EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

50

Hâmisen: Mübâreklerin kahramanları Târîhçe-i Hayât ve Tılsım Mecmûalarını yağlı kâğıda ne kadar yazmışlar? Husrev de Asâ-yı Mûsâ’yı ne kadar yazmış? Sabırsızlıkla merâk ediyoruz. İnşâallâh Medresetü’z-Zehrâ’nın bu üç kahramanı, o üç parlak ve kuvvetli mecmûaları ehl-i îmânın imdâdına yetiştirecekler. Umûma binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[368]

Emirdağı’nda dehşetli bir yangından Çalışkanların dükkânında bulunan Âyetü’l-Kübrâ nüshalarının berekâtıyla hârika bir tarzda o Çalışkanların dükkânı, o dehşetli yangından kurtulması münâsebetiyle, meşhûr ve merhûm Muallim Hasan Feyzî’nin yazdığı bir fıkranın bir parçasıdır.

Risâle-i Nûr, her ateşi ve her yangını söndürür. İnsanlardaki israf ateşini iktisât risâlesinin nûru ile. Ve ateşler ve alevler içinde kıvranan zavâllı hastaların hastalık ateşini, hastalık risâlesinin nûrlarından akan, yirmi beş devâlı çeşmesinden fışkıran âb-ı hayât ve şifâ suyu ile. kalbi ve kafayı ve bütün a‘zâ ve a‘sâbı saran ve sarsan vehim ve hayâl, vesvese ve tasa, korku ve merâk yangınının dehşetli ateşini, Vesvese Risâlesi’nin nûru ve feyzî ile.

51

riyâ ve sum‘a kibir ve gurur hastalıklarının hummâlı ateşini, İhlâs Risâlesi’nin imdât ve inâyetiyle. benlik ve varlık ve zorbalık ve küstâhlık kal‘asının hedmi ise, Ene adlı, yani Otuzuncu Söz ve Altıncı Söz’ün irşâdı ile kābil olur.

Tabiatın madde ve zerreler çukurundan çıkamayan kör ve sersem ve serseri kimseleri de, ancak Risâle-i Nûr’un Tabiat, Zerre ve Maddeler adlı risâlelerinin güçlü ve kuvvetli, uzun ve mevzûn, nûrlu ve şuûrlu elleri çıkarabilir. İhtiyârların ölüm korkusunun ateşini evhâm ve acılarını gidermeye ise, bu nâmdaki risâlenin teselli ve imdâdı ma‘cun ve tiryâkı, feyz ve nûru kâfî geldiği gibi. berzah ve merzahın elemnâk ve sûznâk ateş ve azâbına karşı da, i‘câz-ı Kur’ân ve Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve îmân-ı âhiret adlı âb-ı hayât dolu risâleler bir havuz gibidirler.

Yeryüzündeki bütün şirkin ateşini Âyetü’l Kübrâ, Asâ-yı Mûsâ adlı mübârek eser-i azîmin nûr-u azîmi söndürmeye kâfî geldiği gibi. bugün dünya ufuklarını saran ve şimdi de İslâm dünyasını tehdîde başlayan o kara dumanlı kızıl aleve karşı, bu nûrun şişip kabarmakta olduğunu görüyor. Ve o müdhiş kızılların fitnesini ve yangınını söndüreceğine candan inanıyoruz.

Hâsılı, Risâle-i Nûr’un mütâlaası ve feyz-i ma‘nevî-i dâimîsi, nefs-i emmârenin ateşini söndürmeye, azgın ve azılı sıfatları öldürmeye, yırtıcı, paralayıcı zâhir ve bâtın askerleri tepelemeye yetişir. Zâten Risâle-i Nûr, bu fitne ve bu fesâd ve bu yangınları

52

söndürmeye me’mûrdur. Ve bunun için doğmuş ve gelmiştir, diyoruz. Erenler, evliyâlar, şehîdler ve fâtihler yatağı olan bu mübârek vatanda yetişen, bu mübârek ve meymenetli, şecî‘ ve asîl milletin فَسَوْفَ یَأْتِ اللّٰهِ بِقَوْمٍ işaretiyle, indallâh ne kadar mergūb ve mahbûb ve cengâver olduklarına yine bel bağlıyoruz.

Risâle-i Nûr’a sâhib olanlarda hırs ve hiddet zevâle yüz tutar. Zulmet ve şehvet erir. Cehâlet ve şekāvet ateşi söner. Tabiat uykusu azalır. Gaflet uykusu kalkar. Kara ve çirkin, bozuk ve uyuşuk kanlar düzelir. Nefes ve kalp işler. Kan boruları birer mecrâ-yı nûr olur. Hubb-u dünyâ ve meyl-i mâsivâ kalmaz. Ene ve ente gider. Yetmiş bin diye söylenen perdeler kalkmaya ve varlık dağı delinmeye başlar. اِرْجِعٖٓی اِلٰی رَبِّكِ den sesler gelir. Vuslat yolu açılır. Misk ü anber saçılır. Yüzler sürülür. فَادْخُلٖی فٖی عِبَادٖی ile me’mûr, وَادْخُلٖی جَنَّتٖی nişânı ile me’cûr olur.

(اَرِنَا یَا مَنْ اَطْفَی النَّارَ بِنُورِهٖ وَیَا مَنْ صَلّٰی عَلٰی حَبٖیبِهٖ)

Hulâsadır Risâle-i Nûr, kendisinin bir levha-i Yâ Hâfız

Bir sahîfe-i Mâşâallâh, bir nüsha-i Bârekallâh

Bir kılâde-i ümmü’s-sıbyân, yangına bir tulumba-i nûr

Dertliye bir reçete-i hikmet, bakana bir âyîne-i ibret.

53

Müslümanlara bir mühr-ü nübüvvet, mücrime bir vesîka-i necât

Yolsuza bir râh-ı hidâyet, bîkeslere bir sigorta-i sıyânet

Antikacıya bir kenz-i sermediyet, evsize bir kâşâne-i ebediyet

Münkire bir sille-i nedâmet, kâfire bir sehpâ-yı adâlet

Ârife bir sahbâ-yı kudsiyet, âşıka bir saray-ı vuslat.

Denizli ve havâlîsindeki bütün nûr şâkirdleri nâmına Hasan Feyzî رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ اَبَدًا دَٓائِماً

(369)

İnebolu havâlîsindeki umûm nûr şâkirdleri nâmına Salâhaddîn’in, Üstâdının Târîhçe-i Hayât’ından çıkardığı bir kısacık hulâsanın bir parçasıdır.

[Üstâdımızın tercüme-i hâline kısaca bir nazar]

Şark isyanında Şeyh Saîd ve askerleri, Üstâdımız Bedîüzzamân’ı şarktaki büyük nüfûzundan istifâde için mücâdeleye iştirâke da‘vet ettikleri zaman, cevâben demiş: Yaptığınız mücâdele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve netîcesizdir.

54

Çünkü Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayrakdârlık etmiş, dîni uğrunda binlerle şehîd vermiş ve binlerle velî yetiştirmiştir. Binâenaleyh kahraman ve fedâkâr İslâm müdâfi‘lerinin torunlarına, yani Türk milletine kılıç çekilmez. Ve ben de çekmem, diyerek hem redd-i cevâb vermiş, hem mücâdelesinden vazgeçmesini söylemiştir.

Eski harb-i umûmî’de taarruz eden Rus ordularına karşı Bitlis millî kuvvetleri kumandanı olarak, çok fâik kuvvetlerle hücûm eden Rus ordusuna günlerce ve kahramanca müdâfaa ile, şehirdeki bütün mühimmât ve erzâk ve halkın ve askerin cihâzâtının taşınmasını te’mîn etmiş. yaralandığı hâlde geri çekilmeyi şahsen züll saydığından, gāzîlik makamıyla da karârgâhında son mermisine kadar şerefle dövüşmüş, nihâyet bilmecbûriye Ruslara esîr düşmüştür. Dininin ve vatan ve milletinin selâmeti için hayatını fedâdan çekinmeyen bu kahraman kumandana, üç Rus mermisi isâbet etmiş. Biri kalbinin üzerindeki ma‘den tabakayı deliyor, iç çamaşırda kalıyor. İkincisi sol tarafta hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda hafîf bir yara açar. Nihâyet Bitlis’in hîn-i sukūtunda ayağı kırılmış ve omuzu mecrûh bir hâlde Ruslara esîr düşüyor.

Sibirya’da üserâ ikāmetgâhlarında iki sene üç ay kalmış, bu müddet zarfında

55

esîr olan doksan zâbit kardeşlerinin ma‘neviyâtlarını takviye etmiş, sonra Varşova yoluyla İstanbul’a gelmiştir. O sırada İngiltere Anglikan kiliseleri baş piskoposunun, hürriyetten sonra padişah hükûmetinden sorduğu suâllere cevâb veren. ve Lemeât, Katre, Zerre, Habbe, Kızıl Îcâz ve İşârâtü’l-İ‘câz nâmında yazdığı Arabî eserleri okuyanlara, mevcûdâtın tılsımını keşif ile bir hakîkat yolu açılması. o vakit makarr-ı ulemâ olan İstanbul ile Hicâz, Yemen, Mısır, Sûriye, Irâk, Îrân, Afgān ve Hindistân ulemâsının teması bulunduğundan, bu eserleri kendi eserlerine me’haz tutmaları için Dârul Hikmetil İslâmiye a‘zâlığında vazîfe-i ilmiye ve diniye ile meşgūl olmuştur.

On sekiz sene sonra, kırk sene evvel çekirdeği yazılan Beşinci Şuâ‘ın ele geçmesi ve Âyetü’l-Kübrâ’nın tab‘ı münâsebetiyle her tarafta toplattırılan ve aranılan binlerle Risâle-i Nûr eczâlarının ve ifadeye celbedilen yüzlerle Risâle-i Nûr talebelerinden, ancak yüz yirmi temiz nâsiyeli, sâf kalpli ve düşünceli dîndâr Türklerin dokuz ay Denizli’de mevkūfiyeti ve yüz otuz beş parça Risâle-i Nûr eczâlarının Ankara’dan bir hey’et-i ilmiyenin tedkîkinde, Kur’ân’ın hakîkî bir tefsîri olduğu ilmî raporla tevsîk ve tasdîk edilmesinden, eserlerle beraber mahbûs ve istintâk edilen yüz yirmi talebenin berâetiyle netîcelenir. Hazret-i Üstâd da Afyon’a ikāmete me’mûr ediliyor.

56

Yetmişlik bir ömrün on bir mühim hâdisesi ve bu tehlikeli madde ve tabiat ve enâniyet asrında bu vücûdun yegâne vazîfesi, gāyesi, emeli ve arzusu, insanların îmânlarını kurtarmak olduğunu. hem mutlakiyet, hem meşrûtiyet, hem cumhûriyet devrinde ayrı ayrı, gāyet muhakkik, müdakkik ulemâ ve hukemâ ve fudalânın ve gāyet kurnaz şeytan ve evhâmlı câsûs ve feylesofların inceden inceye yirmi sene tahkîk ve tedkîk ve tahlîli netîcesinde, dünyevî ve siyâsî hiç bir maksad olmadığı kat‘î anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şerîfin binlerle hakîkatlerini isbat eden Risâle-i Nûr’u, hiç bir dîndâr âlim veya dinsiz bir feylesof, bir kelimesini dahi cerh ve nakzedememiştir. Ve tasdîke mecbûr olmuşlardır.

Yirmi üç senede tamamlanan Risâle-i Nûr, Resâilü’n-Nûr, Risâletü’n-Nûr adlı yüz kırk parça eserler, Kur’ân-ı Azîm ve hadîs-i şerîfin, evvelki asırlarda meşkûk ve şüpheli bıraktırılmış veya rumûzlu veya şumûllü ve mecâzî yazdırılmış tefsîrlerden alınmış değildir. Menba‘, yalnız Kur’ân’dan, hadîsten asrımızda tereşşuh etmiştir. Üstâdımız der: Beyânâtımız Kur’ân-ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzârdan ibârettir. Asıl söz ise Kur’ân’ındır. Zîrâ söz odur ve söz onundur. Ve kendine hâs bir usûl-ü tedrîs bularak, beş vilâyet büyüklüğündeki Medresetü’z-Zehrâ’sında milyonlarla talebeye hocalık eder. Ulûm-u dîniye ile fünûn-u asriyeyi mezc ve hakāik-i dîniyeyi fünûn-u müsbete ile te’yîd ve teşyîd etmek sûretiyle,

57

talebenin fikir ve îmânının tenvîrine çalışır. İstediği anda, hocasından istediği dersi alabilir. Ve nûrdan aldığı ders ile amel ettiği takdîrde de îmânını muhâfaza edebilir.

Risâle-i Nûr’un bir hulâsası makamında olan bu Asâ-yı Mûsâ risâlesini, dikkatli anlayarak okuyan veya dinleyen, bilâ-istisnâ dinli, dinsiz, âlim, câhil herkes, İslâmiyet’in esası olan îmânın altı şartını tamâmen diliyle ikrâr ve kalbiyle tasdîk etmekle beraber, îmânını muhâfaza. İslâm’ın binâsı olan namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, zekât vermeyi, Kelime-i Şehâdet getirmeyi kendine vazîfe-i asliye bilecektir. Risâle-i Nûr’u okumaya, yazmaya ve neşretmeye çalışan ferdler, cem‘iyetler, milletler, devletler dünyevî ve uhrevî fenâlıklardan kurtulacak ve zulmetten nûra çıkacak, saâdet ve selâmet te’mîn edecektir. Risâle-i Nûr’un hulâsası olan Asâ-yı Mûsâ risâlesi, atomdan daha kuvvetli ve te’sîrli ve nûrlu bir silâh ve hikmetli bir asâdır. Atom gibi beşeriyetin ve medeniyetin tahrîbine değil, saâdet ve selâmetine çalışır.

(هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی)

Umûm İnebolu şâkirdleri nâmına Nûrcu Abdurrahmân Salâhaddîn

58

(370)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bu def‘a gelen çok mektûblara hiç vaktim hâlim müsâade etmiyor ki, tam bakayım. Mektûb sâhibleri gücenmesinler. Yalnız Sav Medrese-i Nûriyenin kahramanları bir mecmûayı makine ile yazmak niyetlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. İnşâallâh şimdiki evhâm fırtınası bir sükûnet bulsa, Sikke-i Gaybiye Mecmûası’nı ve yâhûd mecmûalara girmeyen Lem‘alar Mecmûası’nı yazacaklar İnşâallâh.

Isparta Hulûsî’si kardeşimiz Re’fet’in, İstanbul’a gidip dört Huccet-i Îmâniye ve meyvenin iki mes’elesini ecnebî lisânıyla sıhhatli, dikkatli tercüme ettirmeye çalışacağı büyük bir hizmet-i nûriyedir. Allâh muvaffak eylesin. Âmîn. Ve ayrı bir fütûhâta anahtar olacak İnşâallâh.

Sâniyen: Antalya’daki kardeşlerimizin Zülfikār’ı alması münâsebetleriyle samîmî mektûblarına mukābil, benim tarafımdan onlara pek çok selâmımı teblîğ ediniz. Ben Antalya ile ehemmiyetli bir alâka hissediyorum. Ve Denizli’nin merhûm kahramanının vârislerinden Ahmedler ve Bakırcı ve Kalaycı Kâzım ve Alî’nin mektûblarına mukābil, onlara ve mübârek hey’etlerine pek çok selâm ediyorum. Ve Mâşâallâh, Bârekallâh derim. Hasan Feyzî’nin ruhunu memnûn ediyorlar.

59

Sâlisen: Şimdilik bahar fırtınası gibi ma‘nevî bir evhâm fırtınası var olduğuna, İstanbul hocaları ve Şemsi Zülfikār’ı almaktan çekinmesi ve burada hakkımızda tekrar az ve hafîf ve akîm kalan ehemmiyetsiz bir taarruz olması gösteriyor.

Hiç merâk etmeyiniz, yalnız ihtiyât ve dikkat edip telâş etmeyiniz. Bu münâsebetle derim ki: Isparta şâkirdleri müstesnâ oldukları gibi, oranın hükûmeti de insaf noktasında bir imtiyâzı var. Onlara ve zâbıtasına Risâle-i Nûr hesabına minnetdârım.

Râbian: Sizden aldığım Zülfikār’ın bâkî fiyatı olan yüz banknot posta ile gönderildi.

Umûmunuza binler selâm ve duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(371)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Sirâcü’n-Nûr nâmında olan ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûası’nın âhirinde yazılacak Denizli müdâfaanâmesinin bir nüshasını tashîh ettim. Bazı yerlerini münâsib görmediğimden çizdim. Denizli ehl-i vukūfuna karşı i‘tirâznâmenin tamamını

60

çizdim ki yazılmasın. Hem Ankara ehl-i vukūfunun on adet sehivlerinin cevablarından dört tane yazılacak. Ötekilere çizgi çektim, yazılmasın. Hakîkaten bu müdâfaanâme hem ilmî, hem nûrlu, hem kuvvetli bir Risâle-i Nûriyedir. Onu hem Sirâcü’n-Nûr olan Târîhçe-i Hayât’ın âhirinde, hem bir kısım nüshaları müstakil bir risâle olsa münâsibdir. Hem bu sıralarda evhâm fırtınası var. Elli sene evvel yazılan şeyh Ahmed’in vasiyetnâmesinin gizli intişârında bazı hocalara korku veriyorlar. Hatta İstanbul’da Zülfikār’dan iki üç hoca çekindiler, alamadılar. Çok dikkat ve ihtiyâtla beraber devam etmek ve telâş etmemek gerektir. Hâşiye

Sâniyen: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un birinci makamında Hücûmât-ı Sitte’nin yazılı ve işârât-ı seb‘a şimdilik Tılsım Mecmûası’na konulmasın. Sonra ilâve edilebilir. Hem Beşinci Şuâ‘ dahi şimdilik Târîhçe-i Hayât’ın içine konulmasın,

61

fakat yazılsın, İnşâallâh müdâfaanâmedeki kuvvetli hakîkatler bütün mu‘terizleri susturup Risâle-i Nûr’daki parlak ve zedelenmez ve hiç bir şeye âlet olmaz ve tam ihlâsla yoğrulmuş olduğunu bildirecektir. Mübâreklerin pehlivânı, Tılsım Mecmûası’nda Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Makamı’nı yazsın, eliflere bakmasın.

Umûm kardeşlere binler selâm ve selâmetlerine duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(372)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Risâle-i Nûr’un erkânından ve elmas kalemleriyle hârika bir sûrette hizmet eden ve iki Hâfız Alî hükmünde Kahraman Tâhirî ve mübârekler pehlivânı Küçük Alî’nin, az zamanda Sirâcü’n-Nûr ve Tılsım Mecmûalarındaki büyük hizmetleri İnşâallâh nûrların büyük fütûhâtına bir mukaddemedir. Ve Rüştü ve ma‘sûm Câvîd’i ve Mehmed ve ma‘sûm Tal‘at’ı ve Halîl’in ve Burhân’ın az zamanda pek büyük ve çok kudsî hizmetleri, İnşâallâh Anadolu ve Asya’yı, belki zemîn yüzünün tebrîklerini

62

ve alkışlarını kazanacaklar. Mâdem Cenâb-ı Hakk Medresetü’z-Zehrâ’dan böyle şâkirdleri ihsân etmiş, bu vazîfe-i îmâniyede benim daha endişelerim kalmadı. Hafîf ve ehemmiyetsiz fırtınalar beni daha müteessir etmez.

Sâniyen: Size Sirâcü’n-Nûr’a girmek için gönderdiğim müdâfaâtta çok yerlere çizgi çektim. Mütebâkî yazılacak kısmı çok ehemmiyetlidir. İnşâallâh Sirâcü’n-Nûr’u daha ziyâde parlattıracak. Beşinci Şuâı da ben tashîh ediyorum. Onu da re’yinize havâle ediyorum. Münâsib görseniz şimdide Sirâcü’n-Nûr’da dâhil olsun, münâsib olmasa yine müstakil ileride o mecmûaya konulmak için yazılsın.

Sâlisen: İki Zülfikār’ı, İstanbul’da Risâle-i Nûr’la kendini çok alâkadâr bildiğimiz ve hapiste bize arkadaşlık eden hocalara korkularını ve vaz‘iyetlerini tecrübe etmek için göndermiştim. Hâtırları kırılmamak için iki pusula da yazmıştım. Benim şiddetli hastalığımdan, nûrlara tam sâhib olamadığımdan, sizi de hâs şâkirdler gibi nûrlara sâhib çıkacağınızı ümîd ederim diye bir pusulada yazmıştım. O iki kısım dostlar Zülfikār’dan korkmaları, bîçâre onlar gibi hocaların ne derece acınacak hâle girdikleri anlaşıldı.

Bundan siz müteessir olmayınız. Muallimler cesûrâne ve müştâkāne nûrlara sarılmaları onlar gibi hocalara ihtiyâç bırakmıyor.

63

Râbian: Kardeşim Re’fet Bey’in mektûbunda Nûreddîn, Mehmed Feyzî nâmında iki zâtın nûrlar dâiresine ciddî girmelerini tebrîk ve onlara selâm ediyoruz.

Hâmisen: Bu mektûbu Kahraman Tâhirî’nin bir mektûbu münâsebetiyle yazıp Kahraman Tâhirî’ye göndermek niyet ederken aynı vakitte geldi. Bu muvaffakiyetli, hakîkî ve hârika ve samîmî hizmet-i nûriyesi ve en mühim işlerde, husûsen nûrun teksîr ve neşrinde gāyet kolay yaptırması, husûsî bir eser-i inâyet olduğuna kanâatimiz var. Ben Beşinci Şuâ‘ı onun için tashîh edip ve bazı kelimelerini sû’-i tefehhüme medâr olmamak için çizdim. Ona teslîm ettim. Müdâfaâtın yanında Sirâcü’n-Nûr’a girmesi İnşâallâh zarar vermez. Siz de tedkîk edersiniz. Eğer münâsib görmediğiniz kelimeler varsa çıkarabilirsiniz. Eğer bir makine dört müstensihe kâfî gelmezse daha birisini alabilirsiniz.

Sâdisen: Sav Kahramanlarının, Emirdağ şâkirdlerine hediye ettikleri kitabların aynı fiyatı olan yüz kırk banknotu o kahramanların hayrına olarak kâğıt masrafı için burada Kahraman Tâhirî’ye teslîm edildi.

Sâbian: Çok çalışkan ve muvaffakiyetli bir kardeşimiz Alîl Alî Osmân’ın uzunca ve içinde çok talebelerin isimleri bulunan bir mektûbu adreste çalışkan kelimesi bulunmamasından Mehmed nâmında başka bir adama vermişler. Onlar da o mektûbu açmışlar. Bu sırada muhâbereme çok dikkat ettikleri için müteessir

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç