EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

420

Husrev’in lâyiha-i temyîz’e âit mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme-i temyîze gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermedik Lâhika’ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiyatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına, bin Bârekallâh deriz. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn.

Safranbolu kahramanı Berber Hıfzı, Hüsnü, Yılmaz, iki ma‘sûm Nûrcu mahdûmlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Alî Osmân ve iki Nûrcu mahdûmlarının bayram tebrîklerine mukābil selâm, hem muvaffakiyetlerine duâ ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

[493]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşim Re’fet Bey,

Evvelâ: Bazı bize temas eden cüz’î hâdiseler münâsebetiyle bir hakîkati beyân etmek, şiddetle rûhuma ihtâr edildi. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr hiç bir şeye âlet olamadığını ve rızâ-yı İlâhî’den başka hiç bir maksada vesîle olamadığını ve doğrudan doğruya her şeyden evvel îmân hakîkatlerini ders

421

vermek ve bîçâre zaîflerin ve şüpheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu, elbette sizin gibi nûrun hâs şâkirdleri biliyorlar.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un bu kadar muârızlarına mukābil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiç bir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgîrlik hissiyâtına binâ edilen cereyânlara, husûsen siyâsete temas eden cereyânlarla alâkadâr olmaz. Çünkü tarafgîrlik damarı ihlâsı kırar, hakîkati değiştirir. Hatta benim otuz seneden berî siyâseti terk ettiğime sebeb, bir mübârek âlimin, ta'kib ettiği cereyânın tarafgîrlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından, tefsîk derecesinde tahkîr edip ve cereyânına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gāyet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm. Demek tarafgîrlik hissine siyâsetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ dedim. O zamandan beri siyâseti terk ettim.

O hâlim netîcesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmi beş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merâk ettim. Ve on sene harb-i umûmîye bakmadım, bilmedim ve merâk etmedim. Ve yirmi iki sene bu işkenceli esâretimde tarafgîrliğe ve siyâsete temas etmemek için ve nûrlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdâfaâtımdan başka istirâhatım için hiç mürâcaat etmediğimi

422

bilirsiniz. Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i‘dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceli ta‘zîb edenler, Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben onları helâl ediyorum. Ve tarafgîrlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki üç senede dâhilden ve hâriçten gelen fırtınalı cereyânlara hiç temas etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkāz ettim.

Sâlisen: Risâle-i Nûr hizmeti ve ondaki ihlâs, dünya menfaatlerini ta'kib etmeye veya maddî ve ma‘nevî makamları arzulamaya muvâfık gelmediği için, çok def‘a pek ciddî bir sûrette kardeşlerime beyân ettiğim gibi ve çok emârelerle sizde tasdîk etmişsiniz ki, her günde binler altın lira bana verilse, ihlâsa zarar gelmemek için reddetmeye mecbûr olduğum gibi, uhrevî makamât ve keşfiyât, kerâmât ihlâsın sırrına ve nûrun hiç bir şeye âlet olmamasına binâen onlardan da çekindiğimi, mübârek kardeşlerimi bu husûsta çok gücendirdiğimi bilirsiniz. Hatta müdâfaâtımda ve bazı yerlerinde kat‘î kanâat-i vicdâniyemle, hatta nefsimin de muvâfakatı ile, vartaya düşen ehl-i îmânı kurtarmaya ve cennete girmeye vesîle olmam için benim cehenneme girmeme mütevakkıf olsa râzı olduğumu size beyân ettiğim gibi, çok hâllerde bunu tasdîk ediyor.

Hem İhlâs Lem‘ası’nda isbat edilmiş ki, bu zamanda değil yalnız mü’minler dâiresindeki kardeşlerle ittifâk etmek, belki Hristiyanın dîndâr rûhânîleriyle bu zamanda ittifâka

423

mecbûruz. Medâr-ı münâkaşa olan mes’eleleri medâr-ı bahsetmemek gerektir, diye yazılmış. Demek dâhilî İslâmlar içinde meşrebler, şu‘beler. Vehhâbîlik, Şîîlik, Sünnîlik, Mu‘tezile gibi İslâm içindeki cereyânlar, şimdi kat‘iyen, ittifâka mecbûrdurlar ki, küfr-ü mutlak zındıkaya karşı dayanabilsinler. Yoksa kat‘iyen, hâricî cereyânlar dâhilden birisini kendi hesabına isti‘mâl edecek, sonra onu da vuracak. Buna binâen Risâle-i Nûr tarafgîrâne cereyânlara giremez. Bütün ehl-i îmâna kardeş nazarıyla bakıyor, müsbet hareket ediyor. Başka mesleklerin tezyîfiyle uğraşmıyor. Menfî hareketi beğenmiyor. Hazır hücûm eden ejderhâları bırakıp, eski zamanda geçmiş bitmiş işlerde uğraşmıyor.

Râbian: Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesîle olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzûmlu eşyâmı satıp, o para ile kendi kitablarımı yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risâle-i Nûr’un ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin. ve başka kardeşler de ibret alıp hiç bir şeye âlet edilmesin.

Hâmisen: Nûrun hakîkî şâkirdlerine nûr kâfîdir. Onlar da kanâat etmeli, başka şereflere veya maddî, ma‘nevî menfaatlere gözünü dikmesin. Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil-i dîniyede damarlara dokunacak tarafgîrâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, nûr aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hatta bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile

424

Mustafâ Oruç kardeşimizin, Risâle-i Nûr’un mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi, aynı zamanda, belki aynı dakîkada ona gāyet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbime geldi. Hatta o nûrdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu. Kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahmân idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim? Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatasını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakîkada hatâsını i‘tirâf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.

Sâdisen: Dört beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş. Ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, değil gazete, nûrdan başka hiç bir kitabı, hiç bir mecmûayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiç bir harf bilmediğim için korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde, bir sahîfesi benimle konuşan bir gazetecinin, fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik. Ben de dedim: O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Saîd değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta, hem husûsî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan, o zât gücenmesin.

425

Oradaki umûm dostlara, husûsen Hâfız Emîn ve Hâfız Fahreddîn gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrâren tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[494]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Mübâreklerin pehlivânı büyük rûhlu Küçük Alî’nin pek mükemmel ve sıhhatli yazdığı Tılsım Mecmûası’nın 34. sahîfesine kadar bugün baktım. Yalnız 24. sahîfesinin âhirindeki ma‘nâya zarar vermeyen سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلَی النُّبُوَّةِ sehivdir Hâşiye. Doğrusu سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰٓی اٰلِهِ ma‘nâya zarar vermeyen bazı noktalardan başka, gāyet mükemmel gördük. Onu ve yardımcılarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. O Tılsımlar’ın başında bu cümle yazılsa münâsibdir ki Bu Tılsımlar Mecmûası, Risâle-i Nûr’un ve dinin ve îmânın ve Kur’ân’ın yüzer muammâ ve tılsımlarının keşfiyâtından bir kısmını beyân eder. Her parça da bir ehemmiyetli muammâ-yı Kur’âniye ve tılsım-ı îmâniye hall ve keşfedilmiştir.

426

siz bu meâli daha ıslâh ve tezyîn edebilirsiniz. Hem o mecmûanın münâsib bir yerinde, Sirâcü’n-Nûr’daki Âyet-i Hasbiye risâlesinde yazılmayan birinci Mertebe-i Hasbiye yazılmasını tensîbinize havâle ediyorum. Hem o Tılsım Mecmûası’nın âhirinde Husrev’e ve Tâhirî’ye edilen aynı duâ, mübârekler Abdurrahmân’ı olan büyük rûhlu Küçük Ali nâmıyla yazılsın.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un avukatı ve Aydın havâlîsinin Hasan Feyzî’si ve o civârın bir Husrev’i kardeşimiz Ahmed Feyzî, üç seneden beri Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’nin Risâle-i Nûr’a verdiği yüzer işâret ile tasdîklerini, tam bir kat‘î burhân olarak hem hadîslerden, hem âyetlerden ma‘nâ ve cifir muvâfakatlarıyla Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini pek kuvvetli bir sûrette isbat ediyor. Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin bir mümessili olan nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine âit bazı işâret-i hadîsiyeyi, nûrun tercümanına veriyor. Hakîkat ise, tercüman, bir derece te’lîf i‘tibâriyle, o şahs-ı ma‘nevînin bir nevi‘ mümessili olmak i‘tibâriyledir. Yoksa hakkım ve haddim değildir ki, ben o kudsî işarete medâr olayım. Her ne ise, ben daha fazla tetkîk edemedim. Onun üç buçuk senede ve onun gibi fevkalâde zekî bir kardeşimizin ince tetkîkātını vaktim ve hastalığım müsâade etse, tetkîk ve ta‘dîlden sonra sizlere gönderip, ya Tılsımlar Mecmûası’nın zeyli veya Lem‘alar Mecmûası’na Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine bir huccet olarak yazarsınız.

427

Sâlisen: O kardeşimiz, nûr avukatı Ahmed Feyzî’nin incir teberrüküne mukābil, benim nâmıma bir Sikke-i Gaybiye Mecmûası’nı ona gönderiniz ki, incirleri bana dokunmasın. Çünkü bu âhirde kat‘iyen mukābelesiz hediyeler beni hastalandırdığı, çok tecrübelerle pek kat‘îleşti.

Hem o kardeşimizin iki mübârek haremi ve muhterem vâlidesinin ve Saîd ve Nûrî nâmındaki evlâdlarının bana yazdıkları samîmî mektûblarına mukābil, hem onlara, hem evlâdlarına çok duâ ediyorum. Öyle bir kahraman Nûrcunun öyle hakîkatlı, muhterem, dîndâr iki refîkasının nûrlara fedâî ve hâdim olarak verdikleri ma‘sûm evlâdlarını rûh u cânımızla nûr ma‘sûmları dâiresinde kabûl ediyoruz. Ve Mehmed Emîn ve Alî Akdağ ve Ahmed Feyzî’ye ve umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz, Sıddîk kardeşim,

Lüzûmu olmayan erzâk ve elbiselerimi satıp gāyet mübârek yüz lirayı, hem Dârü’l-Hikmet’ten aldığım maâşla ki , onunla hacca gidecektim. Hem yirmi iki sene hisse-i erzâkıyemin bakiyesi on lirayı da, üstünde sûret bulunduğu için tekrar o mübârek on lirayı da Lem‘alar Mecmûası’nın fiyatı olarak beraber gönderiyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

428

[495]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Hadsiz şükrolsun ki, Risâle-i Nûr’un Haremeyn-i Şerîfeynce makbûliyetine bir alâmet şudur ki: Denizli kahramanı Hâfız Mustafâ, İstanbul’dan aldığı Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ ve Siracü’n-Nûr’u ki Hindistân ulemâsına gönderilecekti onları alıp yolda bazı hacılara okutup, beraber Medîne-i Münevvere’de Keşmîr’li, gāyet meşhûr bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslîm etmiş. O zâtın da çok takdîr edip kat‘î te’mînât ile Hindistân ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medîne-i Münevvere’ye mahsûs olan mecmûalar da yetiştiğini ve sâir yerlere de gönderilen mecmûalar selâmetle yetiştiğini, Denizli’li Hâfız Mustafâ’ya beraber arkadaş olup ve yolda nûrları okuyarak giden hem genç, hem Nûrcu iki Afyonlu hacı ve başka hacılar, bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hâriçte Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler. Yalnız Câmiü’l-Ezher’e gidecek üç mecmûadan Zülfikār burada kaldı, gönderemedik, ikisi gitmişler. Bunun hikmeti şudur ki: Zülfikār ilmî bir geniş derstir. Âlem-i İslâm’ın Medrese-i Kübrâ’sı olan Câmiü’l-Ezher’e ders sûretiyle göndermek münâsib olmadığı gibi, hem orada kolera

429

hastalığının istîlâsıyla elbette Zülfikār, lâyık olduğu dikkat-i nazara bu sırada alâkadârâne mazhar olamayacaktı.

Sâniyen: Risâlei’n-Nûr’un erkân-ı esâsiyesinden Hulûsî-i evvel ve Hulûsî-i sânî gāyet güzel ve samîmî iki mektûblarını aldım. Bin Bârekallâh dedim. Ve nûrun kıymetdâr nâşirleri ve santralleri ve nûr postacısı olan Alî Osmân ve Çilingir Alî ve mübârek vâlidesi Saniye ve Abdülbâki’nin bir mektûblarıyla dört Mecmûa-i Nûriyeyi buraya hediye olarak göndermişler, aldık. Onların harfleri adedince Erhamü’r-râhimîn onlara rahmet ve onlardan râzı olsun. Âmîn. Ve sıddîk Süleymân, Sabrî, Alî Osmân, Alî Çilingir, Ahmed’in hem Eğirdir Nûrcuları nâmına bizi görüp, hem bizim bedelimize de onlara ve o havâlîdeki kardeşlerimize benim yerimde ziyâret etmeleri ve onlara ve o yerlere iştiyâkımı ve selâmımı teblîğ etmeleri, beni ve bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Allâh râzı olsun, dedirtti. Ve Risâlei’n-Nûr’un pek eski bir şâkirdi olan merhûm Semerci Hüseyin Efendi’nin vefâtı, bizi mahzûn eyledi. Cenâb-ı Hakk ona binler rahmet eylesin. Âmîn. Ve akrabasını da benim bedelime ta‘ziye ediniz. İnşâallâh o da Hasan Feyzî ve Hâfız Alî’nin nûrânî menzillerine gitti.

Çilingir Alî ve muhterem vâlidesi Saniye ve Abdülbâkî ve Alî Osmân’ın gönderdikleri dört mecmûayı, ben hediyelerinin mukābili tam vermesem kabûl edemediğimden ve kabûl ettiğim ekser hediyelere de, ya nûrları veya mübârek bir şeyi veya fiyatı mukābil

430

verdiğim ve hediyelerin kabûlüne mecbûr olduğum zaman ona mukābil bazı kitablarımı veriyordum. Şimdi bu dört büyük mecmûanın mukābili ise böyle düşündüm ki, onları gönderenlerin hesabına olarak dâimâ okumak için mühim yerlere hediye gibi vereceğim ki, her vakit onlara sevâb kazandırsın. Defter-i hasenâtlarına hayırları yazdırsınlar.

Sâlisen: Safranbolu kahramanı Mustafâ Usman buraya geldi, görüştük. Hakîkaten tam ve hâlis ve sebâtkâr ve muktedir Nûrcu bir kardeşimiz olduğunu anladık. Cenâb-ı Hakk onun emsâlini çoğaltsın. Sart istasyonunun şefî Mehmed Yayla’nın başına gelen hâdisenin ehemmiyeti yoktur. Cenâb-ı Hakk onu muhâfaza etsin. Merâk etmesin, büyük bir musîbetten kurtulmuş. Karye-i irfân talebeleri nâmına tebrîk yazan Mehmed Esad’ın Risâle-i Nûr’un o havâlîde ne derece kıymetdâr telakkî edildiğini gösteren mektûbunun bir parçasını Lâhika’ya geçirmek için size gönderdim. Fakat ta‘dîle, tashîhe vakit bulamadım, siz tashîh edebilirsiniz. Hem Eskişehir’in perde altında hizmet eden Hasan Feyzî’si ve zü’l-cenâheyn şeyhzâde hâfız ve vâiz Abdullâh Toprak’ın bazı dostlarına yazdığı mektûbunun işâret olunan parçası Lâhika’ya geçmek üzere gönderdik. İki seneden beri fevkalâde nûrlara ehemmiyetli hizmet eden Na‘lbant Mustafâ’yı Cenâb-ı Hakk iki cihânda mes‘ûd eylesin. Âmîn.

431

Râbian: Ahmed Feyzî’nin uzun mektûbunun başında yazılan benim mektûbumu Lâhika’ya ve arkadaşlara göndermesi münâsibdir. Hatta size zahmet olmasın diye, ta‘dîl edilen Ahmed Feyzî’nin uzun mektûbuyla hem Lâhika’ya, hem arkadaşlara göndermek tensîbinize havâle ettim. Münâsib gördüğünüz yere gönderebilirsiniz. Umûma selâm ve Medresetü’z-Zehrâ’nın fa‘âliyetine ve muvaffakiyetlerine binlerce Bârekallâh deriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîd Nûrsî

Not: Kusura bakmayınız, dört kalem birbirine yardım edip ancak yazabildiler.

[496]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Nûrun ehemmiyetli kahramanlarından, nûrun ehemmiyetli mecmûalarını Mekke-i Mükerreme’ye götürüp, gāyet büyük bir Hindli Âlim Ahmed Alî Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hindçe tercüme etmeye ve Hind’e de göndermeye te’mînât alan kardeşimiz Hâfız Mustafâ’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es‘adekallâh deriz. Medresetü’z-Zehrâ, Mekke-i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin. Adresi şudur: Mekke-i Mükerreme’de Babü’s-Selâm’da Ahmed Alî Şimşirî diye mektûb yazabilirsiniz.

432

Sâniyen: Bu def‘aki hâdise, bir habbeyi evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur: Dâhiliye Vekîli’nin emriyle gece içinde Afyon Vâlisi, emniyet müdürüyle buraya gelip gecede menzilimi basmak istemişler. Müdde-i umûmî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip, en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta‘yîn edip, kilidimi kırıp füc’eten baskın vermeleri. hem aynı gün Hâşiye faytonla çıktığım vakit burada emsâl-i vukū‘ bulmayan beş tayyâre pek aşağıda uçup benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki def‘a dönmeleri; ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken, aşağıda uçan beş tayyâreyi birşey arıyor gibi gördük. Anladık ki, bizi arıyorlar. Yine aynen evvelki gün gibi, o beş tayyâre etrafımızda ve kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada böyle ma‘nâsız, evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü’z-Zehrâ’nın kahramânlarına buraya nisbeten bu üç senede on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.

433

Sâlisen: Bu def‘aki musîbette, her vakit olduğu gibi yine kaderin adâletine ve inâyet-i İlâhiyenin feyzine baktım, gördüm ki: Sâir vilâyete nisbeten bir derece nûrdan geri kalan ve nûr dairesine de yakın bulunan Kütahya’ya ve adliyesine ve hükûmetine Denizli, Kastamonu gibi Risâle-i Nûr’la alâkadâr etmek. evet, ne kadar fikri ve vazîfesi aleyhimizde olsa da, her hâlde kalbi, rûhu Risâle-i Nûr’dan îmânı cihetinde büyük istifâde etmek ve Nûrculara da sevâb kazandırmak hikmetiyle o vilâyete gönderildi. Kader-i İlâhî dahi bana bir şefkat tokadı olarak, Dâhiliye Vekîli Erzurumlu ve hemşehrim ve Afyon vâlisi Antalya’lı ve şimdiye kadar bana ilişmemesi cihetiyle demiştim: Gerçi serbest oldum, şimdi böyle insaflı bir vâli buldum, Emirdağı’ndan gitmeyeceğim diye bir nevi‘ sevinç ve ihtiyâtsızlığımın cezâsı olarak, o iki adamın elleriyle kader-i İlâhî bana tokat vurdu, adâlet etti.

Râbian: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’u geçen sene size yazmıştım ki, iki makam yapılsın. İkinci makamı sırf tevâfukāta dâir ve birinci makamı ondaki sâir risâleler şimdi buradaki arkadaşlara gönderilse, ikinci makamı tashîh ederken çok hayret ettim. Onun te’lîfi zamanında bîçâre Saîd hakîkaten çok çalışmış, çok takdîr ettim. Bin Mâşâallâh dedim. Fakat o makam husûsen bu zamanda çok lâzım değil ve umûmî olamıyor. Ve lüzûmsuz bazı tafsîlât içine girmiş ve içinde çok mühim

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç