EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

220

demiş. Bunun üzerine parti erkânıyla görüşmeyi İsmâîl Efendi’ye havâle ederek Ankara’dan ayrıldık. Mübârek ellerinizden öperek duâlarınızı arzederiz efendim hazretleri.

Kusûrlu, âciz talebeniz Re’fet

[422]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Haşmetli ve sıhhatli ve mükemmel ve Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın aʻsâsı gibi pek çok menfaati bulunan Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nı aldım. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyoruz ki, bu musahhah nüshalar me’haz olup her tarafta benim bedelime Risâle-i Nûr eczâlarının tashîhine hizmet edeceği gibi ve her tarafta îmânı kurtaracak fütûhâtlar yapacak İnşâallâh. Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarını tekrâren bu cihette dahi tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Bugün mektûbunuzu beklerken, almadığımızdan merâk ederken üç cihette o merâkıma bir teselli geldi.

221

Birincisi: Sekiz dokuz seneden beri, onu vefât etmiş işitip öyle bildiğim, eskiden nûra çok hizmet eden Bekir Bey’in bir mektûbunu aldım.

İkincisi: Kastamonu havâlîsinin kahramanlarından ve seyyidlerden Ahmed Kureyşî, bir yeni Nûrcu ile buraya gelip o havâlîye âit çok merâklarımı izâle eylediler.

Üçüncüsü: Üniversitenin Nûrcu küçük kahramanları nâmına Mustafâ Ramazân’ın nûrlar hakkında o Dârü’l-Fünûn’un ehemmiyetli a‘zâlarının takdîr ve tahsînlerine istinâden yazdığı ve size leffen gönderdiğim güzel mektûbu gösteriyor ki, mektebliler nûrlara tam sâhib çıkacaklar. Bu mektûbu yeni çıkacak nûr mecmûalarının birisinin âhirine ilhâk etmek için tensîbinize havâle ediyorum.

Sâlisen: Bu şa‘şaalı Hâşiye baharın çiçeklerini temâşâ etmek için araba ile bir iki sâat geziyorum. Hiç hayâtımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekler, otlar, âdetin fevkinde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbîhât edip, lisân-ı hâl ile Sâni‘-i zü’l-Celâllerinin san‘atını takdîr ve alkışlıyorlar gibi hakkalyakîn

222

hissettiğimden, hayât-ı dünyeviyeye müştâk hissiyâtım ve gāfil, tahammülsüz nefsim bu hâlden istifâde ederek, dünyadan nefret ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeye iştiyâk cihetinde karar veren kalbime ve fânîde bâkî zevk arayan nefsime i‘tirâz geldi. Birden hissiyâta da, damarlara da sirâyet eden îmân nûru o i‘tirâza karşı gösterdi ki, mâdem toprak bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiç bir şey başı boş kalmıyor. Elbette bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayâtın ma‘nevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa‘âl bir nev‘i, toprak perdesinin altında ve arkasındadır. Elbette bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîkî ve dâimî ve ma‘nevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyâka lâyıktır diye o kör hissiyâtın ve dünyaperest nefsimin i‘tirâzını tamamıyla izâle ve def‘etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünyaperest nefsime de dedirtti. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

223

Bu mektûbu ıslâh ve ta‘dîlinizden sonra, Lâhika’ya ve yeni çıkacak mecmûalarının birisinin âhirine, Üniversitedeki nûr şâkirdlerinin, Risâle-i Nûr hakîkatinin fen dâiresinde fevkalâde kıymetini takdîr ettiklerine bir numûnedir diye yazılsın.

[423]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Şu kâinât semâsının gurûbu olmayan ma‘nevî güneşi Kur’ân-ı Kerîm, şu mevcûdât-ı kitab-ı kebîrinin âyât-ı tekvîniyesini okutturmak ve mâhiyetini göstermek için, şuâ‘ları hükmünde olan envârını neşrediyor. Akl-ı beşeri tenvîr ile, sırât-ı müstakîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd, hilkatindeki makāsıdı ve fıtratındaki metâlibi ve istikāmetindeki gāyesini, o hidâyet güneşinin nûruyla görür, anlar ve bilir. O hidâyet nûrunun tecellîsine mazhar olanlar, kalbinin kābiliyeti nisbetinde ona âyinedârlık ederek kurbiyet kesbeder. Eşyâ ve hayâtın mâhiyeti, ancak o nûr ile tezâhür ederek görülür, anlaşılır, bilinir. Şems-i Ezeliye’nin ma‘nevî hidâyet nûrlarını temsîl eden Kur’ân-ı Kerîm, kalp gözüyle hak ve hakîkati görmeyi te’mîn eder. Onun için onun nûrundan uzakta kalanlar, zulümâtta kalırlar. Zîrâ her şey nûr ile görülür, anlaşılır, bilinir.

224

İşte şu kitâb-ı kebîrin ma‘nevî ve sermedî güneşi olan Kur’ân-ı Kerîm’in nûr tecellîsine, bu asrımızda nûr ismiyle müsemmâ olan Risâle-i Nûr şahs-ı ma‘nevîsi mazhar olmuştur. O nûrlar ki, zulümâttan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusu ile gündüzünü gece yapan sefâhetperest, aklı gözüne inmiş, zulümâtta kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı, projeksiyon gibi nûrlarını îmân hakîkatlerine tevcîh ederek, sırât-ı müstakîmi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nûr topuzunu ehl-i küfrün ve münkirlerin başına vurup:, Ya aklını başından çıkar, at, hayvan ol. veyâhûd aklını başına al, insan ol diyor. İlim bir nevi‘ nûr olduğuna göre, Risâle-i Nûr’un ilme olan en derin vukūfunu gösterecek bir iki delîline kısaca işâret ederiz:

Evvelâ: Şunu hâtırlamalıyız ki, Risâle-i Nûr başka kitabları değil, belki yalnız Kur’ân-ı Kerîm’i üstâd olarak tanıması ve ona hizmet etmesi i‘tibâriyle, makbûliyeti hakkında bizim bu mevzû‘da söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı mâbeyninde Risâle-i Nûr’un değerini tebârüz ettirmek için ilâveten deriz ki: Risâle-i Nûr, şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzûh ile isbat edemediği en muğlak mes’eleleri, gāyet basît bir şekilde en âmî avâm tabakasından tut, tâ en âlî havâs tabakasına kadar herkesin isti‘dâdı nisbetinde anlayabileceği

225

bir tarzda, şüphesiz, iknâ‘ edici ve yakînî bir şekilde îzâh ve isbat etmesidir. Bu husûsiyet hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde yoktur.

İkincisi: Bütün nûr eserleri, Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin hakîkî tefsîri olup, onun ma‘nevî i‘câzının lem‘aları olduğunu her husûsta göstermesidir.

Üçüncüsü: İnsanların en derin hâcetlerine kat‘î delîl ve burhânlarla ilmî mâhiyette cevâb vermesidir. Meselâ, Vâcibü’l-Vücûd’un varlığını ve âhiret ve sâir îmân rükünlerini bir zerrenin lisân-ı hâli ve kālî sûretinde tercümânlığını yaparak isbat etmesi, en meşhûr İslâm feylesoflarından İbn-i Sînâ, Fârâbî, İbn-i Rüşd, bu mesleklerde bütün mevcûdâtı delîl olarak gösterdikleri hâlde, Risâle-i Nûr o hakîkatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisânıyla isbat ediyor. Eğer Risâle-i Nûr’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risâle-i Nûr’dan ders alacaklardı.

Dördüncüsü: Risâle-i Nûr, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprimeler gibi hulâsalar nev‘inden kısa bir zamanda te’mîn etmesidir.

Beşincisi: Risâle-i Nûr, ilmin esas gāyesi olan rızâ-yı İlâhî’yi tahsîle sebeb olmasıdır. Ve ilmi, dünya menfaatine hiç bir cihetle âlet etmeyerek, tam ma‘nâsıyla insaniyete hizmet etmesi gibi en ulvî vazîfeyi temsîl etmesidir.

226

Altıncısı: Risâle-i Nûr kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâli ve kālî sûretinde tercümânlığını yapmasıdır. Aynı zamanda îmân hakîkatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişâf ettirmesidir.

Yedincisi: Risâle-i Nûr’un, bütün ilimleri câmi‘ oluşudur. Âdetâ ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiç bir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan en derin vukūfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmûası olmasıdır. Misâl olarak birkaçını zikrederek, hey’et-i mecmûası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risâle-i Nûr bahrine mürâcaat etmesini tavsiye ederiz.

Meselâ, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Bir kelebeğin midesini tanzîm eden, manzûme-i şemsiyeyi dahi o tanzîm etmiştir. Bir zerreyi îcâd etmek için, bütün kâinâtı îcâd edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır. Zîrâ şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın her bir harfinin, bâhusûs zîhayat her bir harfinin her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.

Tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi‘ değildir. nakıştır, nakkāş değildir. mistardır, masdar değildir. nizâmdır, nâzım değildir. kanundur, kudret değildir. şerîat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hâriciye değildir.

227

Rûh dahi sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, âlem-i emirden, sıfât-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd-u hissî giydirmiş, bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere zarf etmiştir. Ve hâkezâ Binler vecîzeler var.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Üniversite Nûrcuları nâmına duânıza çok muhtâç Mustafâ Ramazânoğlu

[424]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımızla, geçen Leyle-i Berâtınızı tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Nûrun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re’fet Bey’in nûr hizmeti için İstanbul’a gitmesi çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya, onun gibi bir Nûrcu lâzımdır. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin, âmîn.

Sâlisen: Ben ikisini Câmiü’l-Ezher ulemâsına, ikisini de Medîne-i Münevvere’nin Ravza-i Mutahhara civârındaki âlimlerine, ikisini de Şâm-ı Şerîf hey’et-i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ-yı Mûsâ, üç Zülfikār hazırladım. Başlarında,

228

evvelce Câmiü’l-Ezher ulemâsına hitâben size gönderdiğimiz bir mektûb dercedilmiştir. Mümkün olduğu kadar çabuk göndereceğiz İnşâallâh.

Râbian: Ben, iki cihette ma‘nevî himmetlerinize ve duâlarınıza ve benim yerimde yapamadığım ma‘nevî kazançlarınızın imdâdıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var:

Birinci sebeb: Bütün hayâtımda şimdiki kuvvetsizlik ve gittikçe ziyâdeleşen za‘fiyeti hissetmemiştim. Çok sıkıntılarla dâimî evrâdlarımı bazı da noksân olarak yapabilirim. Hâlbuki bu eyyâm ve leyâli-i mübârekede yüz derece ziyâde çalışmaya ihtiyacım var. Ve sizin şirket-i ma‘neviyenize hissem i‘tibâriyle yardım etmek ve duâlarınıza bin derece ziyâde âmînlerle iştirâke koşmak lâzım iken, bu iktidârsızlığım, o şirket-i ma‘neviyeye pek cüz’î yardım edebilir. Bunun çâresi, vazîfe-i nûriyede benim vazîfem size verildiği gibi, o şirketteki vazîfeyi de sizlerin ma‘nevî yardımlarınıza dayanıp, haddimden ve isti‘dâdımdan pek çok ziyâde bu âciz kardeşinizdeki hüsn-ü zannınıza muvâfık çalışmayı rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyorum.

İhtiyâcın ikinci sebebi: Hem siz, hem bizden olmayan bir kısım zâtlar, Risâle-i Nûr’un hakîkatinden ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsinden tezâhür eden fevkalâde hâlleri ve netîceleri bu bîçâre kardeşinizden zannedildiğinden, o büyük netîcelere karşı çok büyük bir iktidâr, bir amel lâzım iken. pek cüz’î ve şahsî çalışmam, bu hastalık

229

ve za‘fiyetle beraber, elbette beni şiddetle ma‘nevî yardımlarınıza muhtâç ediyor. Ben de bu ma‘nevî yardımlarınızı kendime koşturmak için, اَجِرْنَا, اِرْحَمْنَا gibi bütün mütekellim-i maa’l-gayr ta‘bîr edilen kelimelerde sizleri niyet ediyorum. Güyâ umûmunuzla beraberiz gibi çalışıyorum. Ve âmîn dediğim vakitte, bütün duâlarınıza bir âmîn niyet ediyorum. İnşâallâh Erhamü’r-râhimîn rahmetiyle o çok noksân ve cüz’î çalışmamı, büyük çalışmanıza mükemmel bir âmîn hükmünde kabûl eder.

Hâmisen: Sâbık hâdiseden vaz‘iyetiniz ne şekilde olduğunu çok merâk ediyordum. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, mektûbunuzdaki kahraman Tâhirî’nin İstanbul’a makine, kâğıt almak için gitmesi gösteriyor ki, o hâdise sönüyor ve nûrların neşrine mâni‘ olmayacak, belki başka yerlerde olduğu gibi orada da gālibâne fütûhâtı var İnşâallâh. Umûmunuza birer birer selâm ve eyyâm-ı mübârekenizi tekrar tebrîk ediyoruz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

230

[425]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Ma‘sûm Evlâdlar,

Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksânlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur’ân’ı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil. belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tâ yüz, tâ bine, tâ binlere kadar cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayâtın râhatını ve saâdetini te’mîn etmek niyetiyle okumak lâzımdır.

Evet mekteplerde dünya maîşeti ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayâtta derecesi, fâidesi bir ise, ebedî hayâtta Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nûrlu ve îmânî ma‘nâlarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.

Hem peder ve vâlidenize hakîkî ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz mâdem ma‘sûmsunuz, daha günâhınız yok. böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risâle-i Nûr’un ma‘sûm şâkirdleri içinde kabûl edip umûm şâkirdlerin duâlarında hissedâr olursunuz ve nûrlu ve mübârek talebeler olursunuz.

231

Hem Üstâdınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidenizi, hem memleketinizi tebrîk ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

Münâsib görseniz Sikke-i Gaybiye’nin mukaddemesinde dercedersiniz.

[426]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Nûrun fevkalâde hâlis şâkirdleri, müştemelâtıyla beraber neşretmek istedikleri Sikke-i Gaybiye’yi, evliyâ-yı meşhûreden, kırk günde bir def‘a ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osmân-ı Hâlidî’nin rh sarîh ihbârı ve evlâdlarına vasiyeti ile; ve Isparta’nın meşhûr ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhiren haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakîkati kardeşlerim da‘vâ edip, fakat iki iltibâs içinde, bu bîçâre ehemmiyetsiz kardeşleri Saîd’e bin derece ziyâde hisse vermişler. On seneden beri kanâatlerini ta‘dîle çalıştığım hâlde, o bahâdır kardeşlerim kanâatlerinde ileri gidiyorlar. Evet, onlar, On Sekizinci Mektûb’daki iki ehl-i kalb çobanın mâcerâsı gibi, hak bir hakîkati görmüşler. fakat ta‘bîre muhtâçtır. O hakîkat de şudur:

232

Ümmetin beklediği âhirzamanda gelecek zâtın üç vazîfesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdârı olan îmân-ı tahkîkîyi neşredip, ehl-i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle yapılan bu en ehemmiyetli vazîfeyi, aynen bitamâmihâ Risâle-i Nûr’da görmüşler. İmâm-ı Alî ra ve Gavs-ı A‘zam ks ve Osmân-ı Hâlidî rh gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinde keşfen görmüşler gibi işâret etmişler. Bazen de o şahs-ı ma‘nevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitâne bakmışlar. Bu hakîkatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübârek zât, Risâle-i Nûr’u bir program olarak neşir ve tatbîk edecek.

O zâtın ikinci vazîfesi, şerîatı icrâ ve tatbîk etmektir. Birinci vazîfe, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli i‘tikād ve ihlâs ve sadâkatle olduğu hâlde, bu ikinci vazîfe, gāyet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzımdır ki, tatbîk edilebilsin.

O zâtın üçüncü vazîfesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihâd-ı İslâm’a binâ ederek, Îsevî rûhânîlerle ittifâk edip dîn-i İslâm’a hizmet etmektir. Bu üçüncü vazîfe, pek büyük bir saltanat ve kuvvetle ve milyonlar fedâkârlarla tatbîk edilebilir. Birinci vazîfe, o iki vazîfeden üç dört derece daha kıymetdârdır. Fakat o ikinci ve üçüncü vazîfeler, pek parlak ve çok geniş bir dâirede ve şa‘şaalı bir tarzda olduğundan, umûmun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünürler. İşte o hâs Nûrcular

233

ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin ta‘bîre ve te’vîle muhtâç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyâyı ve ehl-i siyâseti telâşa verir ve vermiş. Hücûmlarına vesîle olur. Çünkü birinci vazîfenin hakîkatini ve kıymetini göremiyorlar. Öteki cihetlere hamlederler.

Kardeşlerimin ikinci iltibâsı: Fânî ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazîfede pişdârlık eden nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden o âciz kardeşine veriyorlar. Hâlbuki bu iki iltibâs da, Risâle-i Nûr’un hakîkî ihlâsına ve hiç bir şeye, hatta ma‘nevî ve uhrevî makamâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyâseti de evhâma düşürüp Risâle-i Nûr’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı ma‘nevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakîkatler, fânî ve âciz ve sukūt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez.

Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazîfesini birden hâtıra getiriyor, yanlış olur. Hem hiç bir şeye âlet olmayan nûrdaki ihlâs zedelenir. Avâm-ı mü’minînin nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksânlaşır. Yakîniyet-i burhâniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gālibe inkılâb eder. Daha muannid ehl-i dalâlete ve mütemerrid ehl-i zındıkaya tam galebesi mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i‘tirâza başlarlar. Onun için

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç