EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

328

altında, Peygamberimiz Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri’ne takdîm ve teslîm edeceğinizi Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden muhakkak ümîd ediyoruz. Ve bu teselsül eden ni‘metleri ihsân eden Hâlıkımıza, nâmütenâhî, lâ yuadd velâ yuhsâ hamdederiz. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی ve siz Üstâdımıza da ebediyen minnetdâr ve arz-ı şükrân eyleriz. Ve bu hizmetinizden Cenâb-ı Hakk sizden ebediyen râzı olsun duâ ve feryâdıyla hatm-i kelâm eyleriz efendim hazretleri. Oğullarım Doktor Hakkı ve Hüsnü ve bütün efrâd-ı âilem ve Dadaylı nûr kardeşlerimizin cümlesi, iştiyâkla mübârek ellerinizden öperek, hayırlı duâlarınızı ricâ ederler. Ve ayrıca Daday’a gelen Araçlı Vâiz Tâhir Efendi hürmetle ellerinizden öper. Oradaki kardeşlerimize, başta Ceylan Efendi olduğu hâlde cümlesine selâm eder, eyyam ve leyle-i mübârekelerini tebrîk ederiz. Alâ-kaderi’l-istitâa elimizde mevcûd nûr eczâlarından iştiyâklılara göndermeye kemâ fi’s-sâbık devam ediyorum.

Fakîr, âciz, nâçîz, câhil talebeniz Dadaylı Muallim Hâfız Hasan

(464)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Medrese-i Nûriyenin kahramanlarının Sikke-i Gaybiye’den elli sekiz sahîfeyi

329

gāyet güzel ve şirin Husrev’in hattı gibi yazmalarını tebrîk ve muvaffakiyetlerine rûh u cânımızla duâ ediyoruz.

Sâniyen: İslâm köylü Mustafâ ve arkadaşını umûmunuzun nâmına kabûl ettik. Ve nâmımıza da size gönderiyoruz. Mâşâallâh, şehîd Hâfız Alî’nin medresesi kapanmıyor. Ve şâkird arkadaşları onu kabrinde mesrûr ediyorlar.

Sâlisen: Bugün Tâhirî’nin gelmesini bekliyoruz. İnşâallâh gelir. Yarın Ceylan’la bir muallim, Birinci ve On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı olan Gençlik Rehberi’ni iki zeyli ile beraber, yeni hurûfla matbaada basmak için, buranın büyük me’mûru ve Eskişehir’in emniyet müdürü müsâade ve tensîbiyle bir mikdâr basılacak.

Râbian: Mübâreklerin pehlivânı Büyük Rûhlu Küçük Alî’nin Zülfikār’ı ile Mustafâ Gül’ün Asâ-yı Mûsâ’sı, hem Şâm, hem Mısır ulemâsına gitmiş. Evvel Küçük Alî’nin Asâ-yı Mûsâ’sını da gönderecektim. Fakat onun kaleminin sıhhatine i‘timâden tashîh etmemiştim. Onun için onun yerinde Mustafâ Gül’ünki gitti. Alî’nin Zülfikār’ı ve Mustafâ Gül’ün Asâ-yı Mûsâ’sı, İnşâallâh bir zaman Arapça’ya tercüme edilecek, Arabî bir sûrette orada intişâr edilecekler. Denizli’deki ehemmiyetli bir kardeşimiz Hâfız Mustafâ hacca gidiyor. Zülfikār ve bazı nûrları beraber alıyor. Zâten nûrlarla alâkadâr çok hacılar, nûrları o nûrânî yerlere götürüyorlar.

330

O nûrlar bizim bedelimize o mübârek yerleri ve oradaki mübârek zâtların ellerini öpecekler. İnşâallâh bizi de o yerlere çağırmaya vesîle olacaklar.

Hâmisen: Antalya’dan Mehmed Hulûsî ora şâkirdleri nâmına tebrîklerine ve tefennideki nûr şâkirdleri nâmına Ahmed Râsih’in tebrîklerine mukābil, pek çok selâm ve tekrâren bayramlarını tebrîk ediyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Aceleye geldi. Siz tashîh ve ıslâh edebilirsiniz.

Mahremce bir fıkra leffen gönderildi.

Gençlik Rehberi şimdi hazır değil. Sonra size tashîhli gönderilecek.

331

(465)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Maddî ma‘nevî bir suâl münâsebetiyle garîp bir ihtâr.

Şöyle ki, denildi: Sen müdâfaâtında demişsin, Müslümanlar dînî terbiyesini terketse anarşi olur. Başka ecnebî milletler gibi komunist veya sosyalist gibi bir kayıt altında kalamaz. Ve anarşileri idare etmek, yalnız istibdâd-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile olabilir, başka çâre olamaz. Hem müdâfaâtta demişsin: Risâle-i Nûr, küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın üstü olan istibdâd-ı mutlak ve altı olan anarşiliği def‘eder. kaldırır. Acaba bir misâl gösterebilir misin? Ben de dedim:

Mahrem ve kısaca bir cevâb şudur ki: Hakîkî anarşilik değil, belki bir tevehhümle bir mikdâr lâdînî terbiyesi altında kalan bu vatandaki dîndâr millete anarşilik gelmiş. Veya gelmesi ihtimâline binâen, umûmî ve küllî, acîb bir rüşvet-i mutlaka nev‘inden me’mûrlara maaşı kadar bir ilâve ve çiftçilerden şimdi çok maslahatlı ve merhametli olan öşür vergisini kaldırıp para ile buğdayı onlardan satın almak gibi dâhilî, hâricî cereyânlar, anarşilik damarından istifâde etmemek için çok garîp maddî ma‘nevî, cüz’î küllî rüşvetler göründüğü çok zamandan beri hayât-ı ictimâiyeye bakmadığım için bilemediğim ve istemediğim hâlde, birden köylülerden işittim.

332

Yine bu münâsebetle ma‘nen denildi ki: Nûrcular gāyet büyük bir kuvvettir. Ne için onlara da hakk-ı sükût olarak tamam serbestiyet vermekle ma‘nevî bir rüşvet verilmiyor? Ben de dedim: Risâle-i Nûr’un tamâmen ehemmiyetini takdîr ve kıymetini tam tasdîk ettikleri hâlde, intişârına meydan vermemesiyle, hâriçten gelen dehşetli dinsizlik cereyânına güyâ Risâle-i Nûr’u neşrettirmemekle sûrî, dinsizcesine, lüzûmsuz, fâidesiz bir rüşvet veriyorlar gibidir. Tâ o hâricî ve hücûm etmek isteyenler hücûm etmesinler. Hâlbuki Risâle-i Nûr, dâhilde kuvvetli ma‘nevî fütûhâtı ile anarşiliğe meydan vermediği gibi, hâriçten gelen ve içimizde anarşiliği yetiştirmeye çalışan, şimâlden gelen dehşetli dinsizlik cereyânına karşı sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî’dir.

Bu vatandaki milliyetperver ve vatanperver ve ehl-i hamiyet, siyâsetçe, hayât-ı ictimâiyece ve kendi menfaatlerince Risâle-i Nûr’un neşrine mecbûr olduklarını iddiâ ederiz. Ve nûrları îmân için okuyan veya resmen tedkîk eden binler şâhid, bu da‘vâyı tasdîk ederler. Eğer bu yirmi senede perde altında Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesiyle yüz binler îmân-ı tahkîkî sâhiblerini yetiştirmese idi, bu mübârek vatan ve millet pek dehşetli fırtınalara tutulacaktı. Ve tutulmadığına bir sebeb de Risâle-i Nûr olduğuna Sûre-i ve’l-Asr işâret ediyor.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

333

(466)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

1Ben Câvâ’yı unutmuştum, size havâle ediyorum. Medresetü’z-Zehrâ erkânı nâmına onlara, ötekilere yazılan gibi.

2Mahkemede dersiniz: Çokların elinde makine bulunmasıyla hem basmak sayılmadığını biliyorduk. Hem ticâret için değil, hem âsâyişe ve ahlâka bir hizmet niyet etmiştik.

3Mâdem İmâm-ı Alî radîyallâhüanh, Risâle-i Nûr’a Sirâcü’n-Nûr nâmını verip perde altında nûrlandıracak demesi bir işarettir ki, o risâle hem çok fâide verecek, hem başka risâleler gibi herkese verilmemeli, gizli kalmalı.

Saîd

(467)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Umûmunuzun hesabına Tâhirî’yi gördüm. Ve kendi hesabımıza da umûmunuza tam bir Saîd ve canlı bir mektûb olarak gönderdim. Ve Sandıklı’dan Edhem hoca ile Mustafâ hoca bugün geldiler. Nûrlu vazîfelerine gittiler.

334

Sâniyen: Hulûsî Bey kardeşimiz, Zülfikār ve Sirâcü’n-Nûr’u ve sonra Sikke-i Gaybiye’yi istiyor. Nûr santrali Sabrî muhâbere etsin. Göndermeye çalışsın.

Sâlisen: Risâle-i Nûr, kendi kendine hem dâhilde, hem hâriçte intişâr edip fütûhât yapıyor. En muannid dinsizleri de teslîme mecbûr ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik bir derece ihtiyâtın lüzûmu olduğuna, husûsen Beşinci Şuâ‘ içinde bulunan Sirâcü’n-Nûr, lâyık olmayan ellere verilmemelidir. İmâm-ı Alî ra, Risâle-i Nûr’a Sirâcü’n-Nûr nâmını vermesi ve Sırran Tenevverât demesiyle işâret ediyor ki, Sirâcü’n-Nûr perde altında daha ziyâde tenvîr edecek diye, bir işâret-i gaybiye telakkî ediyoruz. Umûmunuza selâm ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Şimdi hazır doktor kardeşiniz Hayrî ve Terzi Mustafâ kendi hisselerine arz-ı hürmet ve selâm ederler. Nûrun makinistleri, Medresetü’z-Zehrâ’nın fa‘âl ve muktedir şâkirdlerinden Terzi Mehmed, Halîl İbrâhîm, ma‘sûmların küçük kahramanlarından Tal‘at ve arkadaşları, hem bizleri, hem bütün nûr şâkirdlerini memnûn ettikleri gibi, İnşâallâh ileride bu memlekete, bu hizmet-i nûriye ile çok büyük fâide ve netice verecekler. Sordukları mes’ele-i şer‘iye ise, şimdiki mesleğimiz ve hâlimiz, o mes’elelerle meşgūl olmaya müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar var ki, ruhsat-ı şer‘iye olan

335

kasr-ı namaz ve takdîm te’hîr, vesâit-i nakliye bir kararda olmadığı için onlara binâ edilmez. Belki kāide-i şer‘iye olan kasr-ı namaz, sâbit olan mesâfeye binâ edilebilir.

Eğer denilse ki: Tayyâre ile veya şimendiferle bir saatte giden zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun. Elcevab Tayyâre ve şimendiferde abdest alıp vaktinde namazını kılmak, yayan, serbest gidenlerden daha ziyâde müşkilât bulunduğu için ruhsata sebebiyet verir. Her ne ise, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mes’ele-i şer‘iyeyi ulemâ-yı İslâm halletmişler. Bize ihtiyâç bırakmamışlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Bu هُوَ nüktesi ve نَعْبُدُ nûn’unun nüktesi ve اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetinin nûru ile bir seyâhat-i hayâliye nâmında Yirmi Dokuzuncu Mektûb’daki parça dahi beraber Sikke-i Gaybiye’nin âhirinde yazılmasını tensîbinize havâle ediyorum.

(468)

[Hüve Nüktesi]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz ve Sıddîk Kardeşlerim,

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ: ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ deki هُوَ lafzında, yalnız maddî cihetinde

336

bir seyâhat-ı hayâliye-i fikriyede, hava sahîfesinin mütâlaasıyla, ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte-i tevhîdde, meslek-i îmânîde hadsiz derecede kolay ve vücûb derecesinde suhûlet bulunduğunu. şirk ve dalâlet mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı ve mümteni‘ binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gāyet kısa bir işaretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.

Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse lâzım gelir ki, ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince ma‘nevî makineler, fabrikalar bulunsun. veyâhûd o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayâtdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdetâ bir ilâh gibi, her bir zerrenin hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidârı bulunsun.

Aynen öyle de, emir ve irâdenin bir arşı olan havanın ve rüzgârın her bir parçasında ve bir nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada. küçük mikyâsta, bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların ve radyoların ve hadsiz konuşmaların merkezleri, santralleri, âhizeleri ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin. Veyâhûd o هُوَ deki havanın, belki unsur-u havanın her bir parçasının, her bir zerresinin, bütün telefoncular kadar ve ayrı ayrı umûm telgrafçılar kadar ve radyo ile konuşanlar kadar ma‘nevî şahsiyetleri ve kābiliyetleri

337

bulunsun. ve onların umûm dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü bilfiil o vaz‘iyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kābiliyet var. İşte ehl-i küfrün ve tabîiyyûnun ve maddiyyûnların mesleklerinde, değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtinâ‘lar ve müşkilâtlar âşikâre görünüyor.

Eğer Sâni‘-i Zü’l-Celâl’e verilse, hava, bütün zerrâtıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazîfesi kadar kolayca hadsiz küllî vazîfelerini, Hâlik’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlik’a intisâb ve istinâd ile ve Sâni‘inin cilve-i kudretiyle bir anda, şimşek sür‘atinde ve هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü suhûletinde yapabilir. Yani kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahîfe olur. Ve havanın zerreleri o kalemin uçları ve zerrelerin vazîfeleri dahi kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde havanın bütün zerreleri kolayca çalışır.

İşte ben لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ deki hareket-i fikriye ile seyâhatimde hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahîfesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakîkati tam vâzıh ve mufassal bir sûrette ayne’l-yakîn müşâhede ettim. ve هُوَ nin lafzında ve havâsında, böyle parlak bir burhân ve bir lem‘a-i vâhidiyet bulunduğu gibi. ma‘nâsında ve işaretinde gāyet nûrânî bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir huccet-i tevhîd ve هُوَ

338

zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zâta bakıyor işaretine, bir karîne-i taayyün o huccette bulunduğu içindir ki, hem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hem ehl-i zikir, makam-ı tevhîdde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye, ilme’l-yakîn ile bildim.

Evet, meselâ bir nokta, beyaz kâğıt üzerine iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazîfeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı. ve bir küçük zîhayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği. ve bir lisân ve bir kulağa, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesiyle intizâmını bozup karışacağı hâlde. ayne’l-yakîn gördüm ki, nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyâhat ettiğim hava unsurunda ve her bir parçasında, hatta her bir zerresi içinde muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizâmını bozmadığını. hem ayrı ayrı pek çok vazîfeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını. ve o parçaya ve o zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizâmla taşıdığını. hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda ve ma‘nâda o küçücük kulaklara ve lisânlara kemâl-i intizâmla gelip çıktığı ve hiç karışmayarak ve bozulmayarak o küçücük kulaklara girip o gāyet incecik lisânlardan çıktığı. ve o her zerre ve o her parça, bu acîb vazîfeleri görmekle beraber, kemâl-i serbestiyet ile cezbedârâne hâl diliyle ve mezkûr hakîkatin şehâdeti lisânıyla

339

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ: ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer. Ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgaların içerisinde intizâmını, vazîfelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş, diğer bir işe mâni‘ olmuyor. İşte havanın bu cevvâl fa‘âliyetini ben ayne’l-yakîn müşâhede ettim. Demek ya her bir zerrede veya her bir parça havada, nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve irâde ve nihâyetsiz bir kuvvet ve kudret ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak hâssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiç bir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez.

Öyle ise, bu sahîfe-i hava hakka’l-yakîn, ayne’l-yakîn, ilme’l-yakîn derecesinde bedâhetle Zât-ı Zü’l-Celâl’in hadsiz, gayr-i mütenâhî ilmi ve hikmetiyle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahîfesi. ve bir Levh-i Mahfûz’un âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir Levh-i mahv ve isbat nâmında yazar bozar tahtası hükmündedir.

İşte hava unsuru, yalnız nakl-i asvât vazîfesinde mezkûr cilve-i vahdâniyeti ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi. unsur-u havaînin sâir ehemmiyetli vazîfelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvât naklindeki vazîfeyi gördüğü aynı zamanda, bu vazîfeleri dahi görüyor. Hem aynı zamanda, bütün nebâtât ve hayvanâta teneffüs ve telkîh gibi hayâta lüzûmu bulunan levâzımâtı kemâl-i intizâm ile

340

yetiştiriyor. Emir ve irâde-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat‘î bir sûrette isbat ediyor. Ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahîfe-i havâiyenin kitabetine ve vazîfelerine karışmasına hiç bir cihetle ihtimâl ve imkânı bulunmadığını ayne’l-yakîn derecesinde isbat ettiğini kat‘î bildim ve kanâat getirdim. Ve her bir zerrenin ve her bir parçanın lisân-ı hâl ile لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dediklerini bildim. ve bu هُوَ anahtarı ile, havanın maddî cihetinde bu acâibini gördüğüm gibi, hava unsuru da bir هُوَ olarak âlem-i misâl ve âlem-i ma‘nâya bir anahtar oldu. Mütebâkîsi şimdilik yazdırılmadı.

Umûma binler selâm Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(469)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ’nın yirmi derslerini ve hediyesini aldım. Ona mukābil, Dârü’l-Hikmet’te vazîfe-i ilmiyede iken, ta‘yînâtım olarak elime verilen ve o zaman tab‘ettiğim risâlelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyât erzâkım bulunan doksan

341

banknot ki nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı Medresetü’z-Zehrâ’nın kudsî derslerine medâr olmak için, nûrun ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Alî’nin rh. çalışkan vârisi Hâfız Mustafâ rh ile size gönderdim. Bu yeni derslerin fiyatı, aynı Sirâcü’n-Nûr ve Sikke-i Gaybiye gibi benim hakkımdan yedi buçuk lira olsun. Çünkü ben çoklara hediye vermeye mecbûr oluyorum. Bununla beraber, her bir ders ve nüshayı Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarından bin hediye hükmünde kabûl ediyorum.

Sâniyen: Risâle-i Nûr, hâcılarla hâriç âlem-i İslâm’a yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şâm’a el yazısıyla gönderdiğimiz Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ı, hey’et-i ilmiye on beş gün tedkîk etmiş, tam takdîr etmelerine alâmet olarak demişler: Biz bunu mecmûalar hâlinde, kısım kısım tab‘edelim. Hem bunu birden tab‘etmeye çok para lâzımdır. Hem bunu şimdi birden Arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım. imkân olmuyor. Onun için oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şâkird, kitabı onların elinden kurtarmaya çalışmışlar ki, para kazanmak için tab‘etmesinler. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştâklara okutturuyorlar. Hâlbuki ben, tab‘etmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil. Hem Arabîye çevirmek, Mısır ulemâsının iştirâkiyle ehemmiyetli ve yüksek bir hey’et-i ilmiye lâzım. Her ne ise, acele edilmiş.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç