EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

266

[443]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bu aşr-i âhir-i Ramazân’da her gece, husûsen tek gecelerde Leyle-i Kadr’in bulunmak ihtimâli kuvvetli olduğunu hadîs-i şerîf ferman ediyor. Onun için Nûrcular, o nûr-u a‘zamdan istifâdeye çalışmak gerektir.

Sâniyen: Husrev ve Tâhirî gibi vazîfelerini tam yapan ve bin Husrev ve beş yüz Tâhirî meydanda bırakan iki kardeşimizi ve onların sisteminde bir Nûrcuyu sulh mahkemesine vermek, İnşâallâh netîcesinde büyük bir inâyet ve fütûhât olacak, hiç merâk etmeyiniz. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُو شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla bu hâdise, zulmedenlere maddî-ma‘nevî cehennemî ve Nûrculara dünyevî-uhrevî cenneti kazandırmaya bir sebebdir İnşâallâh.

Sâlisen: Çok çalışkan ve kahraman kardeşimiz Sâdık Bey’in çok ehemmiyetli mektûbuna çok uzun bir mektûbla cevâb vermek lâzımdı. Fakat maatteessüf şimdilik hâlim, vaz‘iyetim, husûsen râhatsızlığım müsâade etmiyor. Benden yardım istediği îzâhâtı vermeye hâlim müsâit değildir. Yine ona ve Mehmed Feyzî’ye havâle ediyorum. Mümkün olduğu kadar o Târîhçe-i Hayât’ı yazarlar.

267

Bu mektûb münâsebetiyle dünkü gün yanıma gelen mühim, resmî bir me’mûra böyle söyledim ki: Eski Saîd’in sergüzeşte-i hayâtından hârika üç vâkıa, şimdi tahakkuk etmiş ki, ileride çıkacak Risâle-i Nûr’un kerâmeti imiş. Şöyle ki:

31 Mart Hâdisesi’nde Hareket Ordusu’nun Başkumandanı Mahmûd Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de beni muhâkeme ettikleri gün, on beş adam karşımda dârağacında asılı bir vaz‘iyette, Dîvân-ı Harb-i Örfî Reîsi Hurşîd Paşa benden sordu: Sen şerîat istedin mi? İşte şerîat isteyenler böyle asılırlar. Ben de: Şerîatin bir mes’elesine bin rûhum olsa fedâ ederim dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbâb muhbirlerin iftirâlarıyla varken, benim müstesnâ bir sûrette müttefikan berâetime karar vermeleri,

Hem eski harb-i umûmî’nin nihâyetinde, İstanbul’da İngiliz’in başkumandanının eline, benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât-ı Sitte ve başpapazına tahkîrkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimâli varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi,

Hem Ankara’da Dîvân-ı Riyâset’te pek çok meb‘ûslar varken, Mustafâ Kemâl şiddetli bir hiddet ile Dîvân-ı Riyâset’e girip, bana karşı bağırarak: Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin, namaza dâir şeyler yazıp içimize

268

ihtilâf verdin. Ben de onun hiddetine karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merdûddur. Dehşetli bir pot kırdım. Hazır meb‘ûs dostlarım telâş ettikleri ve her hâlde beni ezeceklerini tahmîn ettikleri sırada, bana karşı bir nevi‘ tarziye verip, o mecliste hiddetini geri alması, âdetâ dehşetli bir kuvveti ve hakîkati hissedip geri çekilmesi. ikinci gün husûsî riyâset odasında, Hücumât-ı-Sitte’nin birinci desîsesi içinde bulunan, meselâ, Ayasofya Câmii ehl-i fazl ve kemâlden ilâ âhir. cümlesinden başlayan, tâ İkinci Desîse’ye kadar, bir sâat tamâmen ona söyledim. Bütün hissiyâtını ve prensibini rencîde ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hatta taltîfime çok çalışması, kat‘iyen bu üç cebbâr fevkalâde kumandanların bu üç acîb hâletleri, âdetâ Eski Saîd’den korkmaları, şüphesiz ki Risâle-i Nûr’un, ileride kahraman şâkirdlerin şahs-ı ma‘nevîsinin hârika bir kuvveti ve Risâle-i Nûr’un parlak bir kerâmetidir.

Râbian: Kardeşimiz Ya‘kūb Cemâl’in Denizli şâkirdleri nâmına Ramazân ve Leyle-i Kadir tebrîkine karşı, bin Bârekallâh ve nefsine karşı mücâdelesi veffekakellâh ve İngiliz Devleti’nin Payitaht’ında hatîbleri kürsülerinde Artık İngiltere’nin İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakîkî ihtiyâcâtını câmi‘ olan Furkān-ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup tefsîr ve beyân ettiklerini, en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz diye o kardeşimizin bu havâdisine

269

bin Elhamdülillâh deriz. Evet, o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saâdeti onunla kurtulabilir.

Hâmisen: Şeyh Abdülehad Servet isminde bir zât-ı mübârek, bizim Eskişehir hapsinde ehemmiyetli bir kardeşimiz merhûm Şeyh Şerâfeddîn kuddise sırruhunun halîfesi ve bize karşı haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zan taşıyan o mübârek kardeşimiz, uzunca bir mektûbu bana yazmış. Bazı noktaları benden istifsâr ediyor. O mübârek kardeşime pek çok selâm edip duâlarını istiyorum. Gücenmesin, ben şimdi râhatsızım. Hem husûsî mektûb yazamıyorum. O mübârek kardeşimizi Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum. İstediği şeyleri İnşâallâh Risâle-i Nûr’da bulur.

Sâdisen: Mübârekler pehlivânı ve Nûr’un büyük Abdurrahmân’ı Büyük Rûhlu Küçük Alî’nin Lemeât’taki muvaffakıyetine binler Bârekallâh ve ma‘sûm mahdûmu Nûr Mehmed’in hâfızlığına bin Mâşâallâh ve veffekakellâh deriz. Fakat Lem‘alar Mecmûası’nda Sirâcü’n-Nûr’a ve Sikke-i Gaybiye ve Tılsımlar’a giren parçalar mükerrer olmamak için, tensîbinize havâle ediyoruz. Umûma binler selâm.

Berây-ı ma‘lûmât, ehemmiyetli bir me’mûr bizim için Ankara’ya gittiği için ona yazılan parça leffen gönderilmiştir. Lâhika için Sâdık Bey’in mektûbu da gönderilmiştir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

270

[444]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Hayrî Kardeşim,

Bir ma‘nevî ihtâra binâen kardeşimiz İbrâhîm Bey’e söyle ki, ben onun ferah ve selâmeti için çok sözler söyledim. O kardeşimizin fevkalâde nûrlara fâidesine zarar gelmemek için, birkaç noktadan birkaç cümleye dikkat etmek lâzım. Benden işittiği her sözü söylemesin. Bana ihtâr edildi ki, onun hakkımızda söyleyeceği sözleri, habbe olsa da kubbe yaparlar. Onun için hârice Risâle-i Nûr gidiyor demesin. Hem kat‘iyen başka yerlerde çıkacak mecmûaları da söylemesin.

Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat‘iyen bizce tahakkuk etti ki, bu adam, altı yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için, gāyet sevdiği doktorlara kat‘iyen ne mürâcaat ve ne de ilaçlarını aldı. Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet-i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için, on sene zarfında mahkemece isbat edilmiş ki harb-i umûmîye bakmamış, merâk etmemiş. Yine siyâsete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmi beş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış. Bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş. Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyâr olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış.

271

ve yirmi senedir istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmemiş. Zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor ve diyor ki:

Ben bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak bazı hakāik-i îmâniyeyi derdlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım. İki sene üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfunun tedkîkinden sonra, bu millet ve vatana hiç bir zararı olmadığına dâir ittifâken berâet kararı verildiği için, bu hizmet-i îmâniye devam etmek gāyesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksîr edilsin. Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtâçtır.

Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim. Hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh Ahmed Hamdî ve Hamdullâh Subhî gibi dîndâr, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazîfenizin Mahkeme-i Kübrâ’da şefâatçi olmasına duâ ederiz, bilhassa iki zâta selâm ederim. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

272

(445)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdım Efendim Hazretleri,

Hulûlüyle müşerref olduğumuz Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ederek sıhhat ve âfiyetinizin devamını ve pek çok Ramazân-ı Şerîflerle müşerref olmanızı Cenâb-ı Kibriyâ ve Takaddes Hazretleri’nden niyâz ederim. Üstâdımız efendimiz’in emirleri mûcibince Kastamonu’ya giderek Mehmed Feyzî Efendi kardeşimizle bi’l-istişâre, İnebolu’da Nazîf Efendi ve sâir kardeşlerimizin çalışmakta oldukları kudsî vazîfelerine nakîse vermemek için

273

Sirâcü’n-Nûr’un yazı işini bendeleri üzerime aldım. Lâhikadan alınacak kısmın Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından işâretlenerek, kopya kağıdıyla dört nüsha olarak bendeniz tarafından yazılıp, peyderpey yazıldıkça bir nüshası tashîh için Üstâdımız efendimiz’e arzedilecek. Ve tamamlandıktan sonra İnşâallâh izn-i İlâhî ve Üstâdımız efendimiz’in teveccüh ve himmet-i alîleriyle makine ile teksîr edilecektir. Talebelikteki liyâkatsizlik ve aczimle beraber Sirâcü’n-Nûr’un bir araya toplanmasını benim gibi hakîre havâle buyurmanızın şükrânını ödemek haddimin çok fevkinde olmasıyla beraber, Üstâdımız efendimiz’in bu husûstaki nazar-ı müsâmahaları semâhat ve şefkat ve lütufkârlıklarının en büyük delîlidir.

Üstâdımız efendimiz’in affına ilticâ ederek, şunu da âcizâne arzederim ki: Otuz üç Âyet-i Kur’âniye’nin iltifât ve tebşîrâtına mazhar ve Hazret-i İmâm-ı Alî ra kerramallâhü vechehü ve Hazret-i Şâh-ı Geylânî Kaddesallâhü sırruhû hazretlerinin takdîrine mazhar Üstâd-ı muazzamımızın ve tercümanı ve şahs-ı ma‘nevîsi bulundukları Risâle-i Nûr’un, gerek muazzam mücâhede-i îmâniyelerini ve gerekse hârika ve bedî‘ Târîhçe-i Hayâtlarını yazmak hiç kimsenin haddi dâhilinde olmadığından, Risâle-i Nûr, hem kendi Târîhçe-i Hayât’ını ve hem şahs-ı ma‘nevîsinin menâkıbını yazdığından, biz âciz talebelere düşen vazîfenin müstensihlikten ibâret kalması cihetiyle, Üstâdımız efendimizi bazı husûslarda râhatsız ve iz‘âc edeceğimizden affınızı hâk-ı pâyinizden öperek istirhâm ederim.

274

Üstâdımız efendimiz’in Şâm-ı şerîf’e teşrîfleri ve bu seyâhat hakkında bir nebze ma‘lûmât ve Hutbe-i Şâmiye’nin ya Üstâdımız tarafından veya Üstâdımız ruhsât buyururlarsa Mehmed Feyzî Efendi kardeşimiz tarafından tercüme edilerek, îcâb eden noktaları ve Selânik’e teşrîfleri, Ayasofya hutbesi ve Medresetü’z-Zehrâ ser müderrisi Hasîb Efendi ile olan mükâleme ve İstanbul’dan Van’a ve Van’dan Ankara’ya ve Ankara’dan Van’a ve Van’dan Isparta’ya teşrîfleri gibi, Sirâcü’n-Nûr’u aydınlatacak ve evvelce arzettiğim on iki bende ilâveten, bu ma‘lûmâtları hangi menba‘dan alabileceğimizi ve Üstâdımızın sâl-ı hayâtının altmış senelik hârika ve bedî‘ mücâhede-i kudsiyesini beyân edecek Sirâcü’n-Nûr, ne kadar tafsîlâtlı olursa, müstensihlerini ve okuyucularını o kadar memnûn ve müstefîd edeceğinden, kaleme alınmayan vakāyi‘ için Üstâdımız efendimiz’e vereceğimiz zahmetten dolayı biz âciz talebelerini afv buyurarak lütuf buyurmalarını, hâk-ı pâyinizden öperek ricâ ve niyâz ederiz.

Ve ömr-ü devletlerinin devamını ve sıhhat ve âfiyetlerini bârgâh-ı izzetten temennî ve niyâz ederim. Sevgili Üstâdım efendim hazretleri. Hâşiye

Fakîr, hakîr, âciz, ve imdâd-ı ma‘nevîyelerine çok muhtâç talebeniz Taşköprü’nün Kadıköyünde M Sâdık

275

(446)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Ehemmiyetli bir kardeşimiz ve nûrun pek ciddî bir nâşiri Re’fet Bey’in ve nûr dâiresine onun teşvîkiyle giren ve tam hizmet edecek, mektûbunda anlaşılan Hâfız Emîn’in müşterek bir mektûbunu aldım. Adreslerini bilmediğimden benim tarafımdan Re’fet Bey’in İstanbul’a girmesini ve fa‘âliyette bulunmasını ve Hâfız Emîn’in nûrlarla ciddî alâkadâr olmasını tebrîk ediyorum. Ve duâlarını da istiyorum.

Sâniyen: Bu yeni hâdise olan sulh mahkemesine üç kardeşinizi kırk gün sonra da‘vet etmeleri gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’un hakîkatlerine karşı mağlûbdurlar.

276

Daha onunla mübâreze edemiyorlar. Ve gizli münâfıkların da dehşetli plânlarının akîm kalmasına bir emâredir. Onlar dîvâneliklerinden şimdi ta'kib etttikleri iki plân, birisi, beni ihânetlerle haysiyetimi kırmakla güyâ nûrların kıymeti düşecek. İkincisi, Nûr şâkirdlerine telâş ve fütûr vermekle nûrların intişârına mâni‘ olmak iken, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki bu plânları da akîm kalıyor. Pek muvakkat bir telâş verir. Fakat büyük ve ciddî bir nazar-ı dikkati celbettirmeye sebeb olur.

Hem سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûruna ve siperine ihtiyât ile girmemize fâideli bir sûrette vesîle oldu. Hiç merâk etmeyiniz. Mahkemede son sözümde dediğimiz gibi ki, Milyonlarla kahraman başlar fedâ oldukları bir hakîkate, bizim gibi bazı bîçârelerin dahi başları da fedâ olsun diye, kemâl-i iftihâr ile her bir sıkıntıya tahammüle karar vermişiz, meâlindeki fıkra, bizim için her vakit kuvve-i ma‘neviyeyi ve tesellîyi veriyor. Târihte bizim kadar az zahmetle böyle kudsî hakîkate çok hizmete muvaffak olanlar görünmüyor. Demek biz dâimâ Allâh’a şükretmeliyiz. İnşâallâh yakın bir zamanda bu memleketin dâire-i maârifi ve hamiyet perverleri nûrlara şiddet-i ihtiyâçlarını hissedip sâhib çıkacaklar.

Sâlisen: Nûr şâkirdlerinden bir muallime söylediğim bir fıkranın sûretini ve Ya‘kūp Cemâl’in mektûbunun bir parçasını Lâhika’ya geçmek için leffen gönderiyoruz. Sandıklı’dan bir iki Nûrcu Hicâz’a gidiyorlar. Homalı Mehmed Alî Ahmed Çavuş’la yanıma geldiler.

277

Dedim: Mümkün olsa yetişse, bir iki nüsha Sirâcü’n-Nûr’u Isparta’dan alıp Şâm’a götürürsünüz. Hem Nûrculardan hacca gidenler, benim bedelime de o mübârek mevki‘leri ziyâret ederken beni de hayâlen yanında bulunduğumu düşünsünler. Onlara dedim: Başkalar da bunu bilmeli. Mâdem ben gidemiyorum, o hakîkî kardeşlerim bana da vekâlet etsinler. Yine tekrâren Leyle-i Kadr’inizi tebrîk ederek umûma selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(447)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Risâle-i Nûr’un sâdık bir şâkirdi ve muallimlerden bir kardeşimiz, Risâle-i Nûr’dan aldığı bir ders-i hakîkat aşkıyla Maârif Vekîli’ne ve hem Meclis Reîsi’ne resmen yazmış ki: Elbette küre-i arz hareketinden duracak ve bu dünya bozulacak. Hayât-ı bâkiyeyi

278

bu merkez-i İslâmiyet radyo ile nevʻ-i beşere ders vermek lâzım geliyor. Bu hâlis şâkirdin mürâcaatına mukābil, sözleri anlaşılmıyor diye kabûl etmemişler. Yanıma geldi. Ben de dedim: Kardeşim, mâdem seni suâl cevâba aldılar. Onlara de ki: Evet, bu dehşetli harb-i umûmî’nin dehşetli zulümlerini ve tahrîbâtlarını ve hayât-ı dünyeviyenin bütün lezzetlerini zîr u zeber edip hiçe indirip, hayât-ı dünyeviyeyi tamamıyla herkese fânî olduğunu ve beşeriyetin ruhunu tatmîn edemediğini güneş gibi gösterdiği için, elbette nevʻ-i beşer bundan sonra medeniyet ve felsefenin uyutucu, aldatıcı lezzetleri yerinde, ezvâk-ı bâkiyeyi ve beşeriyetin fıtraten şiddetle muhtâç olduğu hayât-ı bâkiyeyi arayacak.

Şimdi de emâreleri görünüyor. Şimâlde küçük devletler, hayât-ı bâkiyeyi güneş gibi ders veren Kur’ân’a sarılmaları, hem garbın en büyük devleti olan İngiliz’in büyük hatîpleri kürsülerinde Kur’ân’ın hayât-ı bâkiyeye dâir âyetlerini birer birer tefsîr ederek bağırarak diyorlar ki: Şimdi İngiliz Devleti İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır. Çünkü nevʻ-i beşerin ekseriyetini hükmü altına alıp o nevʻ-i beşerin hakîkî aradığı hayât-ı bâkiyeyi mu‘cizâne ders veren Kur’ân’ı, İngiliz kabûl etmek ile beşeri memnûn edebilir. Geçen dehşetli yaralarını Kur’ân’la tedâvi edebilirler, diye resmen beyânâtı var.

Mâdem hakîkat budur. Elbette eskiden beri hayât-ı bâkiyenin dershânesi ve medresesi

279

olan bu memlekette ve İslâmiyet ve Kur’ân’ın bayraktârı bu vatandaki hükûmetin şimdi en ehemmiyetli vazîfesi, hayât-ı bâkiyenin muallim-i ekberi olan Kur’ân’ın hakîkatlerini hükûmetin ilim dâiresi olan maârif hey’etiyle ve radyo diliyle, rûy-i zemîn mektebinde nevʻ-i beşere bu en büyük mesele-i beşeriyeyi ders vermek, o maârif dâiresinin hakkıdır. Bu kudsî vazîfeyi şimâl-i garb devletlerine bırakmamalı Bin senedir üstâd iken, şimdi hidâyet dersinde ecnebîlere şâkird olmaya mecbûr olmasın, diye ben gibi bir muallimin, maârifin haysiyetini ve şerefini muhâfaza için nûrdan aldığım derse göre kısa bir cümle ile ifade etmek istedim. Fakat sözüm anlaşılmadı dersin, diye ona söyledim. Umûma binler selâm ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya. Tashîh ve ta‘dîlden sonra girebilir.

(448)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Muhterem ve Müşfik Üstâdım Efendim,

Hulûlüyle müşerref olduğumuz şehr-i sultânınızı ve içindeki dîn-i mübînin a‘mâl bilançosunu değiştiren o mübârek leyle-i kadr’inizi tebrîk eder ve böyle nice nice mübârek günlere

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç