
SAYFA 434
hakîkatler de var. Sekizinci kısmının yedinci remzinin başında, bir suâl cevap var ki, hurûf-u Kur’âniyenin tebdîline hücûm edildiği için o zaman o hurûfâta çok ehemmiyet verilmiş. Siz o suâl cevâbını o makamın başına yazınız. Hulûsî’nin manzûmesini Tılsım Mecmûası’nın âhirinde yazınız ve mektûbu ile beraber Lâhika’ya kaydedilsin. Umûma binler selâm. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd Nûrsî
[497]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bunu hurûf tevâfukuna dâir parçalarının başlarında yazılsa münâsibdir.
[Sekizinci Kısmın Yedinci Remzi]
Nükte-i i‘câziyeye me’haz olacak bir fihriste-i Kur’âniyedir.
Suâl: En mühim hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye ile meşgūl olduğun hâlde, neden onu muvakkaten bırakıp, en ziyâde ma‘nâdan uzak olan hurûf-ı hecâiyenin adedlerinden, tevâfuklarından bahsediyorsun?
SAYFA 435
Elcevab: Çünkü bu meş’ûm zamanda, Kur’ân’ın bir temel taşı olan hurûfuna hücûm ediliyor. Ve onların tebdîline çalışıyorlar. Bu suâl ve cevap, Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın başında yazılması lâzımdır.
Sâniyen: Bir seyyâh, Nûrs karyesine, köyümüze gitmiş, vefât etmiş zannettiğim Mollâ Muhammed kardeşimi bulmuş. Ondan, o benim nazarımda çok mübârek meskat-ı re’simden bir parça teberrük getirmiş. Size o teberrükten üç elma, on dokuz armut kurusunu gönderdim.
Sâlisen: Nûr kumandanlarından kardeşiniz Re’fet Bey’in bu sırada İstanbul’u bırakıp Isparta’ya gelmesi isâbettir ve hayırlıdır. Ehemmiyetli bir iki Nûrcuyu tevkîl etmesi güzel olmuş.
Râbian: Afyon Vâlisi, emniyet müdürü ve buradaki hey’etiyle mes’elemize dâir Ankara’ya yazmışlar ki: Cem'iyetçilik, tarîkatçılık gibi mes’eleler yok. Fakat Saîdü’n-Nûrsî’nin, onun sözüyle kendini fedâ edecek iki yüz bin Nûrcu kardeşleri var. diye başka bir cihette yine hükûmete büyük bir evhâm vermişler. Fakat onların bu yazmasında, nûra ve Nûrculara büyük bir fâide ve benim şâhsıma da belki bir zarar ihtimâli var. Fâidenin bir ciheti şudur ki: Bu kadar ağır şerâit içinde öyle demir gibi sarsılmaz bir hakîkat var ki, iki yüz bin Türk, ruhunu ona fedâ edecek o hakîkatin müşterîsi bulunur. Bu noktada, zaîf îmânlı olanlar îmânını kuvvetlendirir.
SAYFA 436
Ehl-i siyâset de ve îmânını kaybedenler, onlara ilişmekten korkarlar, daha çabuk taarruz edemezler. Bana zararı ise şudur: Cenâb-ı Hakk Hâfız’dır beni çürütmek ve kardeşlerimi benden kaçırmak ve kardeşliğimizi kırmak için, şeytanın bile hâtırına gelmeyen iftirâlar ve isnâdlar ile benim ehemmiyetimi kırmak için çalışmaları muhtemeldir.
Hâmisen: Ehl-i vukūftan ve diyânet riyâsetinin müşâvirlerinden Yûsuf Ziyâ ve oradaki hocalar, Risâle-i Nûr’un tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere âit Otuzuncu Söz ve Otuz ikinci’nin Birinci Mevkıfı’nın başındaki Zerre Bahsi ve Hüve Nüktesi ve Tabiat Risâlesi’nin Zerre Bahsi gibi parçaları, ricâ sûretinde ve hürmetkârâne istediklerini, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevap göndermişler. Güyâ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ ma‘nâsını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsâda başlayan maddiyyûnları susturur. Siz bu zerreye âit böyle parçaları, Otuzuncu Söz’ün zeyilleri sûretinde toplayınız Hem şimdi de o zâtlara Yûsuf ziyâ ve arkadaşlarına yazarsınız ki, İnşâallâh tam bir takım Diyânet Kütüphânesi’ne ve bir takım da reîsin istemesiyle ona mahsûs hâzırlanacak. Umûma selâm. Yeşil adadaki Hâfız Hüseyin’e selâm ediyorum. Rüyaları güzel, ta‘bîride doğrudur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 437
[498]
Şimdi bu dönme cerîdelerin yalanları, yaygaraları, husûsen hasta olan Üstâdımız Bedîüzzamân hakkında irticâ‘ ve irticâ‘ lideri demeleri ve Şimdi Ege vilâyetlerinde propaganda yaparak geziyor ve Kütahya’da evini taharrî etmişler ve kendine tevkîf emri verilmiş diye, hak ve hakîkattan pek uzak olan yalan ve iftirâlarını, otuz beş seneden beri hiç gazeteleri okumayan ve dinlemesini merâk etmeyen ve yeni yazının hiç bir harfini de bilmeyen Üstâdımızın, yalnız kendine âit gazetelerdeki kısmını okuduk. Üstâdımız buyurdular ki:
Onların irticâ‘ dedikleri, İslâmiyet ve hakîkat-i Kur’ân’dır. Çünkü ben ve bütün Nûrcu kardeşlerimiz bu hakîkate kendimizi fedâ etmişiz. Bu hakîkate mukābil ve muârız ise irtidâddır, mürted olmaktır.
Onlardan birisi makālesinde Üstâdımıza demiş ki: Otuz Bir Mart mes’ûlü ve mürteci‘ lideri. Buna karşı Üstâdımız dedi ki: Kırk sene evvel Dîvân-ı Harb-i Örfî’de paşalar, sen mürteci‘sin demelerine karşı demiş: Eğer meşrûtiyet, hilâf-i şerîat hareket ise, bütün dünya şâhit olsun ki ben mürteci‘yim. Çünkü, İslâmiyet’i terk etmek mürted olmaktır. O zaman on günde iki def‘a tab‘ edilen dîvân-ı harb’deki müdâfaâtımda, yalnız âhirinde mürted kelimesi tayyedilip, şimdiye kadar dâimâ ellerde
SAYFA 438
gezmiş ve o şiddetli Divân-i Harb-i Örfî de tam berâet vermiş. Demek şimdiki yaygaracılar, irticâî hakîkat-i Kur’âniyeye perde, inkılâbı da dinsizliğe perde ve irtidâda teşvîk sûretinde ortalığı karıştırıyorlar.
Sâniyen: Bütün Emirdağ halkı biliyorlar ki, altı aydır Emirdağı’nda hem hasta, hem iki aydır şiddetli bir zehirlenmekle yatağında yatan ve otuz beş seneden beri siyâseti terkedip, bütün dostlarına, siyâsete karışmayınız diye ders veren Üstâdımıza ve hiç ömründe Kütahya’ya gitmemiş ve başka yerlerde hiç bir hânesi bulunmayan Üstâdımıza, şimdiki o dönme gazeteler neşrediyorlar ki: Vilâyetlerde gezerek şebekeler kuruyor ve Kütahya’daki evini taharrî etmişler, tevkîf etmişler, emri verilmiş. İşte onların bu sözleri bir yalan ve iftirâ değil, yirmi vecihle yalan ve iftirâ olmakla beraber, efkâr-i umûmiyeyi bozmaya bir vesîledir.
Sâlisen: Bir adamın yaralanması ile, yirmi bin adamın taharriyât ile huzûru selb etmeye teşvîk etmek ve yaygaralarla adliyenin ve zâbıtanın resmî, hafîf bir alâkadârlıklarını, pek büyük bir hâdise-i vatanîye ve taharriyât-i umûmiye şeklinde neşretmek, i‘zâm etmek, âsâyiş ve vatan ve millet aleyhinde bir sûikast olduğuna şüphe kalmıyor. İslâmiyet’e ve dine çalışanlar aleyhinde pek haksız olarak taarruz eden bir adamın, bir iki hiddetli adam tarafından yaralanmasıyla yüz bin vatandaş Müslümanları incitmek ve mahzûn etmek için zâbıta ve adliyeyi sevketmek
SAYFA 439
tarzında neşriyât, doğrudan doğruya eşedd-i zulümle bu vatan ve millete bir sûikasttır.
Hizmetkârları ve talebeleri
Halîl, Mustafâ, Mehmed, Tâhirî, Nûrî, Hamza, Dâvûd
[499]
Kanunca ifâdemi almak lâzımken ifâdemi almadılar. Ben de ifâdemi, şimdi adliyenin şahs-i ma‘nevîsine ve Dâhiliye Vekîline berây-ı ma‘lûmât beyân ediyorum:
Bu kırk sene zarfında, bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan. ezcümle Mart İhtilâli’nde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran. ve harekât-i milliyede Hutuvât-ı Sitte Risâlesi ile ulemâyı ve Şeyhü’l-İslâmı, İstanbul’u işgāl eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran. ve eski Harb-i Umûmî’de merhûm Enver Paşa’nın çok takdîr ve tahsîni ile fedâkârâne hizmet eden. ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde, ilişmeye cesâret edemeyen. ve gizli zındıkların iftirâlarına binâen kanunlar onu mes’ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun ta'kib ettiği hakîkate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen. ve risâleleri ehl-i fen ve ehl-i ilim yanında çok takdîr ve tahsînlerle karşılanan ve o risâleler hesabına konuşan bir adamı bir sâat dinlemeniz, vazîfeniz i‘tibâriyle elzemdir ve vâcibdir.
SAYFA 440
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramaya Cenâb-ı Hakk mecbûr etmesin. Âmîn.
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet-i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, ma‘nâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat‘î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân-i İlâhiyeye ve sevâba mazhar olmakla beraber, pek çok bîçâre ehl-i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Denizli berâetimizden sonra üç sene münzevî ve siyâsetten alâkasız olduğum hâlde, Afyon hapsini netice veren bu yeni hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum.
Birincisi: Üç mahkemenin ve üç ehl-i vukūfun ve Ankara’nın yedi makamâtında ve adliyelerin elinde iki sene Risâle-i Nûr tetkîkten geçtiği hâlde, ittifâk ile hiç biri muhâlif kalmadan hem umûm risâlelerin berâetine, hem Saîd ile beraber yetmiş beş arkadaşı birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile cezâ verilmediği hâlde, yeniden evrâk-ı muzırra gibi o risâlelere el uzatmak, ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîp, kapısını
SAYFA 441
hem dışarıdan kilit ile, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmadan yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te’lîfini de bırakıp, daha te’lîf etmeyen bir adama, dünya siyâseti için kapısının kilidini kırarak gelip, Arabî evrâdından ve başındaki levha-i îmâniyeden başka taharrîciler birşey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin verilmesi ne derece hilâf-ı kānûn olduğunu, zerre kadar insafı bulunan anlar.
Üçüncüsü: Mahkemede dediğim gibi, yetmiş şâhidin tasdîkiyle, yedi sene harb-i umûmîyi bilmeyen ve merâk etmeyen ve sormayan ki şimdi on senedir aynı hâlde bulunan ve yirmi beş seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ deyip siyâsetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi iki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde, ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyâsete karışmamak için bir def‘a istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivâgâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı vermek, hiç bir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan, bu hâle acıyacaktır.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay tetkîkten sonra, sebebi de cem‘iyetçilik, tarîkatçılık olduğu, o evhâm bahânesiyle büyük reîsin ona şahsî garazı ile
SAYFA 442
onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvîk ettiği hâlde, cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık ve Risâle-i Nûr cihetinde berâet ettirip, yalnız Risâle-i Nûr’un bir küçük parçası olan Tesettür Risâlesi’ni bahâne ederek kanun ile değil de, yalnız kanâat-i vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş on şâkirde altışar ay cezâ verdiler ki, tetkîk zamanına kadar dört buçuk ay mevkūf, yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile yirmi senelik bütün mektûbât ve te’lîfâtlarını inceden inceye tetkîk ile beraber, Ankara’nın Ağır Cezâ Mahkemesi’ne beş sandık kitabları gönderdikleri hâlde ve iki sene o kitablar ve mektûblar Ankara ve Denizli Mahkemelerinde tetkîkten geçtikleri hâlde, o mahkemeler ittifâkla cem‘iyetçilik Hâşiye ve tarîkatçılık ve sâir bahâneler
SAYFA 443
cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ettikleri ve Saîd’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde, bir siyâsî cem‘iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir adam tarzında onu ithâm etmek ve adliye me’mûrlarını onun aleyhinde tarîkat noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukūt etmeyen bilir.
Beşincisi: Benim ve Risâle-i Nûr’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstûr-u hayatım olan şefkat i‘tibâriyle bir ma‘sûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere, değil ilişmek, belki bedduâ ile de mukābele edemiyorum. Hatta en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fâsıklara, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî mukābele, belki bedduâ ile de mukābeleden beni o şefkat men‘ ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyâr bîçârelere veya evlâdları gibi ma‘sûmlara maddî zarar gelmemek için, o dört-beş ma‘sûmların hâtırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum. Bazen de hakkımı helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat‘iyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı i‘tirâf etmişler: Bu nûr şâkirdleri ma‘nevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar dedikleri bu hakîkata binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdîk ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiç bir vukūât kaydetmemeleri ile
SAYFA 444
te’yîd ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihânet etmek ve menzilinde bir şey bulmamakla beraber, yüz cinâyeti bulunan bir adam gibi, hatta gāyet kıymetdâr ve antika ve mu‘cizeli Kur’ân’ını ve başındaki levhalarını evrâk-ı muzırra gibi toplamak, acaba hangi kanun müsâade eder? Böyle âsâyişe ve hüsn-ü ahlâka hizmet eden dîndâr binler zâtları evhâm yüzünden idare ve âsâyiş aleyhine zorla sevketmek, hangi maslahat îcâbıdır?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ve şerefinin ve enâniyetli hodfurûşluğunun ve şöhretperestliğinin ne kadar fâidesiz ve ma‘nâsız olduğunu hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emmâresiyle mücâdele edip mahvetmek, benliğini bırakmak ve tasannu‘ ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden ve arkadaşlık edenler kat‘î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn-ü zandan ve teveccüh-ü nâsdan ve şahsını medh ü senâdan ve kendinin ma‘nevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hâs kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip o hâlis kardeşlerinin hâtırlarını kırması ve yazdığı cevâbî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn-ü zanlarını
SAYFA 445
kabûl etmemesi ve kendini fazîletten mahrûm gösterip bütün fazîleti Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr’a ve dolayısıyla nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine verip kendini âdî bir hizmetkâr bilmesi kat‘î isbat ediyor ki, şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyâde hüsn-ü zan edip medhetmeleri ve bir makam vermeleri ve Kütahya havâlîsinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya hiç bir mektûb göndermediğime ve benim imzamı taklîd ile yazılan ve medâr-ı mes’ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab bulunmasıyla, acaba hangi kanun ile medâr-ı mes’ûliyet olur ki, o bîçâre, hasta ve çok ihtiyâr ve garibin münzevî odasına, büyük bir cinâyet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî me’mûrlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne bulamamak, acaba dünyada hiç bir kanun, hiç bir siyâset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî ve hâricî, heyecanlı parti cereyânları varken ve bundan tam istifâde etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel, çok diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemîn hazır iken, sırf siyâsete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgūl olmamak için, bütün arkadaşlarına yazdı ki: Sakın cereyânlara kapılmayınız, siyâsete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız dediği
SAYFA 446
ve iki cereyân bu çekinmesinden ona zarar verdikleri, eskisi evhâmından, yenisi de bize yardım etmiyor diye ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl-i dünyânın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhireti ile meşgūl olan ve memleketinde Nûrs karyesinde öz kardeşine yirmi iki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye ve onun âhiret meşgūliyetine bu kadar ilişmeye, hangi kanun müsâade ediyor?
Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitablarının intişârına ve komünistlerin neşriyâtına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr-ı mes’ûliyet olacak, içinde hiç bir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayât-ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te’mîne yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîkî nokta-i istinâdı olan Âlem-i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâdeye ve o dostluğu takviyeye te’sîrli bir sûrette çabalayan ve diyânet riyâsetinin ulemâsı tenkîd niyetiyle Dâhiliye Vekîli’nin emriyle üç ay tetkîkten sonra, tenkîd etmeyerek tam kıymetini takdîr edip kıymetdâr eser diye Diyânet Kütübhânesi’ne konulan Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi kabr-i Peygamberî asm üzerinde alâmet-i makbûliyet olarak Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı hacılar gördükleri hâlde, nûr eczalarını evrâk-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek, acaba hiç bir kanun, hiç bir vicdân, hiç bir insaf buna müsâade eder mi?
SAYFA 447
Sekizincisi: Yirmi iki sene sıkıntılı, sebebsiz bir nefiyden sonra tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbâbı bulunan doğduğu memlekete gitmeyerek, gurbeti ve kimsesizliği tercîh ederek, tâ ki dünyaya ve hayât-ı ictimâiyeye ve siyâsete temas etmesin. Ve çok sevâblı olan câmi‘deki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercîh eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet-i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve binler Türk, kıymetdâr zâtların tasdîkiyle, dîndâr, müttakî bir Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercîh eden, hatta mahkemede Hâfız Alî gibi kuvvetli îmânı bulunan bir Türk kardeşini, yüz Kürd'e değiştirmediğini isbat eden ve hürmet ve ihtirâm görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle, bütün âsârıyla İslâmiyet’in uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve Türk milleti Kur’ân’ın bayrakdârı ve senâ-yı Kur’âniyeye mazhar olduğu için, o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir adam hakkında, sâbık vâli resmî lisânla ihânet için propaganda yapması ve dostlarını ürkütmek için: O Kürddür, siz Türksünüz. O Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz deyip herkesi ürkütüp ondan çekindirmeye çalışması ve yirmi senede ve iki mahkemede, tarz-ı kıyâfeti değiştirilmeye mecbûr edilmeyen ve şapka yarı askerin