EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

69

Isparta’dan üniversiteye göndermek için Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci kısmı, şimdilik İşârât-ı Seb‘a’dan yirmi adet, yirmi adet Sirâcü’l-Gāfilîn ve Otuz Birinci Mektûb’un Lem‘aları onar adet, on adet Yirmi İkinci Sözler ve daha başka eserlerden bedeli mukābilinde istedim. Gençleri bunlarla elde ediyoruz. İlmi ile mağrûr hoca efendilere Yedinci Şuâ‘ı ve İhlâs Lem‘ası’nı veriyoruz. Derhâl teslîm oluyorlar. İstanbul’daki talebeler istediğiniz Asâ-yı Mûsâ’dan parçaları tercüme ettirmek için çalışıyorlarmış. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin.

Hac ve ziyâretiniz için müsâade buyurulursa cevâb bekliyorum.

Âciz günâhkâr köleniz Sabrî

[375]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Medrese-i Nûriye kahramânlarına me’haz olmak için tashîh etmek ile meşgūl olduğum Sikke-i Gaybiye Hâşiye Mecmûası’nın Yirmi Dördüncü âyetin ihtârdan sonra

70

تَنْزٖیلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖیزِ الْحَكٖیمِ: hesâb-ı cifrîsinde küçücük bir sehiv gördüm. Bin üç yüz kırk iki ettiği hâlde, sehven bin üç yüz kırk altı yazılmış. Kırk ikide Risâle-i Nûr’un bidâyet-i intişârı, kırk altıda Mu‘cizât-ı Ahmediye, Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektûblarla parlaması tarihidir. Siz nüshalarınızda kırk altı yerinde, kırk iki yazınız. Bir satır sonra O târihte Mu‘cizât-ı Ahmediye Risâlesi yerine O târihten az sonra Mu‘cizât-ı Ahmediye Risâlesi yazınız.

Sâniyen: Sikke-i Gaybiye’yi de müdâfaât gibi bazı sahîfelerini ve bazı satırlarını ve bazı mes’elelerini çok ehemmiyetli olmadığından çizgiler çektim. O çizgili yerler yazılmasa, hem müdâfaât, hem Sikke-i Gaybiye gāyet ehemmiyetli bir risâle-i nûriye-i ilmiye olur. Hem Sikke-i Gaybiye’nin âhirinde merhûm Hasan Feyzî’nin Zülfikār’a geçen uzun mektûbu yazılmamak için işâret ettim. İğne ile kapattım. Bu Sikke-i Gaybiye’nin âhirinde yine merhûm Hasan Feyzî’nin iki manzûmesi var. Onlar da güzeldir. Bunlardan birincisi, uzun olanı Sikke-i Gaybiye’de, İnâyât-ı Seb‘a’dan evvel yazılsın. İkinci manzûmesi ya Sirâcü’n-Nûr’un veya Tılsım Mecmûası’nın âhirinde sizin Lâhikadan intihâb ettiğiniz bazı kısa parçalarla beraber yazılsa münâsib olur. İsterseniz Sikke-i Gaybiye’nin âhirinde de kalsın.

Hem başkaların da bazı fıkraları var. Bir kısmını ta‘dîl ettim. Bir kısmına çizgi çektim. Tâ Sikke-i Gaybiye’nin kuvvetine bir zarar gelmesin. Size gönderdiğim bu nüsha

71

acele yazılmış güzel okunmuyor. Onun için çok dikkat etmek lâzım ki yanlış olmasın. Hem bazı hâşiyeleri sahîfenin içinde yazılmış, kenarında yazılmamış. Makinede olduğu vakit sahîfenin kenarında yazılsın. İnşâallâh, Medrese-i Nûriye bu Sikke-i Gaybiye ile Medresetü’z-Zehrâ’yı daha ziyâde nûrlandıracak.

Sâlisen: Sikke-i Gaybiye’nin, Kerâmet-i Gavsiye’nin âhirinde Şâmlı Hâfız’ın fıkrasından tâ Kâtib Osmân’ın acîb rüyasının nihâyetine kadar ve daha kerâmetli ondan sonra gelen fıkralardan münâsib gördüğünüzü alıp beraber Sikke-i Gaybiye’nin başında mukaddemesi olarak benim baştaki mektûblarımdan sonra yazılsa münâsib oluyor, zannederim. Öteki kısmı, âhirinde hâtimesi ve lâhikası olarak yazılsın. Çünkü, o tarzda herkes birden Sikke-i Gaybiye’nin tasdîkini ve kıymetini anlar. Siz daha iyi bilirsiniz. Tensîbinize havâledir.

Sonra Karadağ meyvesi nâmında Sûre-i ve’l-Asr’ın bir nükte-i i‘câziyesi ve arkasında Sûre-i (Fil) in bir nükte-i i‘câziyesi beraber Sikke-i Gaybiye’nin mukaddemesinde yazılsın.

Husûsen o mukaddemenin başlarında Hâfız Mustafâ’nın Emirdağı’nda bana risâleleri getirdiği vakit, onun münâsebetiyle yazdığım mektûbun başında Azîz Sıddîk Kardeşlerim, bizim kat‘iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki, bu hizmetimizin netîcesi ilâ âhir diye Risâle-i Nûr’un berâet ve teslîmine dâir üç kerâmetlerine Leyle-i Mi‘râc ve Leyle-i Regāib’le

72

gelen yağmurla beyân eden mektûbu da mukaddemede nazar-ı dikkati celbedecek bir yerde yazarsınız.

Râbian: Bu baharın ma‘nevî fırtınaları ve bu mevsimin ma‘nevî ferahları ve dünyanın ve derd-i maîşetin meşgaleleri, evhâmcıların fütûr veren desîseleri, elbette bu mevsimde bir derece fütûr verir. Ve şevk ile çalışanları bir derece teneffüse ve istirâhate sevkeder. Fakat kat‘iyen biliniz ki, Risâle-i Nûr hizmeti inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye altındadır. Onun için hiç telâş etmeyiniz. Muvakkat tevakkuflarda da müteessir olmayınız. Bize karşı olan her şeyde bir hayır, bir hikmet var.

Meselâ, bir kısım bedbahtlar Zülfikār’ın parlak fütûhâtına perde çekmek için bir Zülfikār’ı postahâneden alıp müsâdere ederek, buraya gelen yeni vâliye ve yeni emniyet müdürüne verdiklerini işittim. Bir iki dakîka müteessir oldum fakat birden tahakkuk etti ki, bizim tarafımızdan o iki adama bir nüsha Zülfikār vermek lâzım imiş ki, asılsız fenâ evhâmlara kapılmasınlar. Ve nûrların himâyesine çalışsınlar. Bu sûrette daha ziyâde dikkat edecekler. Her ne ise, hiç merâk etmeyiniz.

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Muhlis Hulûsî’nin mektûbunu leffen gönderiyoruz.

73

(376)

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ

Mübârek Üstâdım,

Aslâ lâyık olmadığım ve hak etmediğim hâlde, dâimâ şefkatinize ve duânıza dâhil etmekle bu hakîr kardeşinize, çok zayıf, dâimâ ma‘nevî yardıma muhtâç bîçâre talebenize, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak’ın tevfîk buyurduğu kadar Risâle-i Nûr müellifine ve nûrlu şâkirdlerine, Allâh için muhabbet ve fütûrsuz, şuûrsuz îmân ve Kur’ân hizmetinde bulundurulan bu âciz Muhlis’inize yaptığınız duâlara ebede kadar şükre mecbûrum. Ve öyle kanâatim var ki, nûrlara hâdim olmakla ancak Hakk şükür, maa’l-kusûr edâ edilebilir. Böylelikle nûrların zayıf bir hâdimi cüz'î hizmetini bütün nûrlu hâdimlerin münevver hizmetleri arasında görürse, ücretini de peşin olarak aldığını hisseder. O cemâatle şükür, Elhamdülillâh der.

Tecrübenizden geçtiğim için ta‘rîfe kalkıp huzûrunuzu ihlâl etmek istemem. Fakat hâtıra geleni de yazmaktan men‘-i nefîs edemedim. Kedi nasıl okşandığı zaman Rahîm, Rahîm, Rahîm diyorsa, mübârek Üstâdımın bizi şefkatli okşaması, O Rahîm-i Zü’l-Cemâl’in dergâhına Yâ Rahîm, Kerîm, Latîf gibi esmâyı vâsıta ederek, Yâ Rabb Azîz ve Muhterem ve şefkatli Üstâdımızın dünyevî ve uhrevî bütün duâlarını kabûl buyur. Ve nûr-u Kur’ân hâdimlerinin üzerinden duâsını

74

eksik etme, sıhhat ve âfiyetle dâim eyle. بِحُرْمَةِ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِحُرْمَةِ قُرْاٰنِكَ الْاَحْكَمِ وَبِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الْاَكْرَمِؐ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ münâcâtını yaptırıyor.

Evet, ebed için halk olunan, ebede müştâk olan, ebed yolculuğu yapan insana bu yolculuk esnâsında kendisi gibi bir insandan küçük bir iyilik görünce, onu yapan insana karşı fıtratı muktezâsı Allâh râzı olsun derse, ebedî yolculuğunda, ebede yetecek kadar zâd ve zahîre, nûr ve burâk olan îmân-ı tahkîkî dersini veren ve bihakkın Üstâd olan ve bu ma‘nevî vazîfeyi kemâl-i şefkatle îfâ eden bir insân-ı ekmele قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ fermân-ı akdesinden gelen nûrlu feyizle, o insân-ı mazhar, ezelden ebede kadar gelmiş ve gelecek bütün mevcûdâtı da imdâdına çağırıp duâ etmeli ki, talebeliğin, dostluğun, kardeşliğin Üstâda karşı vazîfesini ve bu nûrânî perde arkasındaki Üstâd-ı Ezelî’nin nihâyetsiz ni‘metlerinin şükrünü bir dereceye kadar yerine getirebilsin.

Azîz ve Muhterem Üstâd, ta‘bîrâtımda gayr-ı kābil-i ictinâb hatâlarım varsa af buyur. Beş adet düstûrunuzla bir zaman kardeşimiz Abdülmecîd’e yazdığınız Bir hüznü, bir gāilesi var idiğini hissediyorum. Risâle-i Nûr şâkirdlerine inâyet ve rahmet-i İlâhiye nezâret ederler. Dünyanın meşakkatleri mâdem sevâb verir, geçerler. O müsîbetlere karşı sabır içinde şükür ile metânetle mukābele edilmek gerektir. Sen ve Hulûsî

75

bütün duâlarımda ve kazançlarımda berabersiniz. emr-i irşâdınızı her sabah Dost istersen Allâh yeter le başlayan beş adet nûrânî düstûrla beraber okurum. Bu nasîhatlerden çok feyiz ve kuvvet alıyorum. Allâh Üstâdımdan ebediyen râzı olsun. Âmîn. Bu havâlîdeki alâkadârlar selâm, duâ ile ellerinizden öperler. İsminin yazılmasında ısrâr eden Erzurûm’da Vehbî Efendi ile oğlu olup geçen Ramazân’da Kars’da vaaz etmiş olan hoca ve Hâfız İdris Efendilerin duâlarını tahsîsen arzederim.

Alvarlı Mehmed Efendi’ye selâm ve duâlarınızı yazmıştım. Çok memnûn olmuş. Ve çok duâ etmiş. İsmi geçen Vehbî Efendi’ye yazdırdığı yazıda hulâsaten:

Yâdigâr, Fahr-i Âlem’den O Zât bu ümmete,

Nâil eyledin dû-dîdem sen bizi bu himmete.

Bu meydân-ı hidâyette nice bir Şîr-i ner var.

O zât-ı âlî kadr ش ve ش bize bugün siper var.

Cenâb-ı Zü’l-Kerem, o Zât-ı Muhterem’in bu ümmet-i Muhammed’e asm sâyebân olması için lütuf ve keremiyle uzun ömürle muammer buyursun. Ve sizler gibi bir yâr-ı sâdıkın, sıdk-ı sadâkatini müzdâd ederek o zâtın feyzinden istifâde etmeye müyesser buyursun. Âmîn. Bu tarafta olan ihvân-ı dîn, o zât-ı âlî-kadrin göndermiş olduğu selâmlarını can-berâberi kabûl etmişlerdir demektedir, arzederim.

76

Başta vâsıta-i muhâberemiz zâta ve eski-yeni bütün nûr şâkirdleri uhrevî kardeşlerime selâm ve duâlar eder, hayır duâlarını niyâz ederim. Mübârek ellerinizden kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öper, dâimâ muhtâç olduğum mübârek hayırlı duâlarının üzerimden eksik edilmemesini arz ve istirhâm eylerim. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Âciz kardeşiniz Muhlis

[377]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu def‘a on altı aded mektûbları birden kardeşlerimden, husûsen ehemmiyetli rükûnlerden çok uzun mektûbları aldım. O umûm mektûblara ancak bir mektûb yazabilirim. Hâlim, vaktim, hastalığım müsâade etmediğinden, husûsî mektûb yazamadığımdan o kıymetli kardeşlerim gücenmesinler.

Sâniyen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları, hakîkî bir tesânüd ve sarsılmaz bir ittihâd kerâmetiyle, bütün müşkilâta ve mânialara galebe edip nûrun elmas Zülfikārlarını ve hârika mu‘cizâtlı huccetlerini muhtâçlara

77

yetiştirmeye muvaffak oluyorlar. Bu netîceye mukābil çektiğimiz zahmet bin derece ziyâde olsa da ucuzdur, ehemmiyeti yoktur.

Sâlisen: Kardeşimiz Re’fet’in mektûbunda Münevvere, Nazmiye, Sâim nâmındaki üç ma‘sûmun üç ayda eliften başlayıp Kur’ân-ı Hakîm’i hatmetmeye muvaffak olmalarından ve Kur’ân dersiyle beraber nûr hakîkatlerini ve hakāik-i îmâniyeyi ma‘sûmâne, müştâkāne dinlemeleri için onları ve üstâdlarını ve peder ve vâlidelerini tebrîk ediyoruz. Münevvere ve Nazmiye, Abdülbâkî ve Mehmed Celâl’in nûr hizmetinde noksân kalan vazîfelerini İnşâallâh tekmîl edecekler.

Bizi ve Risâle-i Nûr’u çok minnetdâr eden kahraman Burhân’ın mektûbunda yazılan hastaya Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Ve kardeşimiz Zekâî’nin vefât eden vâlidesine çok rahmet eylesin, âmîn. âmîn.

Râbian: Nûrun erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden nûrun santrali Sabrî’nin mektûbunda, merhûm Hâfız Alî, Hasan Feyzî ve onların halefi ve vazîfelerini gören Ahmed Fuâd’ın, ihtiyâr ve vazîfesi bitmek üzere olan bu bîçâre üstâdlarına bedel ömrünü fedâ etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi. Sabrî kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kābilse bana vermek, nefis ve kalbini iknâ‘ edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve nûrlar için hayatı çok fâideli kardeşime binler Bârekallâh deyip, bana verdiği ömrünü kabûl edip,

78

ona aynen Ahmed Fuâd gibi o bâkî kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki yeni Saîd’e emânet verip, benim bedelime hizmet-i îmâniyede ve nûriyede hizmet etsinler.

Ve onun mektûbunda, Barla Medrese-i Nûriyenin baş kâtibi Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in halka-i tedrîsinde Sıddîk Süleymân’ın mahdûmu Yûsuf ve merhûm Mustafâ Çavuş’un ve Ahmed’in oğulları gibi Kur’ân dersiyle Kur’ân yazısını ve nûrları öğrenmesi. ve Hulûsî ve Hâfız Hakkı’nın nûrları şevk ile yazmaları, Barla’ya karşı benim ümîdimi kuvvetlendirdiler ve derince bir ferah ve sürûr verdiler. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin. Âmîn Ve Tevfîk’e tevfîk-i refîk eylesin. Âmîn

Sabrî’nin mektûbu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok def‘a hâtırıma gelen Sıddîk Süleymân’ın hemşirezâdesi Hüseyin’in mektûbu beni çok sevindirdi. Hem onun hakkındaki merâkımı izâle eyledi. Mâşâallâh, tam Sıddîk Süleymân’ın mâhiyetinde eski alâkadârlığını muhâfaza ediyor.

Hem Sabrî’nin mektûbuyla beraber Eğirdir, Cire Köyü Risâle-i Nûr talebelerinden Şükrü, Süleymân, Osmân Çavuş’un samîmî ve ciddî alâkalarını nûrlara karşı gösteren mektûblarına karşı, Bârekallâh, Cenâb-ı Hakk sizleri muvaffak etsin deriz.

Hâmisen: Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüştü’sü olan Mehmed Feyzî ve Emîn’in gönderdikleri benim Kastamonu’da kalan bir kısım risâleler emânetlerini aldım. Ve size

79

gönderdiğim Asâ-yı Mûsâ’nın lügatnâmesini hasta olduğu hâlde çok güzelce ve âlimâne yazan, lügatnâmenin başında güzel bir fıkra derceden ve bana da ayrı mektûb yazan Risâle-i Nûr’un serkâtibi Mehmed Feyzî’nin oraca çok müşkilât ve mânialara rağmen, yine hârika sadâkatını ve nûrlara fâik alâkasını, sarsılmadan îmâna hizmetini birkaç cihette yapması gösteriyor ki, o küçük bir Husrev olduğu gibi, tam bir Hasân Feyzî’dir. Fakat ben orada iken, çok ehemmiyetli ve enâniyetli bir sofî-meşreb eski me’mûrlardan bir zât ve gāyet mühim ve ma‘lûmâtlı, dünya ile çok alâkadâr ve siyâsî tüccâr bir hoca, bana karşı ilişmedikleri için, ben de onları dâire-i nûra celbetmeye çalışmadım, onlara da ilişmedim. Şimdi Mehmed Feyzî ise, Kastamonu’yu onların nüfûzundan kurtarıp Denizli gibi muvaffak olamıyor. Hilmî, Sâdık ve Ahmed Kureyşî gibi nûrun kahramanları da köylerde bulunduğundan, Feyzî’nin hizmeti bir derece husûsî kalıyor. İnşâallâh bir vakit tam muvaffak olurlar.

Kastamonu’nun Zehrâları, Hâcerleri, Lütfiyeleri, Ulviyeleri, Necmiyeleri başka bir sâhada hanımlar âleminde nûr hizmetinde Feyzî’ye arkadaşlık ediyorlar.

Husûsen Feyzî’nin mektûbunda Risâle-i Nûr şâkirdlerinin teşebbüsüyle resmî Kur’ân mektebi açılıp, en evvel nûrun ma‘sûmları ve Emîn’in mahdûmları en evvel mektebe girip, en evvel onlar Kur’ân’ı hatmederek kısmen hıfza başlamaları cihetinde,

80

onları ve pederlerini ve oradaki şâkirdleri tebrîk ediyoruz ve o ma‘sûmlara binler Bârekallâh deriz.

İki def‘a nûrun hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşîremiz Zehrâ’nın Medresetü’z-Zehrâ’nın kâğıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Husrev’ler, Feyzî’ler, Ahmedler bulunduğunu gösteriyor. Kastamonu’da, Hâfız İhsân’ın imzasıyla ve nûr kahramanlarından Hilmî Bey ve Emîn’in müşterek mektûbunu aldım. Ben, bu iki eski ve kıymetli ve sarsılmaz ve metîn o kardeşlerime ve İhsânlara ve oradaki nûr şâkirdlerine çok hasretler ve iştiyâklarla selâm ediyorum. Ve hapiste bizim ile beraber ve bize hapiste çok hizmet eden İhsân nerededir, merâk ediyorum.

Sâdisen: Safranbolu havâlîsi, hakîkaten Mustafâlar ve Ahmed Fuâd ve Hıfzı ve Rahmî gibi hârika sadâkat ve alâkadârlıkla, Kastamonu’daki sekiz sene bizim nûra hizmetimizin akîm kalmadığını ve Safranbolu da parlak bir Medrese-i Nûriye olacağını maddeten isbat ediyorlar. Bu def‘a Mustafâ Usman’ın mektûbunda iki sâat yakınındaki Karabük fabrikalar şehrinde bulunan yüzer genç ve işçilerde nûrlar fütûhât yapacağını bildirmekle, ehemmiyetli bir müjde telakkî ediyoruz.

Nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ Sungur ve Rahmî’nin güzel mektûblarında, onların köylerinde Ahmed Fuâd’ın ciddî gayretiyle ders vermesi ve Eflâni nâhiyesinin,

81

Barla nâhiyesi gibi bir Medrese-i Nûriye hükmüne girdiğini ve ora ahâlisi iştiyâk ile nûrları dinlemesi ve yeniden iki genç muallim daha eski yazı ile nûrlara girmesi ve çocukların hurûf-u Kur’âniyeyi öğrenmeye başlaması ile Risâle-i Nûrları da yazmaya girmeleri, büyük bir fâl-i hayırdır. Cenâb-ı Hakk o ma‘sûmları muvaffak etsin ve onların üstâdları ve peder ve vâlidelerinden râzı olsun. Onlar, duâda ma‘sûmlar dâiresine girdiler. Başta Ahmed Fuâd, Mustafâ ve Rahmî olarak, Eflâni nâhiyesini tebrîk ediyoruz.

Nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ Sungur ve Rahmî’nin az bir zamanda, eski harfle, Mustafâ Sungur’un gāyet mükemmel Meyvenin On birinci Mes’elesi Hâtimesi ile ve Rahmî’nin Gençlik Rehberi’ni eski harfle güzelce yazmaları ve Kastamonu’dan gelen kitablarım içinde bize göndermeleri, hakîkaten benim için yeni biraderzâdelerim, bir Abdurrahmân ve Fuâd dünyaya gelmiş gibi beni memnûn ediyor.

Sâbian: Hizmet ve hamiyet ve şiddet-i alâka cihetiyle ikinci bir Hasan Feyzî ve bizim ve nûrların berâetimizde te’sîrli ve ciddî hizmette ikinci bir Alî Rızâ olan kardeşimiz Muharrem’in uzunca ve tafsîlâtlı bir mektûbunu aldım. Ona o kadar uzun bir mektûbla cevâb vermek hakkı var iken, üç-dört kelime ile cevâb vermeye mecbûrum. Ben Denizli’de hapiste ve hâriçte iken perde altında gāyet ehemmiyetli bir Nûrcu bulunduğunu ve nûrları çekinmeyerek çoklara okutturduğunu ve gāyet fedâkârâne kurtulmamıza

82

çalıştığını hissediyordum. Çok merâk ederdim ki, onu bileyim. Hatta Hasan Feyzî perde üstünde yaptığı hizmeti, o da aynen perde altında ve resmîler içerisinde yapıyordu. Tâ bir sene evvele kadar aynını bilemiyordum. Şimdi anlıyorum ki, o mahremce çalışan Muharrem’di. Cenâb-ı Hakk onu ve mübârek hey’etini ve Tavas’taki Nûrcuları ve Denizli’de ve hapisteki nûr arkadaşlarını muvaffak eylesin. Ve onlardan ebediyen râzı olsun. Âmîn. Hem karye-i İrfân’dan ciddî bir kardeşimiz olan Nûrcu Mehmed Âsân’ın gāyet güzel ve nakışlı ve Zülfikār’lı mektûbunda: Uyan ey Âlem-i İslâm, uyan, Allâh için olsun. Gözet nâmûs-u Kur’ân’ı, Rasûlullâh için olsun. fıkrasıyla ziynetlenen mektûbuna ve karye-i İrfân talebeleri nâmına yazdığı fıkrasına mukābil, bin Mâşâallâh deriz. Cenâb-ı Hakk o karye-i İrfân’ı bir medrese-i nûr-u irfân yapsın. Âmîn. Ve Tavas’ta Muharrem’in kardeşlerinden Abdullâh Fevzî Yılmaz mektûbundaki mübârek rüyası çok güzel ve nûrun hizmetinde tam bir fedâkârlığa karar vermesi gösteriyor ki, Tavas’ta çok ciddî Nûrcular çıkacak. Zâten büyük kardeşim Molla Abdullâh nâmındaki Abdullâhlar, Risâle-i Nûr’la tam alâkadâr olurlar. Ona ve Tavas’taki kardeşlerimize çok selâm ederiz.

Sâminen: Edhem Hoca nâmında Balıkesir’de muhâcir ve Celâleddîn-i Rûmî’nin kuddise sırruhû mensûblarından, yirmi seneye yakın köy hocalığı ve çocuklara Kur’ân okutmakla

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç