EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

18

şıkkı اَلْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِ فَسَتَلِدُ یَوْمًامَا hakîkati şimdi çıkmaya başlamış ki, İsveç, Norveç, Finlandiya Kur’ân’ı kabûl etmişler.

Sâdisen: Aydın tarafında kardeşimiz Ahmet Feyzî, hapishânede olduğu gibi bugünlerde yine yemeğim için bir parça mübârek zeytin göndermiş. Kāideme muhâlif olmamak için o teberrüke mukābil, bir Zülfikār’ı benim bedelime ona gönderiniz. Hem ona selâmımla beraber yazınız ki: Ben ona ikinci bir Hasan Feyzî nazarıyla bakıyorum. İnşâallâh hem Ahmet Feyzî, hem Hasan Feyzî vazîfesini görecektir.

Umûmunuza binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[358]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Hâlis, Fedâkâr Kardeşlerim,

Evvelâ: Mübârek emânet-i Zülfikāriyeyi aldım. Yarı fiyatı gönderilmiş, yarısı da İnşâallâh yakında gönderilecek.

Size bir vaz‘iyeti söyleyeceğim: Sakın eskide vasiyetnâmemden müteessir olduğunuz gibi müteessir olmayınız, telâş edecek bir şey değil. Yalnız bir hakîkati

19

ihtâr ile size ve nûrun hâs şâkirdlerine nûra âit hukūkumu ve nûrların hukūkunu müdâfaa vazîfemi size havâle ediyorum. Mâdem bu vazîfeyi herhalde bir zaman deruhde edeceksiniz. Şimdiden o hukūku, o vazîfeyi sizlere bırakıyorum. İnşâallâh hâsların meşvereti ve şahs-ı ma‘nevîsi, benim zayıf ve pek az hizmetimin çok fevkinde o himâyetkârlığı yapacak. Bu ihtârın iki sebebi var:

Birincisi: Bu son sûikast eseri, bana ziyâde teessür ve teellüm ve hassâsiyet vermesi ve başkalarla görüşüp meşveret etmeye vakit bulamamak ve gizli düşmanlarımızın hâriçteki tedâbîrlerine bakmasına ma‘nen memnû‘ olduğumdan, bilemediğimden, bu büyük vazîfe olan nûrun hukūkunu müdâfaa vazîfesini yapamadığım ve pek müşkilâtla ve teellümâtla ancak bir derece çalışabilirim. Ben bir çekirdek gibi çürüdüm. Nûrun şeceresini himâyetinize bırakıyorum. Sizlerdeki metânet ve kuvvet ve meşveretten ve şahs-ı ma‘nevînizden gelen imdâd hem vazîfenizi, hem benim vazîfemi çok zahmet ve meşakkat çekmeden yapabilirsiniz. İnşâallâh.

İhtârın ikinci sebebi: Perde altındaki nûr düşmanları, benim şahsımı bir esas zannederek çok çeşit desîselerle ve sûikastlarla ve beni imhâ ve susturmaya çalışmaları maksadlarına fâide vermediğinden ve nûrun kıymetine zarar vermediğinden, bilakis nûrun fütûhâtına yardım etmesinden, plânlarını değiştirmesine delîl bir iki emâre var. Ve bir iki hâdise var ki, nûrların kıymetini düşürmek, bazı

20

makāsıd-ı dünyeviyeye âlet eden nûr dâiresi hâricinde bazı dostları elde edip isti‘mâl etmeye başlamaları ile Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ sûikast yapmaya hâller var. İnşâallâh bir zarar vermezler. Fakat nûra girmeyenlere bir bulantı verirler. Denizli hapsinden evvel bir dostumuz ve ihtiyâr bir hocayı nûrlar aleyhine isti‘mâl etmeleri gibi, şimdiden bazı öyle dostları ve nûrlara hulûl edenlerden bazılarını isti‘mâl etmek ihtimâli var.

Sâniyen: Sava Medrese-i Nûriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikār’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: Benimdir, veriniz. O da demiş ki: Hoşuma gitti, bir iki hafta okuyacağım. O da demiş: Kalsın. Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Saîd size selâm eder, benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.

Ben Isparta’yı toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlîsiyle mübârek gördüğümden, oradaki hükûmetine, husûsen zâbıtasına ciddî dost nazarıyla bakıyorum. Husûsen çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının i‘tirâfıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem‘iyet-i ilmiyenin ve ehl-i vukūfun tahsîn ve takdîrleriyle sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazîfeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibât ve ahlâksızlığa karşı,

21

komiserlerden ziyâde, serkeşleri itâata getirmek ve âsâyişi te’mîn etmekte, ma‘nevî ve tam te’sîrli ma‘nevî inzibât me’mûrlarıdır. Onun için zâbıta, evhâmla değil, kemâl-i takdîr ile, emniyet müdürünün bakması gibi bakmalıdırlar. Çünkü o Zülfikār hakkında demiş: Çok güzel, sevdim, okuyacağım, hoşuma gitti. Her ne ise. siz, daha ne münâsib görürseniz öyle yaparsınız.

Hem emniyet müdürüne deyiniz ki: Kardeşimiz Saîd diyor: Eğer o Zülfikār tam hoşuna gitmişse, o benimdir, ona hediye ediyorum. Hem onun gibi mühim olan Asâ-yı Mûsâ’yı da ona hediye edeceğim.

Sâlisen: Denizli’den ve Tavas’tan gelen güzel mektûblarına husûsî cevâb vermeye kat‘iyen vaktim ve hâlim müsâade etmediğinden, husûsî cevâb vermediğimden gücenmesinler. Çakır Yûsuf’un mektûbundan, tam ciddiyeti ve tam Hasan Feyzî’nin bir vârisi olduğunu gösteriyor.

Sorduğu Ye’cûc-Me’cûc mes’elesi ise, kat‘iyen vaktim onları düşünmeye de müsâade etmiyor. Risâle-i Nûr’un bazı parçalarında bir iki yerde kısaca bir îzâh var. O şimdilik yeter. Merhûm Hasan Feyzî’nin hâs talebeleri ve vârisleri Ahmedlerin uzunca ve güzel mektûblarını râhatsızlığım münâsebetiyle daha tam okuyamadım. Onlara Bârekallâh ve Mâşâallâh derim. Hasan Feyzî’nin ruhunu mesrûr

22

eyliyorsunuz. Allâh sizleri muvaffak eylesin. Âmîn. Muharrem’in ve nûrun yeni bir şâkirdi olan Abdullâh Yenilmez’in mektûbları benim hapiste ve Denizli’de bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile Tavas kazâsı nûrlarla çok alâkadâr olacak diye bazı emâreler gördüm. Bu iki mektûb o hissimin tasdîkine bir delîldir. Ve berâetimizde büyük bir hisse alan ve hizmet eden fedâkâr Muharrem’in o kazâya gitmesi bir fâl-i hayırdır. Ve Abdullâh Yenilmez nûr dâiresine tam kabûl edilmiş. İnşâallâh tam bir Nûrcu olur.

Râbian: Şehîd Merhûm Hâfız Alî’nin hem vârisleri, hem Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri Hâfız Ahmed, Hâfız Mehmed, Halîl İbrâhîm, Mustafâlar, Abdullâhlar ve Ümmühânî gibi hemşîreler güzel mektûblarına ve mübârek manzûmlarına binler Bârekallâh deriz. O Büyük Hâfız Alî’yi tahattur ettikçe onları da düşünüyoruz. Denizli fedâkârları nasıl ki Hasan Feyzî hayâtta olmuş gibi vazîfesini yapıyorlar. İnşâallâh bunlar da o nûr fabrikası sâhibinin ruhunu mesrûr edecekler ve ediyorlar. Ve vazîfesini başka bir tarzda idâme ediyorlar.

Hâmisen: Kardeşimiz ve nûrun kumandanlarından Isparta Hulûsî’si Re’fet Bey’in mübârek Ma‘sûmunun dokuz yaşında iken bu derece Risâle-i Nûr’dan Birinci Söz’ü yazması gösteriyor ki, o mübârek Hüsnü Safranbolu’nun on bir yaşındaki Hüsnü’sü gibi

23

dahi ma‘sûmların küçücük bir kahramanı olmaya nâmzeddir. Cenâb-ı Hakk onu nûrlara bağışlasın. ve muvaffak eylesin. Âmîn. İnşâallâh yazdığı nüshayı sonra tashîh edip göndereceğim.

Umûmunuza binler selâm ve muvaffakiyetinize duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta fakat pek müferrah memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(359)

Mahremdir.

İkinci ihtârın bizim tarafımızdan bir îzâhıdır.

Üstâdımızın mektûbunda Risâle-i Nûr’un kıymetini düşürmeye bir hâdise: Üstâdın ifşâsına rızâsı olmadan berây-ı ma‘lûmât siz kardeşlerimize haber veriyoruz. Aldığımız habere göre, Üstâda kendini dost gösteren birisi aleyhimizdeki siyâsî bazı adamlarla, nûra dâir görüşmesi netîcesinde nûrun hem parlak kıymetinden maddî istifâde edip halka satmakla paraca istifâde etmek, hem kendi eseri ve kendi yazdığı gibi hiç Nûr ismini vermeyerek ve nûrun mesleğine muhâlif kendi mesleğine âlet etmek ve husûsî efkârını nûrlara karıştırmak sûretinde yeni harfle İstanbul’da neşrine başlamış. Hatta bu işi tam başa çıkarmak ve bu çalması

24

tam anlaşılmamak için bazı siyâsîleri vâsıta yapıp Nazîf’i yeni harflerle yazmamak için tevakkufa sebebiyet vermiş. Hiç bir maksada ve hiç bir cereyâna âlet olmayan ve ihlâsın tam esası üzerine giden Risâle-i Nûr böyle müşevveş maksadlara âlet yapmak büyük bir zarardır. Kıymetini sukūt ettirir diye Üstâdımızın rızâsı olmadan size haber veriyoruz.

Üstâdımız böyle şeyleri hissettiği vakit derdi ki: İstanbul’da Şefîk, Günenli Hâfız Mehmed ve eski talebesi Mehmet Mihrî ve Hacı Bekir gibi Barla’lı dostlar, husûsen Tâhirî’nin akrabasından Hacı Nazîf ve Matbaacı Azîz ve Yeşil Şemsî gibi nûrun dostları var. İnşâallâh bu çeşit çalmalarla nûrun kıymetine bir sûikast gelmez. diyordu. Fakat şimdi Üstâdın bu hüsn-ü zannı hapis arkadaşları olan Şefîk, Şemsî, Günenli sükûtuyla ve başkaların aldırmamasıyla kırılabilir. Bu çalmalara karşı şa‘şaa etmeden oradaki hakîkî şâkirdler gizlice anlasınlar, nûrun hangi risâlelerini yeni hurûfa çevirmişler? O adama da bildirmesinler. Eğer o adam Nûr hesabına neşrediyorum, benim eserim değil, nûrun parçasıdır. Başlarında Risâle-i Nûr ismi yazılsın. Yoksa kanunen bu nevi‘ çalmak memnû‘dur. Sâhibinin izni gerektir. Sâhibi ise nûrun hâs şâkirdleridir. Zâten Üstâd, hakkını onlara bırakmış.

25

Hem orada kendi nâmlarına neşrettiği aynı parçaları, orada nûr şâkirdleri bir makine ile yeni harfle ve aynı parçaları bir mecmûa sûretinde çıkarsınlar. Tâ bir bulantı vermesinler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu Emirdağ Nûr şâkirdlerinden Hayrî, Mustafâ

[360]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Size hayâtımda vefâttan sonra elinize geçecek ma‘nevî malımı ve hukūkumu size vermeye ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmaya dâir bir nûr şâkirdi sordu ki: Hikmeti nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.

Ben de dedim ki: Eğer vefâttan sonra bu hakîkî ve hakîkatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksîm olur. Derecesine göre her birisi maldan bir kısmına hakîkî mâlik olur, umûmuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse, emvâl-i uhrevî gibi her birisi umûm o mala, o nûr lâmbasına

26

derecesine göre mâlik sayılır. Her birisi küçük birer Saîd olur. Bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Saîd’in irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nûrcu olmaz, belki tam bir genç Saîd olur. Meselâ o mâl-ı nûriye bir milyon lira sayılsa, binler Nûrculara tevzîâtta, taksîmâtta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binâen, her birine isti‘dâdına göre, hâslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi îzâh edemem.

Yine o şâkird dedi ki: Her bir hâs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün râhatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın? Ben de dedim ki: İnşâallâh tesânüdün sırr-ı azîmi ile ki , üç elifi tesânüdle yüz on bir kuvvetinde gösterdiği gibi hâs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd-ü hakîkînin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır İnşâallâh. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Nûrcu Saîdü’n-Nûrsî

27

[361]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Eski Dâhiliye Vekîli, şimdi parti kâtib-i umûmîsi Hilmî Bey

Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid‘â Dâhiliye Vekîli iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kāidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana okuyacağım. Hem eski Dâhiliye Vekîli, hem şimdi kâtib-i umûmî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene hükûmetle konuşmayan, tek bir def‘a hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on sâat kadar söylese azdır. Onun için sizinle konuşmaya bir iki sâat müsâade ediniz.

Sâniyen: Şimdi partinin kâtib-i umûmîsi i‘tibâriyle size bir hakîkati beyân etmeye kendimi mecbûr biliyorum. Hakîkat de şudur: Sen kâtib-i umûmî olduğun Halk Fırkası’nın, millet karşısında gāyet ehemmiyetli bir vazîfesi var. O da şudur:

Bin seneden beri âlem-i İslâmiyet’i kahramanlığıyla memnûn eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesîle olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların dîn kardeşleri, eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’ân’a ve hakāik-i îmâna

28

sâhib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir sûrette ve dîn zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız, size kat‘iyen haber veriyorum ve kat‘î huccetlerle isbat ederim ki, Âlem-i İslâm’ın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet. ve şimdi Âlem-i İslâm’ı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem-i İslâm’ın kal‘ası ve şânlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhânın istîlâ etmesine sebebiyet verecek.

Evet, hâriçte iki dehşetli cereyâna karşı bu kahraman millet, Kur’ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdâd-ı mutlakı, sefâhet-i mutlakayı ve ehl-i nâmûsun servetini serserilere ibâha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyânı durduracak, ancak İslâmiyet hakîkatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzîdeki şerefini İslâmiyet’te bulmuş bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, her şeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakāik-i Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstûr-u hareket yapmakla o cereyânı durdurur İnşâallâh.

İkinci cereyân: Âlem-i İslâm’daki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve

29

tam bağlamak için, bu vatandaki kuvvetli merkeziyet-i İslâmiyeyi dinsizlikle ittihâm etmekle bozmak ve Âlem-i İslâm’ın irtibâtını ma‘nen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adâvete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş. Eğer bu cereyânın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hâriçteki Âlem-i İslâm’ı okşadığı gibi, bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifâde eder, hem azîm fütûhâtını bir derece muhâfaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur. Eğer şimdi siz kâtib-i umûmî olduğunuz hamiyetperver, milletperver adamlar, şimdiye kadar cereyân eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icrââtı esas tutarak, mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip mevcûd dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç dört adamın seyyiesi üç dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dîndâr milleti ve İslâm ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhûm ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir ma‘nevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber. o üç dört inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri o üç dört adama verilse, o üç dört milyon iyilikler, üç dört haseneye inhisâr edip küçülür, hiçe iner. Daha dehşetli kusurlara keffâret olamaz.

30

Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve hâricî muârızlar var. Ben dünya ve siyâsetin hâline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu senede çok sıkıştırdıkları için mecbûriyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muârız çıkmış. Eğer o muârız mükemmel bir reîs bulup hakāik-i îmâniye nâmına çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an‘ane-i İslâmiye ile, rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren muhâlif-i fıtratındaki emre, itâat cihetiyle serfürû etse de kalben bağlanmaz.

Hem bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiç bir kayıt altında kalamaz. İstibdâd-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiç bir terbiye ve tedbîrle idare edilmez. Bu hakîkatin çok huccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havâle ediyorum.

Bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazîfenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusûrlarını üç dört adamlara verip şimdiye kadar umûmî harb ve sâir inkılâbların icbârıyla yapılan tahrîbâtları husûsen an‘ane-i dîniye hakkında ta‘mîre çalışsanız, hem size istikbâlde çok büyük bir

31

şeref ve âhirette büyük kusûratlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaâtli hizmet ederek milliyetperver, hamiyetperver nâmına müstehak olursunuz.

Râbian: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz. Ve mâdem o kat‘î ölüm ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir, yüz bin cem‘iyetçilik ve dünyaperestlik ve siyâsetçilik onu tebdîl edemez. Ve mâdem Kur’ân, o i‘dâm-ı ebedîyi ehl-i îmân için terhîs tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbat eden Risâle-i Nûr elinize geçmiş. Ve yirmi seneden beri hiç bir feylesof, hiç bir dinsiz ona karşı çıkamıyor, bilakis dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor. Ve bu on iki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl-i vukūfunuz, Risâle-i Nûr’u tahsîn ve tasdîk ve takdîr edip, îmân hakkındaki huccetlerine i‘tirâz edememişler. ve bu millet ve vatana hiç bir zararı olmamakla beraber, hücûm eden dehşetli cereyânlara karşı Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî olduğuna, Türk milletinden, husûsen mekteb görmüş gençlerden yüz bin şâhid gösterebilirim. Elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazîfenizdir. Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz. Bir parça da âhiret hesabına konuşan, benim gibi kabir kapısında, vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç