Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 253
(437)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
[وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ]
1
Risâle-i Nûr’un bir bahçesi,
Hüdhüd mü onun yalnız müjdecisi,
O civârın güverciniyle serçesi,
Hatta Medrese-i Nûriyenin iki çekirgesi,
Tesâdüf mü zannedilir böyle hârika işin habercisi.
Hâlıkımızın inâyetinden,
Risâle-i Nûr’un kerâmetinden,
Ne hamâkattir kaçmak bu mübârek nûrun devletinden.
2
Risâle-i Nûr’un kerâmetinden,
Hasan Feyzî’nin cemâatinden,
Bir kadıncığın nûra bir dakîka muhabbetinden,
Aynı dakîka içinde Risâle-i Nûr yazması muvaffakiyetinden.
Şüphesiz Hudâ’nın hikmetinden,
Yakînen bu fakîrin hânesinden,
Risâle-i Nûr yazar refîkası,
Diyorki: Mevlâ’nın kudretinden.
3
Çürüklerin sağ olur,
Zehirlerin bal yağ olur,
Mahşerde yüzün ak olur,
Ateş sana ırak olur,
Amelin sana burâk olur,
Cennet sana durak olur,
Oku Risâle-i Nûr’u.
İlmine kemâl ister isen,
Cehline zevâl ister isen,
Nefsine terbiye ister isen,
Oku Risâle-i Nûr’u
SAYFA 254
Maîşette bereket ister isen,
Doğru yolda hareket ister isen,
Mü’minlere muhabbet ister isen,
Münâfıklara adâvet etmek ister isen,
Oku Risâle-i Nûr’u.
Ruhunun selâmetini, hânenin saâdetini,
Efrâd-ı âilenin itâatini, vücûdun sıhhatini ister isen,
Oku Risâle-i Nûr’u.
4
Âlim ile câhil bir olmaz,
Kâmil ile nâdân bir olmaz,
Ârif ile ahmak bir olmaz,
Oku Risâle-i Nûr’u.
Sâdık ile sârîk bir olmaz,
Dîde-i rûşen ile a‘mâ bir olmaz,
Âdil ile zâlim bir olmaz, bilmek ister isen,
Oku Risâle-i Nûr’u.
Ey Hakk’tan hidâyet isteyen,
Nûrlardan kerâmet isteyen,
Berzahda selâmet-i râhat isteyen,
İki hayâtta devlet isteyen,
Dininde gayret isteyen,
Oku Risâle-i Nûr’u.
Şeytana maskara olmadan,
Deftere günâhın dolmadan,
Kabir azâbını görmeden,
Mahşerde rüsvây olmadan,
Oku Risâle-i Nûr’u.
5
Risâle-i Nûr’dan ders alan,
Sıdkla Hakk kapısını çalan,
Aslâ bu meslekte söyleme yalan,
Risâle-i Nûr mühim bir derstir inan,
Yetmez mi Risâle-i Nûr bürhân sana.
SAYFA 255
6
Dünya için âhireti terk eyleme,
Risâle-i Nûr’a sarıl Kur’ân’ı terkeyleme,
Sıbyânlara insaf eyle şerlere sevkeyleme,
Dinsizlere adâvet et merdliği terkeyleme,
Yetmez mi Risâle-i Nûr bürhân sana.
7
Bu gün ecnebîlerin bir kısmı îmâna gelince,
Mülhidler ve münâfıklar azâb-ı cehennemi düşünseler derince,
Gelecek bir gün bu mevt ihtiyâra gence,
Münker ve nekîr suâle başlayınca,
Ol günde mahşere toplanır fil ile karınca,
Mîzân ile adâleti her ferd görünce,
Tâ yol Sırât-ı Müstakîme varınca,
Mü’minler sürûru, münâfıklar kâfirler azâbı görünce,
Aceb ol günde ikāb-ı Hakk’tan nere kaçılır,
Yetmez mi Risâle-i Nûr bürhân sana.
Nûr şâkirdlerinden Barla’lı Bahrî ve Refîkası
SAYFA 256
(438)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Ehemmiyetli bir kardeşimiz Tefenni’den Ahmed Râsih buraya geldi, görüştük. O zât benim size mektûbumdur. Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’la beraber Sirâcü’n-Nûr dahi Mısır’a, Şâm’a, Medîne’ye gitse çok münâsib olur. Bayrama kadar dört nüsha İstanbul’da Re’fet vâsıtasıyla Hâcı Bekir’e teslîm edilse, çok münâsib olur. Hakîkaten Sirâcü’n-Nûr o ikisinden geri değil. Yalnız İşârât-ı Seb‘a ile Hücûmât-ı Sitte’nin zeyli şimdilik içinde bulunmamalı. Bana gönderilen el yazısında var. Hem Âyet-i Hasbiye’nin birinci mertebesindeki on iki hem hem ta‘bîriyle beyânât herkes bilmediği için, şimdilik içinde bulunmasa daha münâsibdir. Çok ihtiyât ediniz. Gerçi Risâle-i Nûr her tarafta galebe ediyor. Fakat gizli düşmanlar evhâm vermeye çalışıyorlar. Bana da şimdiden mümkün olduğu vakit bazı nüshaları gönderiniz. İnşâallâh Sirâcü’n-Nûr da ötekiler gibi ayrı fütûhât yapacak. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Zülfikār’ın âhirinde benim imzâmla Husrev’e ve yardımcılarına duâyı Tâhirî ve yardımcılarına aynen Sirâcü’n-Nûr’un âhirinde yazılsın, imzam atılsın.
SAYFA 257
[439]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Sirâcü’n-Nûr’un sıhhatli, mükemmel çıkması, Medresetü’z-Zehrâ’nın gāyet ehemmiyetli bir yeni dersidir ki, geniş dâire-i nûriyede merâk ile okunacaktır İnşâallâh.
Sâniyen: Kastamonu’nun Husrev’i Mehmed Feyzî’nin hiç sarsılmadan kemâl-i iştiyâk ile nûrlara çalışması ve çalıştırılması ve okutmasını gösteren Nihâd’ın ve Abdurrahmân İhsân’ın mektûbları gösterdiği gibi, oradan gelenler de aynı haberi veriyorlar. Tam şâkirdliğini yapıyor, Allâh muvaffak eylesin. Âmîn. Ve nûrun kahramanlarından Mustafâ Usman’ın Karabük’te perde altında fa‘âliyetle nûra hizmetini ve o havâlîdeki ve Eflâni’deki şâkirdlerin şevk ve gayretini Leyle-i Kadirleriyle beraber tebrîk ediyoruz.
Sâlisen: Ben Kastamonu’da iken Risâle-i Nûr’a tam bağlı Nihâd nâmında bir kardeşimiz vardı. Acaba o ne hâle girmiş, merâk ediyordum. Mektûbu gösteriyor ki, Feyzî’nin husûsî dershânesinde ehemmiyetli dersine çalışır. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn. Ve kalemiyle nûrlara çok hizmet eden, sarsılmayan Abdurrahmân İhsân’ın acîb mektûbu ve aynı aynına çıkan garîp rüyası ve o ma‘lûm zâta karşı hilâf-ı âdet
SAYFA 258
vaz‘iyeti ve o zâtın da eski tahrîbâtının ta‘mîrâtına fikren çalışması, gerçi bir cihette Nûrcuları alâkadâr ediyor, fakat o pek büyük tahrîbâta karşı böyle az ta‘mîrât bizi hayât-ı ictimâiyyeye baktırmaya sebeb olmamalı. Fakat aynı hâdisede birkaç cihette hem rüya, hem Feyzî’nin aynı zamanda, hem rüyaya, hem aynı vâkıaya tevâfuk etmeleri İnşâallâh bir emâre-i hayırdır.
Râbian: Uşak’tan küçücüklerin kahramanı Haydar nâmında, bir metre boyunda, Sünnî Rûhî gibi yirmi üç derece yukarı o ma‘sûm, o havâlîdeki yeni ve ciddî kardeşlerimiz nâmına yanıma geldi. Sonra da Abdullâh ve Hakkı’nın mektûbunda ve Süleymân’ın mektûbunda isimleri bulunan kardeşlerimizin Umûmuna selâm ediyoruz.
Ve Homalı kahraman Sâmî Bey’in birden Isparta’ya yetişip nûrları alması, o havâlîye götürmesini tebrîk ediyoruz. Umûm kardeşlere binler selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(440)
[Feyzî’nindir]
1
Nevʻ-i beşer bir yol tutmuş
Hakk’a varan yol bizdedir.
Risâle-i Nûr aşkına
Çiçek açan dal bizdedir.
2
Nûra çekilir mi perde
Karşı koyan kuvvet nerde?
Varsın düşen düşsün derde
Allâh diyen kul bizdedir.
SAYFA 259
3
Yeter bu nûra bir bakış
Eksilir mi kalbe akış
Hak yolunda nakış nakış
Yazı yazan kol bizdedir.
4
Kimi bir yol tutmuş eğri
Gider dalâlete doğru
Dikendir kiminin bağrı
Yedi veren gül bizdedir.
5
Bu aşk bizde var oldukça
Allâh bize yâr oldukça
Ömrümüz bahar oldukça
İlim ile amel bizdedir.
6
Bakma zamanın zehrine
Uğrama Rabbin kahrına
Risâle-i Nûr nehrine
Katre olan sel bizdedir.
7
Vâkıf olanlar bu hâle
Kavuşmak diler visâle
Okumak için risâle
Yetmiş iki dil bizdedir.
8
Kâfire gelir de emân
Nasıl değişmez bu zaman
Üstâd gibi bir kahraman
Baş bizde temel bizdedir.
Feyzî
SAYFA 260
(441)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ
شَهْرِ رَمَضَانَ وَبِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَرِسَالَةِ النُّورِ دَٓائِمًا اَبَدًا
Şefkatli, Fazîletli, Sıddîk-i Ekber Üstâdım ve Efendim Hazretlerine,
Bu ne mübârek şehirdir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, sâhib-i atâ, Şemseddîn-i Tebrîzî, Sadreddîn-i Konevî hazarâtının ziyâretgâhlarına merkeziyet teşkîl eden noktada kuvvetli bir nûr, etrafı bir şems-i tâbân gibi aydınlatıyor. Ve bu Rahmetullâhi aleyhler ma‘nevî nazarlarıyla ziyâretçilerine bu nûru gösteriyorlar. Bu mübârek beldeye gelenler bu nûru hayretle seyrederlerken, dâire-i nûriyenin nûrlu câzibesine giriyorlar.
Kahraman Sabrî Bey’in İlâhiyât Fakültesi makamındaki Medrese-i Nûriyesi’nde Risâle-i Nûr’dan ders alan münevver zümrüd gibi bir zümrenin âğūşundayım. En az tahsîli orta olan ve ekseriyeti üniversite talebesi bulunan yüzlerle gençler, nûrlarla müşerref ve münevver olmuşlar. İnşâallâh her biri yarın bu vatanın göz bebeği ve bu dünyanın birer hâdîsi mesâbesine geçeceklerdir. Mühendis, tıbbiye, hukūk, kîmyâ, iktisâd talebelerinin fünûn-u müsbete ile Risâle-i Nûr’u mezcederek, nûrun nûrlu hakîkatlerini
SAYFA 261
dünyaya i‘lân etmek için me’zûniyetlerini sabırsızlıkla bekliyorlar. Ve arkadaşlarına sarrâf misillü Risâle-i Nûr’un gāyet kıymetdâr hazînelerini mihek taşıyla bilbedâhe gösteriyorlar. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی. Husrev’ler, Nazîfler, Sabrîler, Feyzî’ler yetiştiren ve numûne-i irfân olan buradaki Nûr Fakültesi takdîre, hürmete lâyıktır.
Benliğini nûr havuzunda eriten bu fakülte müessisi muhlis, vefâkâr, fedâkâr kardeşimiz muhterem Sabrî Bey’i ve şanslı ve mutlu talebelerini, şimâl Nûrcuları nâmına tebrîk ve dâimâ muvaffakiyetler temennî ederiz. Cenâb-ı Hakk Ramazân-ı Şerîf’te yapılan bütün ibâdetler hürmetine, Nûrculardan râzı olsun. Ve siz Üstâdımıza uzun ömürler, sıhhatler ihsân etsin. Ve şeytanın ve Deccâl’in şerrinden ve zehrinden muhâfaza etsin Ve Leyle-i Kadir’in seksen üç sene ma‘nevî sırrına nâil eylesin. Âmîn. Âmîn diye duâ eder mübârek el ve ayaklarınızdan öperim.
Çok kusûrlu duâ ve teveccühünüze muhtâç hizmetkâr ve talebeniz Abdurrahmân Çelebi Salâhaddîn
SAYFA 262
Pek garîp bir tarzda, dar bir vakitte yazıldığı için kusura bakılmasın.
[442]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Gönderdiğiniz Sirâcü’n-Nûr’dan yüz yirmi sahîfeye baktım. Hâşiye Ehemmiyetsiz birkaç noktadan başka, ma‘nâyı bozmayan bir iki kelime buldum. Rûh u cânımla yazanı ve yardımcılarını tebrîk ettim. Tamamlandıktan sonra dört nüsha İstanbul’a gönderip ötekilerle beraber hârice gideceğini size yazmıştım. O hâricdeki dört yere giden nüshaların başında Zülfikār, Asâ-yı Mûsâ gibi, gönderilen ulemâya hitâben yazılan mektûb, o dört nüshanın başında da siz yazsanız münâsib olur. Fakat Câmiü’l-Ezher’e, Şâm’a ve Hind’e ve Medîne-i Münevvere’ye gidenlerin Zülfikār’da
SAYFA 263
olduğu gibi aynı mektûb, fakat muhâtabları ayrı. Kimlere gönderildiği tahsîs edilsin. Daha siz nasıl münâsib görürseniz, o mektûbu ta‘dîl ve ıslâh edersiniz.
Eğer kolay ise, İstanbul’a gönderilen kitablar buraya da uğrasa münâsib olur. Benim için de yirmi otuz nüsha İstanbul’da cildlense, bana gönderilse iyi olur. Şimdilik fiyatı elimde yoktur ki göndereyim. Hem çoklara da hediye vermeye mecbûr oluyorum.
Sâniyen: Nûrların erkânlarından bir iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber o hâlis, sâdık zâtlara hastalık noktasında mürâcaat etmeyip ve ilaçlarını da yemeyip, çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet-i ihtiyâcım ve elemlerim içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dâir bahis açmadığımdan endişeli bir merâk onlara geldiğinden, sırlı bir hakîkati izhâra mecbûr oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum. Onlara dedim ki:
Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkîniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp nûrlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaîf damar ve dehşetli mâni‘, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verildikçe, hiss, nefis cisim galebe eder. Zarûrettir, mecbûriyet var der, rûh ve kalbi susturur,
SAYFA 264
doktoru müstebid bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilaçlara itâate mecbûr ediyor. Bu ise fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifâdeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasılki korku ve tama‘ ve şân ve şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü insanın en zaîf damarı olan korku cihetinde bir haltedemediler, i‘dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra insanın bir zaîf damarı, derd-i maîşet ve tama‘ cihetinde çok soruşturdular. Nihâyette, o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok. Ve çok vukūâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hatta bu on sene zarfında yüz def‘adan ziyâde resmen Ne ile yaşıyor? diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra en zaîf bir damar-ı insanî olan şân ve şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zaîf damarımı tutmak için emredilmiş ihânetler, tahkîrlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiç bir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat‘iyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şân ve şerefini, bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ve şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
SAYFA 265
Sonra bizim hizmetimiz i‘tibâriyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakîkat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmaya müştâk olan ma‘nevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o ni‘met-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiç bir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enâniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiç bir şeye âlet olmamaya binâ edilen hizmet-i îmâniye ile, şahsî makām-ı ma‘neviyeyi aramamak iktizâ ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîkî ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşif ve kerâmâtı ve kemâlât-ı rûhiyeyi nûr hizmetinin hâricinde aramadığımı, zaîf damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve gelecek Leyle-i Kadr’i her bir Nûrcu hakkında seksen üç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini hakîkat-ı Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 266
[443]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bu aşr-i âhir-i Ramazân’da her gece, husûsen tek gecelerde Leyle-i Kadr’in bulunmak ihtimâli kuvvetli olduğunu hadîs-i şerîf ferman ediyor. Onun için Nûrcular, o nûr-u a‘zamdan istifâdeye çalışmak gerektir.
Sâniyen: Husrev ve Tâhirî gibi vazîfelerini tam yapan ve bin Husrev ve beş yüz Tâhirî meydanda bırakan iki kardeşimizi ve onların sisteminde bir Nûrcuyu sulh mahkemesine vermek, İnşâallâh netîcesinde büyük bir inâyet ve fütûhât olacak, hiç merâk etmeyiniz. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُو شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla bu hâdise, zulmedenlere maddî-ma‘nevî cehennemî ve Nûrculara dünyevî-uhrevî cenneti kazandırmaya bir sebebdir İnşâallâh.
Sâlisen: Çok çalışkan ve kahraman kardeşimiz Sâdık Bey’in çok ehemmiyetli mektûbuna çok uzun bir mektûbla cevâb vermek lâzımdı. Fakat maatteessüf şimdilik hâlim, vaz‘iyetim, husûsen râhatsızlığım müsâade etmiyor. Benden yardım istediği îzâhâtı vermeye hâlim müsâit değildir. Yine ona ve Mehmed Feyzî’ye havâle ediyorum. Mümkün olduğu kadar o Târîhçe-i Hayât’ı yazarlar.