْثٖیرِ السُّمِّ فٖی جِسْمِهٖ فَلَا یُفَارِقُ فِرَاشَ الْمَرَضِ اِلَّا فٖی بَعْضِ الْاَحْیَانِ, وَلَمْ یَزَلْ مَعَ ذٰلِكَ عُرْضَةً لِلْاِحَالَةِ اِلَی الْمَحَاكِمِ الْجَزَائِیَّةِ وَلِلتَّوْقٖیفِ وَالْاٖیذَاءِ عَلٰی اَنَّ كُلَّ هٰذَا الَّذٖی ظَلَّ یَتَعَرَّضُ لَهُ حَتّٰی تَارٖیخَ قِیَامِ الْحُكُومَةِ الْحَاضِرَةِ لَمْ یُثْنِهٖ عَنْ مُوَاصَلَةِ الْاِرْشَادِ وَالْهِدَایَةِ بِنَشْرِهٖ رَسَائِلَ النُّورِ
عٖیسٰی عَبْدُ الْقَادِرِ
Yukarıdaki Mektûbun Tercümesidir.
[Türkiye’de Risâle-i Nûr Talebelerinin Mürşidi Bedîüzzamân Saîd Nûrsî ]
Üstâd Îsâ Abdülkādir'in Kalemiyle
Türkiye’deki Nûr Talebeleri ve Mürşidleri Bedîüzzamân Saîd Nûrsî hakkında
SAYFA 389
Difâ‘ gazetesinde neşrettiğim makālelerimi okuyanların çoğu, Üstâdı ve Risâlele-i Nûr diye adlandırılan risâleleriyle kendilerini irşâd etmekte olduğu talebelerini biraz daha anlatmamı benden istediler.
Az bile olsa, vefâ borcu olarak bu talep ve arzuya icâbet ediyorum. Ömerü’l Fârûk’un ra ta‘bîriyle, İslâm’ın aslı olan Araplar, Üstâda ve Risâle-i Nûr talebelerine borçludurlar. Risâle-i Nûr’dan istifâdeleri arttıkça ve Türkiye’yi ve Arap Devletlerini komünizm belâsından koruyup İslâmî tedrîsât ile sağlam bir seddin oluşmasında maddî te’sîri olduğunu hissettikçe, bu borcu i‘tirâf etmeleri gerekmektedir.
İstanbul’da basılan Sebîlü’r-Reşâd dergisinin sâhibi Eşref Edip Beyefendi’nin makālesinden yararlanarak, talebelerinin neşrettiği Târîhçe-i Hayât’ı ve nûr talebeleri hakkında küçük bir yazıyı Üstâdın fotoğrafı ile birlikte neşretmek arzusundayım.
Bu makālede bulunan Üstâdın fotoğrafına dikkatle bakan, onun Türk asıllı olmadığını söylemekte tereddüt etmeyecektir. Evet, o öyledir. Tarihçe-i Hayât’ında, onun Doğu Anadolu Kürtlerinden olduğu zikredilmektedir. Hicrî 1293 yılında Bitlis vilâyetinin Hizan kazâsının İsparit nâhiyesine bağlı Nûrs köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Mîrzâ bey'dir. Çocukluğundan beri hârika zekâsıyla,
SAYFA 390
izzetiyle ve başkalarına minnet etmeyi sevmeyen biri olarak bilinirdi. Çok küçük yaşta iken, değişik hocalardan ders almaya başlamış, fakat eğitimine bulüğ çağına kadar düzenli olarak devam etmemiştir.
Yine Târîhçe-i Hayât’ta zikredildiği üzere, Üstâd okuduğunu çok hızlı ezberleyen birisiydi. Kur’ân-ı Kerîm’i 15 gün içerisinde ezberlemiştir. Cem‘ü’l-Cevâmi‘ kitabını, bir cum‘ada yani bir haftada ezberlemiştir. Kāmûs-u Okyanus’u da س bâbına kadar ezberlemiştir. Kitablar ile olan eğitim tarzı şaşılacak bir şekildedir. Öyle ki, aldığı kitabın özet denilecek kadar bir kısmını okuyup, başka bir kitaba geçiyordu. Dînî medreselerde okunan ilimlerin hepsine vâkıf olacak ve akrânını tefevvuk edecek tarzda bir hâli vardı. Bu ilimlerle iktifâ etmeyip, Van’da herhangi bir hoca olmadan fizik, kîmyâ, coğrafya, matematik, felsefe ilimlerini kendi kendine öğrenmiştir. Garp âlimleriyle münâzara etmiş, fennî ve dînî ilimlerin mezci ile oluşan ma‘lûmâtıyla, onların sorularına cevâblar vermiştir.
Tanzîmâttan sonra Adapazarı ve İzmit bölgesinde üye sayısı elli bine ulaşan İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyeti ni kurmuştur. 31 Mart vak‘asında devlete karşı isyan eden ve komutanlarının emirlerini dinlemeyen sekiz ordu tugayını îrâd ettiği irşâd hutbesi ile sakinleşmeye ve itâate da‘vet edip, millete ve orduya büyük bir hizmet etmiştir.