
SAYFA 408
[490]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ تَكْبٖیرَاتِ الْحُجَّاجِ فٖی عَرَفَاتٍ اٰمٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Nûrun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şâkirdi, çokların nâmına benden sordu ki: Nûrun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin hâlde onlar ısrâr ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakîkat ve kat‘î bir huccet var. ve sen de bir hikmet ve hakîkata binâen onlara muvâfakat etmiyorsun. Bu ise bir tezâddır, her hâlde hallini istiyoruz.
Ben de bu zâtın temsîl ettiği çok sâillere cevâben derim ki: O hâs Nûrcuların ellerinde bir hakîkat var. Fakat iki cihette bir ta‘bîr ve te’vîl lâzım:
Birincisi: Çok def‘a mektûblarımda işâret ettiğim gibi, Mehdî-i Âl-i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatinin şahs-ı ma‘nevîsinin üç vazîfesi var. Eğer çabuk kıyâmet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazîfeleri onun cem‘iyeti ve seyyidler cemâati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazîfesi olacak:
SAYFA 409
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutu ile ve maddiyyûn ve tabîiyyûn tâûnu beşer içine intişâr etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmânı kurtarmaktır. Ehl-i îmânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazîfe hem dünyayı, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tetkîkāt ile meşgūliyeti iktizâ ettiğinden, Hazret-i Mehdî’nin o vazîfesini bizzât kendisi görmeye vakit ve hâl müsâade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye asm cihetindeki saltanatı, onun ile iştigāle vakit bırakmıyor. Her hâlde o vazîfeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tetkîkātı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazîfeyi tam yapmış olacak. Bu vazîfenin istinâd ettiği kuvvet ve ma‘nevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sâhib olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, ma‘nen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılır.
İkinci Vazîfesi: Hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ünvânı ile şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmektir. Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinâd edip beşeriyeti maddî ve ma‘nevî tehlikelerden ve gazab-ı İlâhî’den kurtarmaktır. Bu vazîfenin nokta-i istinâdı ve hâdimleri, milyonlarla efrâdı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü Vazîfesi: İnkılâbât-ı zamâniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şerîat-i Muhammediye’nin asm kanunları bir derece ta‘tîle uğramasıyla, o zât bütün ehl-i îmânın
SAYFA 410
ma‘nevî yardımlarıyla ve ittihâd-ı İslâmın muâvenetiyle ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa Âl-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedâkâr seyyidlerin iltihâklarıyla o vazîfe-i uzmâyı yapmaya çalışır.
Şimdi hakîkat-i hâl böyle olduğu hâlde, en birinci vazîfesi ve en ehemmiyetlisi ve en yüksek mesleği olan îmânı kurtarmak ve îmânı tahkîkî bir sûrette umûma ders vermek, hatta avâmın da îmânını tahkîkî yapmak vazîfesi ise, ma‘nen ve hakîkaten hidâyet edici, irşâd edici ma‘nâsının tam sarâhatını ifade ettiği için, nûr şâkirdleri bu vazîfeyi tamamıyla Risâle-i Nûr’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazîfeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini haklı olarak bir nevi‘ Mehdî telakkî ediyorlar. O şahs-ı ma‘nevînin de bir mümessili, nûr şâkirdlerinin tesânüdünden gelen bir şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîde bir nevi‘ mümessili olan bîçâre tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibâs ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes’ûl değiller. Çünkü ziyâde hüsn-ü zan, eskiden beri cereyân ediyor ve i‘tirâz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyâde hüsn-ü zanlarını bir nevi‘ duâ ve bir temennî ve nûr talebelerinin kemâl-i i‘tikādlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hatta eski evliyânın bir kısmı, kerâmet-i gaybiyelerinde Risâle-i Nûr’u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi
SAYFA 411
olduğu diye keşifleri, bu tahkîkāt ile te’vîli anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibâs var, te’vîl lâzımdır:
Birincisi: Âhirdeki iki vazîfe, gerçi hakîkat noktasında birinci vazîfe derecesinde değiller, fakat hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve ittihâd-ı İslâm ordularıyla zemîn yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkesde, husûsen avâmda, husûsen ehl-i siyâsette, husûsen bu asrın efkârında o birinci vazîfeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazîfe hâtıra geliyor. Siyâset ma‘nâsını ihsâs eder, belki de bir hodfurûşluk ma‘nâsını hâtıra getirir, Belki bir şân ve şeref ve makāmperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok sâfdil ve makāmperest zâtlar, Mehdî olacağım diye da‘vâ ederler. Gerçi her asırda hidâyet edici bir nevi‘ Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazîfelerden birisini bir cihette yapması i‘tibâriyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvânını almamışlar.
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukūfu, bazı şâkirdlerin bu i‘tikādlarına göre, bana karşı demişler ki: Eğer Mehdîlik da‘vâ etse, bütün şâkirdleri kabûl edecekler. Ben de onlara demiştim: Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi ma‘nen ben Hazret-i Alî’nin ra bir veled-i ma‘nevîsi hükmünde ondan hakîkat dersini aldım.
SAYFA 412
ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir ma‘nâda hakîkî nûr şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı ma‘nevî zamanı olmasından ve nûrun mesleğinde hiç bir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlâsa tam muhâlif olmasından, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamâta gözümü dikmem ve nûrdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbûr biliyorum dedim. O ehl-i vukūf sustu.
İşte kardeşim senin suâline kısa cevap Bu ta‘bîrâttaki kusurlarıma bakılmasın, pek acele ve ânî olarak bu cevâbı yazdım. Siz ıslâh edebilirsiniz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[491]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Umûm Nûrcuların mübârek bayramlarını ve haccü’l-ekberde bulunan nûr şâkirdleriyle ve hacdaki nûr tarafdârlarının bayramlarını tebrîk içinde ve çok
SAYFA 413
zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistân, Arabistân gibi Âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet-i İslâmiye ve Arabistân’da dört beş hükûmet bir cemâhîr-i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrîk ile, bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen: İstanbul’da, Re’fet Bey’in ve Mustafâ Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra Dârü’l-Fünûn’a inkılâb eden Harbiye Nezâreti ve Bâb-ı Seraskerî, o muazzam binânın alnında اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبٖینًا وَیَنْصُرَكَ اللّٰهِ نَصْرًا عَزٖیزًا hatt-ı Kur’ânî ile o ma‘nîdâr Kur’ân âyeti yazılmışken, sonradan mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nûrları gizlemişlerdi.
Şimdi yeniden hatt-ı Kur’ânîye bir numûne-i müsâade ve Risâle-i Nûr’un ta'kib ettiği maksadına bir vesîle ve üniversite ileride bir nûr medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nûrcularından Ahmedlerin meşhûr âlim ve akılca on dokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismarck’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismarck eserinde diyor ki: Kur’ân’ı her cihetle tetkîk ettim, her kelimesi’nde büyük bir hikmet gördüm. Bunun mislî ve beşeriyeti idare
SAYFA 414
edecek hiç bir eser yoktur ve gelemez. Ve Peygambere hitâben der: Ya Muhammed asm Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet, senin gibi mümtâz bir kudreti bir def‘a görmüş, ba‘demâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzûrunda kemâl-i hürmetle eğilirim. Bismarck diye imzasını atmış. Hâşiye Ve o fıkrasında tahrîf ve nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyâde tenkîs ettiği için, o cümleler yazılmamalı. ben de işâret ettim.
O zât on dokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyâsetin ve ictimâiyât-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması. hem Âlem-i İslâm istiklâliyetini bir derece elde etmesi. ve ecnebî hükûmetlerin hakāik-i Kur’âniyeyi araması ve garb ve şimâl-i garbîde Kur’ân lehinde büyük bir cereyân bulunması. hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Carlyle dahi aynen Bismarck gibi demiş: Başka kitablar, hiç bir cihette Kur’ân’a yetişemez. Hakîkî söz odur, onu dinlemeliyiz diye kat‘î karar vermesi. Hâşiye ve nûrların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismarck’lar ve Mister Carlyle’lar çıkacaklar ve emâreleri de
SAYFA 415
var diye Nûrculara bir bayram hediyesi olarak takdîm ediyoruz ve Bismarck’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz. Umûma selâm.
Sâlisen: İnebolu kahramanlarından berber Alî Osmân’ın ma‘sûm mahdûmunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi. Üç mühim nûr merkezinde üç berber, tam birbirine benzer bir tarzda nûra büyük hizmetleri, hem her birisi çocuklarıyla nûra çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhân, berber Hıfzı, berber Alî Osmân nûrun birer kıymetli kahramanıdır. Allâh onları çoluk çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes‘ûd etsin, Âmîn.
Râbian: Başta Barla Medresesi’nde nûrun baş kâtibi Hâfız Tevfîk’in Senirkent’te yazdığı mektûbunda isimleri bulunan o kardeşlerimize çok selâm ve bayramlarını tebrîk ediyorum. Ve Barla’da bir hâlis kardeşimiz, Hâfız Hâlid’in vefâtını haber vermekle beni ziyâde mahzûn eyledi. Benim tarafımdan hem onun akrabasını ve hem Barla ahâlisini ta‘ziye ettiğimi ve Barla’daki nûr şâkirdlerine başınız sağ olsun, hem ta‘ziye, hem bayram tebrîğimi teblîğ ediniz.
Hem İstanbul ve Eflâni köylerinde Hatîb Mehmed Tevfîk’in oğullarıyla beraber nûrlara şâkird olmaları, mektûbundan gördüm. Bârekallâh, Allâh muvaffak etsin dedim. Rü’yâsı da ma‘nîdârdır, hayırdır. Eflâni kahramanlarının bayramını da o münâsebetle tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 416
[492]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Medresetü’z-Zehrâ’nın üç şâkirdinin hafîfçe bir ay hapis Hâşiye cezâsı ve pek haksız ve çok ma‘nâsız ve soğuk, hâkimin hiddetine ma‘rûz kalmalarına mukābil, kat‘î bir kanâat ile ve çok emârelerin kuvvetiyle müjde veriyoruz ki, o şâkirdler ve yardımcıları, o adamın küçücük verdiği cezâ ve ma‘nâsız hiddetine bedel, rûhânîler, melâikeler ve istikbâldeki nesl-i âtî milyonlar alkışlamalarla öyle şâkirdleri tebrîk ediyorlar ve haps-i ebedînin milyonlar sene cezâlarından kurtulmaya vesîle oldukları için, böyle sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bu gibi ta‘cîz ve ta‘zîbleri hiçe indirir, belki iftihârla sevindirir.
SAYFA 417
Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telakkî edilen ve kendi Hristiyan iken bütün eski dinleri ve kitabları hiçe indiren, belki inkâr etmek cür’etini gösteren, gāyet enâniyetli ve şöhretli olan Prens Bismarck’ın Kur’ân-ı Hakîm’in önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdîkkârâne secde etmesini yazan ve inâd ve enâniyetini ve dinsizliğini bırakıp Kur’ân’a teslîm olduğunu âleme i‘lân ettiğini cerîdelerde neşredildiği bir hengâmda. ve bütün edyân-ı semâviyeyi inkâr eden ve şark-ı şimâlîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşvîki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip, Âlem-i İslâm nazarında dinsizliğini ve inâd ve adâvetini bırakmak tarzında güyâ Kur’ân’ı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nevi‘ teslîmiyet ve dehâlet tarzında buradakilerden daha ziyâde Kur’ân’ı ehemmiyetli biliyorum diye, Bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki, benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukābil, buradakiler dahi Mâşâallâh, tam müsâade ettikleri hâlde ve böyle siyâsî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü’z-Zehrâ’nın nûr şâkirdleri, o mâhiyet ve azametteki Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakîkatlerini Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi hârika risâlelerle mu‘cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdîke mecbûr etmelerine mukābil, yüz binler Mâşâllâh, Berâkallâh demek lâzım gelirken, öyle âdî bahânelerle bu memleketin medâr-ı iftihârı olan o gençlere ihânet etmek ve o kudsî hizmetlerini bir hatâ,
SAYFA 418
bir suç saymak, elbette değil yalnız ehl-i hakîkat insanları, belki rûhânîleri, belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semâyı hiddete getirebilir.
Mâdem iki sene tetkîkten sonra, Âyetü’l-Kübrâ eski harfler ile tab‘ edilen bin nüsha ve nûrun bütün risâleleri, ittifâken berâet ile beraber umûmu iâde edilmiş. Aynen iâde olunan bazı risâlelerin eski hurûf ile teksîrini bir suç sayıp cezâ vermek, adliyeleri cidden alâkadâr edip adâlet şerefini kırıyor.
Sâniyen: Benim hussûî kâtibim şimdi yok, başka kâtibler de benim dilimi iyi anlamıyorlar. Ben de hem râhatsızım ve hem de geç ve güç yazabiliyorum. Hâlbuki dünden beri yirmiye yakın mektûblar geldi. İçinde de pek çok kardeşlerimiz ve hemşîrelerimizin isimleri var. Biz onların umûmunun hem bayramlarını tebrîk ediyoruz, hem yeni şâkird olmak isteyenleri rûh u cânımızla kabûl ediyoruz. Ve onları öyle sevkeden zâtlara da, Allâh râzı olsun ve kalblerindeki muradları ne ise Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin deriz.
Sâlisen: Nûr santralı Sabrî’nin rh Lâhika’ya girecek güzel mektûbunu ve Alî Osmân ve Çilingir Alî’nin nûrların neşrindeki kudsî hizmetlerini ve İbrâhîm Edhem’in Balıkesir ve sâir taraflarda te’sîrli fa‘âliyeti ve onun irşâdıyla çokların nûr dâiresine girmesi ve Ahmed Fuâd’ın da Eflâni havâlîsinde Hasan Feyzî gibi fa‘âliyeti
SAYFA 419
ve şiddetli alâkası ve Konyalı Sabrî’nin genç mekteblilerin çoklukla nûr dâiresine girmelerine çalışması ve başta müfessir hâcı ve hoca Vehbî Efendi ve Konya ulemâsının nûrlara karşı hüsn-ü teveccühleri ve tasdîkkârâne münâsebetleri ve muallim Abdurrahmân İhsân’ın hasbihâl mektûbundaki samîmî ve ciddî nûra alâkadârlığı ve Tavşanlı Vâizi Osmân’ın mektûbunda pek samîmî ve ciddî iki üç zâtın nûr şâkirdliğine kemâl-i ciddiyetle girmeleri ve Eğirdir köylerinde Alî Osmân’ın ve Halîl İbrâhîm’in tasdîkiyle çok hâlis Nûrcuların yetişmesi ve Ankara Dârü’l-Fünûn’unda nûra ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mektep gençlerinden en evvel nûrlara giren ve Ankara’daki Abdurrahmân’ın oğlu Vahdet’i himâye ve muhâfazaya çalışan Araç’lı Abdullâh’ın mektûbundaki tam îmânlı ve dindârâne ve müjdekarâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki risâlenin kâfî olmadığına ve Konya’lı arkadaşı Mehmed Atak ile beraber gençler içerisinde nûr neşretmeleri ve Aydın tarafında İnşâallâh bir ikinci Ahmed Feyzî hükmünde, nûrlarla gāyet alâkadâr Alî Akdağ’ın güzel ve samîmî mektûbundaki duâları ve tavsîfleri ve nûrun te’sîrlerini hissetmesi gibi fıkraların meâlleri, bizi ve nûr dâiresini tamamıyla mesrûr ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir ma‘nevî hediye olarak kabûl ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onların umûmundan râzı olsun. Husûsî ve ayrı ayrı mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
SAYFA 420
Husrev’in lâyiha-i temyîz’e âit mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme-i temyîze gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermedik Lâhika’ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiyatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına, bin Bârekallâh deriz. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn.
Safranbolu kahramanı Berber Hıfzı, Hüsnü, Yılmaz, iki ma‘sûm Nûrcu mahdûmlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Alî Osmân ve iki Nûrcu mahdûmlarının bayram tebrîklerine mukābil selâm, hem muvaffakiyetlerine duâ ederiz.
Saîdü’n-Nûrsî
[493]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk kardeşim Re’fet Bey,
Evvelâ: Bazı bize temas eden cüz’î hâdiseler münâsebetiyle bir hakîkati beyân etmek, şiddetle rûhuma ihtâr edildi. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr hiç bir şeye âlet olamadığını ve rızâ-yı İlâhî’den başka hiç bir maksada vesîle olamadığını ve doğrudan doğruya her şeyden evvel îmân hakîkatlerini ders
SAYFA 421
vermek ve bîçâre zaîflerin ve şüpheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu, elbette sizin gibi nûrun hâs şâkirdleri biliyorlar.
Sâniyen: Risâle-i Nûr’un bu kadar muârızlarına mukābil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiç bir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgîrlik hissiyâtına binâ edilen cereyânlara, husûsen siyâsete temas eden cereyânlarla alâkadâr olmaz. Çünkü tarafgîrlik damarı ihlâsı kırar, hakîkati değiştirir. Hatta benim otuz seneden berî siyâseti terk ettiğime sebeb, bir mübârek âlimin, ta'kib ettiği cereyânın tarafgîrlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından, tefsîk derecesinde tahkîr edip ve cereyânına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gāyet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm. Demek tarafgîrlik hissine siyâsetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ dedim. O zamandan beri siyâseti terk ettim.
O hâlim netîcesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmi beş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merâk ettim. Ve on sene harb-i umûmîye bakmadım, bilmedim ve merâk etmedim. Ve yirmi iki sene bu işkenceli esâretimde tarafgîrliğe ve siyâsete temas etmemek için ve nûrlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdâfaâtımdan başka istirâhatım için hiç mürâcaat etmediğimi