
SAYFA 129
Lâhika’ya
(391)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ مِلْءَ الدُّنْیَا وَمِلْءَ الْاٰخِرَةِ
Azîz ve Muhterem ve Mübârek Üstâdım,
Evvelâ: Maddî ve ma‘nevî sıhhat ve âfiyetinizin devamını Rahmet-i bînihâye-i İlâhiye’den niyâz ederim.
Sâniyen: Fütûhât-ı Nûrâniye’nin müjdeli haberlerinden dolayı اَلْحَمْدُلِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی derim.
Sâlisen: Fütûhât-ı Nûrâniye’nin bütün sekene-i arz üzerinde feyizli netîcelerini idrâke mazhariyeti abîdâne tazarru‘ eylerim.
Râbian: Memleketimde iki seneye yakındır nûrlardan tefeyyüz eden ve talebeliğinize kabûl buyurduğunuz uhrevî kardeşimiz Hâfız Ömer’in vaazları ile çok müessir hizmette bulunduğunu ve yedi ay evvel izinli gittiğim zaman kendisine bıraktığım nûrlardan istifâde ederek bu feyizli Kur’ânî ve îmânî hizmete devam etmekte olduğunu arzederim.
Hâmisen: Bu muhîtte hutbe mev‘izalarının çok müessir olduğunu ve yazanların çoğaldığını, şimdiye kadar hutbe mev‘izalarının yirmi dörde bâliğ olduğunu,
SAYFA 130
buranın bir köyüne bir hafta evvel gittiğimde etraf köylerden toplananlara da nûrlardan bazı dersleri okumak müyesser olduğunu, böylelikle bir dest-i Rahmet ve inâyetin şevki ile hidemât ve fütûhât-ı nûriyenin devam etmekte olduğunu arzederim. Bilirim ki, muhterem Üstâdım ancak bu nûrlu hayırlardan, netîcelerden memnûn olurlar. Ve yine kat‘î bilirim ki, işimizde tesâdüf yok ve olamaz, düstûrunu bütün hâdimlere emir ve ta‘lîm buyuran, takrîr eden o muhterem Üstâddır. Güneş gibi zâhir inâyetin emârelerine birer tasdîk demek olan bu gibi mazhariyetlerimizi hamd ve şükür artırmaya vesîle olur kanâatiyle yazmak lüzûmunu hissediyor ve husûsî mesleğimin kāidelerinden olan vaz‘iyeti merkeze bildirmeyi zarûrî görüyorum.
Sâdisen: Birkaç sene evvel, bu havâlîde bulunan bir kardeşimizin başlamak istediği fakat li-hikmetin muvaffak olamadığı nûrlu hizmetin bu fakîr ve âciz kusûrlu kardeşiniz vâsıtasıyla feyizli ve parlak semere vermesi, pek acîb ve hikmetli bir hâdisedir. O zaman mâni‘ olanlar bu kere müşevvik oldular. Çok yerlerde olduğu gibi halk zannediyorlar ki, benim bir şahsî meziyetim var. Ondan sonra emânetçinin emânetçisine emânet edilen nûrlara bakıyorlar. Fesübhânallâh Hakîm-i mutlak’ın hikmetli tedbîrlerine küçücük bir numûnecik olduğumuzu anlamıyorlar. Emîrnâmenizin ikinci kısmını istinsâh ederek Vehbî Efendi kardeşimiz vâsıtasıyla Nakşî ve Kādirî Alvarlı Mehmed Efendiye gönderdim.
SAYFA 131
Azîz ve muhterem Üstâdım, bu kusûrlu kardeşinizi kâmil insanlar sınıfında ve hizâsında saymanıza müteessir oldum. Benim Üstâdım yalnız sizsiniz. Bu fânîlerin hiç birine, bana bâkî hayâtımı kazandıracak nûrânî yolu gösteren ve hakāik-i îmâniyeyi ders vermekle nihâyetsiz şefkatini gösteren azîz Üstâdımdan ziyâde hubb-u fillâh ile mütehassis olamam. Benim nûrların dâiresinde âciz bir ferd olarak Hizbullâha dâhil olduğumu bilmek ve mübârek duâlarınızla nûrlu şâkirdlerin duâlarına nâil olmak, en büyük ve mübârek ücretimdir. Îmân ederim ki, اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ ebedî âlemde bütün güzelliği ile meyvesini verecektir. Kardeşlerimizle muhâberemiz sûreten inkıtâa uğramış gibidir. Muhîtinizde ve eski ikāmet mıntıkalarınızda ve civârlarındaki bütün Nûrculara ale’l-husûs muhâberemize vâsıta olan zâta selâm duâ ve hürmetler eder, duâlarını beklerim.
Azîz ve muhterem Üstâdımın da mübârek ellerinden kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öper, hayır duâlarına şiddet-i ihtiyâcımı bir kere daha arzederim.
اَلْبَاقِی الْحُبُّ فِی اللّٰهِ
Uhrevî kardeşiniz Muhlis
Bu havâlîdeki bütün alâkadârlar nâmına onların selâm ve duâlarını da ayrıca arz ediyorum.
SAYFA 132
[392]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Birkaç mütedeyyin kardeşlerimin rûhî hâletleri az çok benimkine tevâfuk ettiğinden, müşfik Üstâdımızın himmet ve mübârek duâları benim ve bizim gibi olanların derdlerine devâ olur ümîdiyle şu hasbihâli yazıyorum.
Ey nefsim Mâdem diyorsun ki, kendimi beğenmiyorum. Günâh ve isyanla âlûde olmuşum. Allâh’ın iyi bir kulu olmak birinci dileğim. Fakat kusurlarla doluyum. Derdime devâ olacak dermân isterim.
Ey nefsim, Neden ye’s-i mutlak içinde çırpınırsın? Ne için dünyaya gelişinden pişmansın. Bilirsin ki, Rabb-i Rahîmimizin rahmeti çok geniştir. O yaratan Rahîm-i Zü’l-Celâl’in rahmeti hadsizdir. Hem biliyorsun ki, bu vücûd sefînesinde senin hiç bir tasarrufun yok. Bütün hüceyrât-ı bedeniyen hilkat ve fıtrat-ı hâliyle o Rabb-i Rahîm’ini takdîs ve tesbîh ediyor. Senin vazîfen o sefîne-i Rabbâniyede yalnız dümencilikten ibârettir. O hâlde sen neden isyan ile küfrân-ı ni‘met ediyor ve hayatından bıkıyorsun? Yoksa kābiliyetsizliğin Rabbimin huzûrunda bulunmaya bir mânia mı teşkîl ediyor. Eğer kābiliyetsizliğini bir kusur telakkî edip bedbînliğe ve isyana düşüyorsan bilmiş ol ki, kābiliyet ve isti‘dâd Cenâb-ı Hakk’ın bir lütuf ve keremidir.
SAYFA 133
Eğer üzerindeki Hâlık-ı Rahîm’in bu ni‘metlerine karşı şükür edersen, o ni‘met ma‘nen güzelleşerek inkişâf eder. Küfür ve isyan ile mukābele etsen: büsbütün elinden çıkmak ihtimâli var. Hem bilirsin ki, Ey nefs-i emmârem, sen insanın en büyük düşmanısın. Senin firavunluğunu kırıp şerrinden kurtulmak, her kişinin harcı değildir.
Ey maraz ve vesvese ibtilâsına ma‘rûz kalan nefsim, Hem diyorsun ki, kendini ıslâh edemeyen başkalarının ıslâhına vâsıta olamaz. Anlıyorum ki, sen o menhûs şeytanın hücûmlarına ma‘rûz kalıp, kalbe verdiği ilkāâtın te’sîriyle evhâm ve vesvese derelerinde inliyorsun. Bundan dolayı müteessir olup ye’se düşme, Zîrâ bunlar senin arzun hilâfında oluyor. Ve senin malın değillerdir. O cin şerîrlerine karşı de ki: Elhamdülillâh, ben mü’minim. Senin şerrinden beni benden ziyâde seven Rabbime sığınıyorum. O, senin bana vermiş olduğun keder ve ye’s-i mutlak, kâfirlerin başına olsun. Onun için ben aczimi görerek Rabb-i Rahîmime ilticâ ediyorum. Fakrımı anlayıp onun şefkatine güveniyorum. Üzerimdeki ni‘met ve âsârını tefekkür ederek hamd ve senâ ile lütuf ve keremine istinâd ediyorum.
Risâle-i Nûr’dan aldığım bu dersi Risâle-i Nûr’un bir kusûrlu talebesi olmaklığım hasebiyle yine Risâle-i Nûr’u duâcı ve şefâatçi yaparak ıslâhımı ve ıslâhımızı Risâle-i Nûr hürmetine Yaradan’dan niyâz ediyoruz. Yâ İlâhî ve yâ Rabbî Yed-i kudretinde duran
SAYFA 134
can ve canlar hakkı için, kapına gelip yalvaran bu kusûrlu biz kullarına rahmet edip kusurlarımızı affeyle Bizleri Habîb’in asm ve Risâle-i Nûr hürmetine ıslâh eyle Âmîn âmîn âmîn.
Duâlarınıza çok muhtâç talebeniz Mustafâ ve Ziyâ
[393]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu baharın maddî, ma‘nevî fırtınalarının içinde bu derece nûrun neşrine hizmet ve Husrev’in rahatsızlığıyla beraber yine az-çok çalışması ve Re’fet’in başka bir sâhada Zülfikār’ın neşrinde fa‘âliyeti ve dört elmas kalemlerin makineye sermaye yetiştirmesi büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk sizleri muvaffak eylesin. Âmîn.
Sâniyen: Fa‘âl ve fikrî isâbetli kardeşimiz Re’fet Bey’in bir kısım yeni mektûbların makine ile neşri güzeldir. Fakat şimdilik makinenin vazîfesi çok ehemmiyetlidir. Başka işler, o ehemmiyetli vazîfeye zarar vermemek için şimdilik onunla olmasın. Kahraman Tâhirî’nin gönderdiği kısa münâcât, sıhhatlidir. Fakat yalnız baştaki kısmın tercümesi var. Şimdi tam tercüme etmeye hâlim müsâade etmiyor. Aynen yazılsın.
SAYFA 135
Bu kısacık münâcât gösteriyor ki, enâniyet-i nefsiye ve hissiyât-ı hayâtiye, Risâle-i Nûr’un te’lîfi zamanında hükmetmemişler, nûrların ihlâs ve sâfiyetini bulandırmamışlar. Eski harb-i umûmî’de dâimâ şehîd olmaya muntazır olduğumdan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri tam, hâlis yazıldığı gibi, bu münâcâttaki tam râbıta-i mevtin kuvvetli tezâhürü dahi nûrların sâfî ve hâlis bir mâhiyet almasına vesîle olmuş. İnşâallâh hissiyât-ı nefsâniye karışmamış.
Sâlisen: Medrese-i Nûriye kahramanlarından ve Mehmedlerin ve Ahmedlerin vârislerinden marangoz Ahmed’in tafsîlâtlı ve samîmî mektûbu, Medrese-i Nûriyenin bütün halkı birden şâkird olmaları ve âhirzamanda gelecek büyük zâtın elinde ma‘nevî bir kılıcı Zülfikār risâlesi olacağını ve Medresetü’z-Zehrâ sâir vilâyetlere imam ve Üstâd hükmüne geçeceğini, diye Medrese-i Nûriyenin umûm talebeleri nâmına müjde vermesi, İnşâallâh hakîkati çıkacak. Ve o beklenilen zâtın, gelmesi ile görülecek. O mektûbu ta‘dîl ve ihtisâr ettikten sonra Lâhika’ya geçirebilirsiniz.
Râbian: Kahraman Süleymân Rüşdü geldi. kısaca görüştük. Umûmunuzun bedeline gördük ve bizim bedelimize de sizi ziyâret edip görüşecek. Zâten her vakit kendimi hayâlen sizin yanınızda buluyorum, ayrılmamışız. İnşâallâh ayrılmayacağız da.
Umûmunuza binler selâm ve duâlar ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 136
[394]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek çok Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, ellerinden ve eteklerinden öperiz.
Bizler boğucu ve öldürücü zehirlerin te’sîri altında çalışırken, bu nûra dayanamayan münâfıklar hükûmeti kuşkulandırıp siz Üstâdımızı ve kardeşlerimizi Denizli hapsine koymuşlardı. Bizim gibi gizli Risâle-i Nûr’a kusûrlu talebeler dışarıda kaldığımıza çok müteessir olduk.
Mâdem dışta kaldık, hiç olmaz ise biz de arkadaşlarımızın ihtiyâcını te’mîn edelim diye arkalarını ta’kip edip Denizli hapishânesinin etrafında pervâne gibi dönüyorduk. Hatta o zamanda münâfıklar arkadaşlarımızı çok tehlikede gördükleri hâlde, bizleri de korkutmak isterlerdi. Bizlere Risâle-i Nûr’un verdiği kuvvetli îmân ile hiç korku gelmezdi. Hatta birgün hapishâne müdürü bize dedi: Sizden usandım. Yine mi geldiniz? Sizi de içeri koyduracağım, dedi. Bizler de dedik: Biz zâten hapse girmek istiyoruz. Bizim için iyidir dedik. Öfkelendi. Yâhû bunlar her şeyi gözlerine almışlar. Bunlar nasıl adamlar diyerek defoldu gitti. Bizde arkasından güldük.
SAYFA 137
Şimdi ise, ey evhâma düşen ve âleme korku veren hocalar, bakınız. Bizler, sizce en tehlikeli gördüğünüz zamanlarda bile Risâle-i Nûr’un intişârına koştuk. Cenâb-ı Hakk dâimâ koştursun Âmîn.
Sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri bizim gibi ümmî, hiç bir şey bilmeyen talebeler ile yirmi seneden beri Risâle-i Nûr’un intişârında çok sıkıntılar çekmiş ve çekiyor. Hâlbuki bu vazîfe siz hocaların idi. Fakat sizler bu nûru bırakıp bid‘alara gittiğiniz için Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Üstâdımız Risâle-i Nûr vazîfelerinin bir ucunu bizlere veriyor. Bizler de gücümüz yettiği kadar çalışıyoruz. Bu bizlere yeter. Cenâb-ı Hakk bizleri Risâle-i Nûr vazîfesinde dâimâ çalıştırsın Âmîn.
Şimdi ise ey Risâle-i Nûr’dan ürkenler Risâle-i Nûr’un her eczâları meydandadır. Hiç korkacak bir şey yoktur. Hükûmet hepsini tedkîk etmiştir. Risâle-i Nûr’un hedefi âhirete bakıyor, siyâset ile alâkası yoktur, diye rapor vermişlerdir. Hâlbuki Risâle-i Nûr, dünyada ve âhirette ehl-i îmânı saâdete çıkaracağına biz Isparta talebeleri bütün îmânımızın kuvvetiyle şâhidiz.
On beş seneden beri kerâmetlerini gözümüz ile görüyoruz. İşte büyük bir kerâmet daha gösterdi. O kerâmet de şudur: Bir zaman sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri Denizli’yi nûrlandırmak için Risâle-i Nûr istemişti. İstemiş olduğu Risâleleri götürmüştüm. O zaman Üstâdımız bana ders vermişti. Kardeşim, öyle görüyorum ki,
SAYFA 138
her taraf Isparta’ya bağlıdır. Isparta her tarafa imam olmuştur, dedi. Ben de bakıyordum, acaba nasıl imam olacak? Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, şimdi imam olduğunu görüyoruz. Şimdi ise Isparta’ya Üstâdımız olan Bedîüzzamân hazretleri büyük bir nûr fabrikası yapmış ki, o fabrikadan dünyanın her tarafına nûrdan teller uzatıyor. O nûrdan teller gittikçe parlıyor. Bazı münâfıkların gözlerini kamaştırıyor, bu nûra dayanamıyorlar. O nûrdan telleri koparmak istiyorlar. Fakat o fabrika sâhibi de o muzır münâfıklara karşı o nûr fabrikasında bir nûrdan Zülfikār’ı yaptı ki, o nûrdan telleri koparmak için uzanan elleri ve dilleri kesiyor. Kimin haddi var ki, bir daha ellerini o nûrlara uzatsın.
Ey insanlar Aklınızı başınıza alınız Risâle-i Nûr’u elde ediniz. İşte Allâhü a‘lem âhirzamanda gelecek olan Mehdî, münâfıkları kılıçtan geçirecek diye gelen rivâyetin zamanı gelmesi yakındır. İnşâallâh o da Risâle-i Nûr’un gāyet parlak Zülfikārı’dır. Şimdi ise İnşâallâh o nûr fabrikasından Asâ-yı Mûsâ da çıkıyor.
Ey Risâle-i Nûr’dan gözünü kapayan insanlar: Her kim Asâ-yı Mûsâ ile îmân ederse, onun alnında هٰذَا مُؤْمِنْ yazılmış demektir. Eğer bile bile Risâle-i Nûr’a muârız ise, alnında هٰذَا ظَالِمْ yazılmış demektir. Risâle-i Nûr meydandadır. Kim ne isterse okusun. Ey bedbahtlar Eğer biz Isparta talebelerinin ellerinden gelse, Risâle-i Nûr’u
SAYFA 139
bazı bedbahtların maddî de gözlerine sokmak için ibrîz ile yani altın ile yazacaklar İnşâallâh bir gün onu da yazarlar. Cenâb-ı Hakk yazdırsın. Âmîn. Cenâb-ı Hakk bizleri dâimâ Risâle-i Nûr hizmetinde çalıştırsın. Âmîn âmîn âmîn.
Sava talebeleri nâmına Aczli kusûrlu talebeniz Marangoz Ahmed
[395]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim:
Evvelâ: Elifler kerâmetini gösteren Yirmi Dokuzuncu Söz ki, iki makamdır. İkinci Makamı, Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olan arabî ve İmâm-ı Alî’nin radiyallâhü anh bir cihette Âyetü’l-Kübrâ nâmını verdiği kıymetli bir Lem‘a’dır. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Makamı iken, müstakil risâle olmuş. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı’nın Üçüncü Esas’ının Birinci Mes’elesi’nin âhirinde diyor ki: Şu sözün ikinci makamının dördüncü اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde İlâ-âhir. Demek Yirmi Dokuzuncu Söz’ün te’lîf zamanında o risâle bunun ikinci makamı olacaktı. Sonra arabî ve ehemmiyetli olduğundan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olmuş.
SAYFA 140
Ben bu def‘a elif kerâmeti bulunmayan bir nüshayı tashîh ederken gördüm ki, bu söz hakîkaten Onuncu Söz’ün büyük kardeşidir. Gāyet kuvvetli ve metîn ve geniş hakîkatleri ihtivâ ediyor. Bu sözü pek kıymetdâr gördüm. Şimdi tenkît nazarıyla baktım, hiç bir yerini cerhedemedim. Yalnız Eski Saîd’in gāyet ince ve derin ve muhtasar fikirleri bu sözün esâslarında bulunduğundan, Yeni Saîd’in vuzûhlu ifâdesini müşkilleştirmiş. Hem eliflerin tevâfukātı nazar-ı dikkati kendine celbettiği için, ben de çok kardeşlerim gibi hakîkatlerine çok dikkat etmemiştim.
Sâniyen: Konyalı Sabrî’nin nûrlar hakkında fevkalâde fa‘âliyeti. ve son müfessir Hoca Vehbî Efendi'nin himmeti ve Abdüllatîf ve Hatîb Mahmûd ve Fethullûh, Recep, Zîver, Hasan, Rıf‘at, Nebî gibi kardeşlerimizin gayreti; ve Konya hocalarının müstesnâ bir sûrette nûrları takdîr etmeleri, nûr dâiresi hakkında büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Kardeşimiz Sabrî’nin sâdık bir rüyada, Zülfikār onu uçurumdan kurtarması ve elinde tutması işâret ediyor ki, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ bu zamanın uçurumlarından şâkirdlerini kurtaracaklar İnşâallâh.
Sâlisen: Kahraman Nazîf’in Zülfikār’ın tekmîlinden evvel yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı çıkarması ve eski hurûf bilmeyen muhtâç ve müştâklara yetiştirmesine ciddî
SAYFA 141
çalışması, hem o havâlîye karşı endişelerimi izâle etti, hem bizi çok memnûn eyledi. Bu def‘a numûne olarak gönderdiği yirmi iki sahîfenin her sahîfesini dinledim. Yalnız on ikinci sahîfenin ikinci satırında serveti kuvveti yerinde, sehven bir lâm ziyâde edip servetli kuvvetli yazmış. O da zararı yok.
On dördüncü sahîfenin 15 ve 17. satırlarında muallim yerinde, sehven müellim yazılmış. 24. sahîfenin yirmi sekizinci satırında yüzer hikmetler yerinde, sehven güzel hikmetler yazılmış. Yirmi altıncı sahîfenin yirmi beşinci satırında zemînin yüz bin milyarlar yerinde, sehven zemîn yüzünün milyarlar yazılmış. Yirmi yedinci sahîfenin dokuzuncu satırında yeni hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yazılmış, doğrudur. Üzerine eski hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yerinde هُوَ الْاٰخِرُ yazılmış, sehivdir. Kahraman ve dikkatli Nazîf ve yardımcılarına binler بارك اللّە ve وَفَّقَكُمُ اللّهْ deriz. Asâ-yı Mûsâ yeni hurâfla tamam olduğu dakîkada, cildleyip yirmi nüshası İstanbul vâsıtasıyla gönderilsin.
Râbian: Kastamonu’nun gāyet hâlis ve ciddî ve sebâtkâr Nûrcu hemşîrelerimizden gāyet şefkatkârâne ve fedâkârâne mektûblarını aldım. Hanımlar tâifesinde çok Âsiyeler çıkacağına bize kanâat verdi.
SAYFA 142
Hâmisen: Nûrların birinci medresesi olan ve ben rûhen çok alâkadâr olduğum Barla’nın ehemmiyetli genç şâkirdlerinden, aynen Denizli’den bana gelen Ahmed, Mehmed gibi bir Ahmed ve bir Mehmed buraya geldiler ki, o eski zamanda en ziyâde alâkadâr olduğum ve bana sekiz sene sadâkatle hizmet eden Muhâcir Hâfız Ahmed ve Mustafâ Çavuş hesabına, merhûm Mustafâ Çavuş’un mahdûmu Ahmed, merhûm pederi hesabına. ve Berber Mehmed ise, kayınpederi merhûm Muhâcir Hâfız Ahmed bedeline ve Barla’daki nûr şâkirdleri nâmına yanıma geldiler. Hakîkaten ben Barla’ya ve o zamana gitmiş kadar sevindim. Mâşâallâh Barla birinci Medrese-i Nûriye olduğunu hissetmeye başlamış. Ciddî bir intibâh, bir alâkadârlık gösteriliyor. Hatta eskiden Onuncu Söz’ü tab‘eden Hacı Bekir, benim orada oturduğum odayı, her bir masrafını deruhde edip, satmaktan men‘etmiş. Nûr şâkirdlerinin bir misâfirhânesi hükmünde muhâfaza edilmesini Barla’ya haber göndermiş.
Nûr santrali kardeşimiz Hoca Sabrî’nin, eskiden beri onun gibi Nûrcu refîkasının ve mübârek mahdûmu Nûreddîn’in küçük mektûblarını aldım. Cenâb-ı Hakk, onlara sıhhat ve âfiyet ve saâdet ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize çok selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî