EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

34

hem ciddî dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen Dâhiliye Vekîli ile bir hasbihâl nâmındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstâd ona okuyacak.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu kardeşleriniz Emirdağlı Hayrî ve Mustafâ

[363]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın ma‘nevî fütûhâtından, şimâl-i garbîde bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını üç medenî devletin kuvvetli imzalarıyla imza ettikleri gibi, bu def‘a Amerika’nın en büyük âlim ve feylesof ve misyonerlerinden aynen Âyetü’l-Kübrâ’nın birkaç hakîkatini ve Asâ-yı Mûsâ’nın vahdâniyet-i İlâhiyenin îmân-ı billâh huccetlerinden bir hakîkatini aynen da‘vâ edip Amerika’dan yazması ve buradaki Millet mecmûasında neşretmesini imza ediyor, diye bana hizmet eden şâkird söyledi.

Demek en küçük hâdiseyi de haber alan Amerika bu memleketin en büyük bir hâdisesi

35

olan Âyetü’l-Kübrâ’nın beş yüz nüsha tab‘ıyla yüz şâkirdini dokuz ay hapis hâdisesinin bir seneye yakın onların ehemmiyetli misyonerlerinin elinde Asâ-yı Mûsâ ve bir kısım Zülfikār’ın bulunması vâsıtasıyla Amerika’nın hey‘et-i dîniyesi başında olan bu yeni, îmâna dâir makāle yazan profesör misyonerler elbette haber almışlar ve Âyetü’l Kübrâ ve Asâ-yı Mûsâ’yı görmüşler ki, aynı hakîkatlerin bir hulâsasını makālesinde yazmışlar. Hem Risâle-i Nûr’a mahsûs bir tarzda, husûsen arıdaki parlak bir sûrette Âyetü’l Kübrâ’nın وَاَوْحٰی رَبُّكَ اِلَی النَّحْلِ âyetinin tefsîrinde parlak beyânı makālesinde aynen yazması, onların Âyetü’l Kübrâ’yı gördüklerine kuvvetli bir emâredir. Demek Kur’ân’a bu asrın şiddet-i ihtiyâcını şimâl gibi, dünyanın öteki yüzü olan Amerika da hissetmeye başlamış. Evvelce müjde verildiği gibi, Zülfikār’ın çıkmasıyla rûy-u zemînde fütûhât olacak. İşte numûnesi de iki köşesinde görüldü. Ve Zülfikār’ın yakınında bulunanların gafletine ve lâkaytlıklarına elbette rûy-u zemîn dahi hiddet edebilir bir hatâdır. Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın şâkirdlerini sıkıştıranlar akıllarını başlarına alsınlar, insaf etsinler.

Sâniyen: Bugünlerde Otuz Üçüncü Mektûb olan Otuz Üç Pencere’yi tashîh ettim. Pek kuvvetli bir huccet-i îmâniye gördüm. Acaba size Tılsım veya Târîhçe-i Hayât Mecmûalarına girmesini yazmış mıyım? Şimdi tahattur edemiyorum. Mâdem kendi hukūkumu sizlere,

36

husûsen Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarına vermişim. Bu otuz üçüncü mektûbu ki, bir cihette Otuz Üçüncü Söz’dür ve bir cihette Birinci Mektûb’dur, siz hangi mecmûaya münâsib görürseniz onu da makine ile neşredersiniz, size âittir.

Sâlisen: Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde aynen Zülfikār gibi Hasan Feyzî’nin ta‘rîfnâmesi tarzında bir tasdîknâme hükmünde, bu ikisine de Halîl İbrâhîm’in aynen Hasan Feyzî misillü Risâle-i Nûr kıymeti hakkında yazdığı ve Lâhika’ya giren fıkralarından şahsıma âit kısmı tayyetmek şartıyla ve daha siz münâsib gördüğünüz nûr hakkında ehemmiyetli fakat muhtasar parçaları. ve Salâhaddîn’in de kendi Asâ-yı Mûsâ’sının, âhirine yazdığı Târîhçe-i Hayâtı’mın bir küçük hulâsası gibi münâsib gördüğünüz bazı parçaları birleştirip fakat uzun olmasın Risâle-i Nûr’un şâkirdleri nâmına mütefennin bir kısım muallimlerin ve âlimlerin de imzalarıyla Asâ-yı Mûsâ’nın arkasında neşrini siz dahi münâsib görseniz iyi olur. Eğer vaktim müsâade etse, bir parça ben de burada yardım edeceğim.

Râbian: Bugünlerde ehemmiyetsiz, hiç telâş edilecek bir mâhiyeti hâiz olmayan bir küçük hâdise için sizi merâk ettim. Acaba onlara bir ilişmek mi var ki, burada bu vaz‘iyeti aldılar? Merâk ettim. Hâdise şudur:

37

Bugünlerde bir iki mîrâlây, bir iki mühim me’mûr teslîmkârâne ve dostâne yanıma gelmeleri ile ve ben de bir iki gün sonra nefes almak için araba ile gezmeye gittiğim sırada, kapımda pek çok kalabalık hürmetle beni karşılamaları, gizli düşmanlarım bu teveccüh-ü âmmeyi kırmak ve bir bulantı vermek için yine bazı iftirâlarla bazı me’mûrları Ankara’da evhâmlandırdılar. Onlar buranın hükûmetine sormuşlar: Câmi‘den çıktıktan sonra kiminle görüşüyor, ne ile yaşıyor, hediyeleri kabûl eder mi? diye bir tahkîkāt ediniz. Buradaki yeni nûrlu kaymakam zâbıtla beraber cevâb vermişler ki: Bir senedir câmiye gitmiyor. Dâimâ kapısı kilitlidir. Kimseyi yanına kabûl etmiyor. Mukābelesiz hiç kimsenin hediyesini kabûl etmiyor.

Bu hâdise burada bu sûretle söndü. Fakat o gizli düşmanlarımız içinde çok alçak ve iftirâcı adamlar var ki, o kadar ahmakāne iftirâlar ettikleri hâlde, burada hiç bir adamı kandıramadılar. İftirâ plânını çevirmişler ki, teveccüh-ü âmmeyi, bu sûretle halkları ürkütmekle kırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki gittikçe teveccüh ziyâdeleşiyor.

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

38

[364]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Müdakkik ve muhlis Re’fet’in ve sizin ecnebî lisânıyla ve bilhassa İsveç, Norveç, Finlandiya’da hangi lisân daha ziyâdedir? Zannımca Alman lisânı olacak. Ve şimdilik Alman lisânına nûrlardan Huccet-i Îmâniye leri tercüme etmek, onlara göndermek, ben de o fikrinize iştirâk ederim. Evet, Avrupa’nın mağlûbiyetinden ve maddî ve ma‘nevî, dünyevî tehlikelerinden ancak ve ancak tesellî-i mutlakı Kur’ân’da bulabilirler. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm Havâriyyûnlara demiş ki: Ben gidiyorum ki size tesellîci gelsin. Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân ile gelsin, demesiyle gösteriyor ki, nev‘-i beşer husûsen bu zamanda, husûsen me’yûs Avrupa’da tesellî-i mutlakı Kur’ân’ın hakāik-i îmâniyesinde bulabilirler.

Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ’nın Birinci ve İkinci ve Üçüncü ve Sekizinci Huccet-i Îmâniyeleriyle beraber Meyvenin Altıncı ve Yedinci Mes’eleleri şimdilik Alman ve Fransız lisânıyla, fakat sıhhatli ve dikkatli tercüme etmeye Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nasıl münâsib görürlerse yapılsın. Yalnız, Üçüncü Huccet-i Îmâniye olan Tabiat kâfî değil. Başında, Asâ-yı Mûsâ’nın bir parçası diye yazılsın. Bugün İstanbul’a bir kardeşimiz gidiyor. Onunla da bu mes’eleye dâir oraya cevâb gönderdik.

39

Sâlisen: İki gün evvel, erkândan Halîl İbrâhîm’in Hasan Feyzî tarzında yazdığı bazı fıkralarını ta‘dîl ve ihtisâr ile ve daha münâsib gördüğünüz bazı ehemmiyetli parçaları cem‘ edip Asâ-yı Mûsâ âhirinde yazılsın diye yazmıştık, postaya vermiştik. Dünkü gün Halîl İbrâhîm’in güzel manzûmesini aldık. O fikri tasdîk etti. Bârekallâh dedik. Medrese-i Nûriye kahramanlarından Mehmed Çavuş’un Emniyet Müdürüyle Zülfikār hakkındaki mes’elesi bu sırada çok güzel oldu. Umûma binler selâm. Aceleye geldi, kısa kesiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[365]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bu gönderilen üç fıkra makine mahsûlü Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazılmasını re’yinize havâledir. El yazısı Asâ-yı Mûsâ arkasında da yazılsa münâsib olur. Siz daha iyi bilirsiniz. Eğer üç fıkranın âhirinde Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz, diye imza etseniz, benim de Saîd nâmını o erkânlar içinde yazabilirsiniz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

40

Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektûblarımın âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risâle-i Nûr’un çok eski ve çok sâdık ve çok fedâkâr bir şâkirdidir. Risâle-i Nûr’a hitâb ederek bu mektûbu yazmış. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Müellifin vasiyetnâmesi münâsebetiyle, Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr hakkında nûr şâkirdleri nâmına yazdığı bir fıkrasının bir parçasıdır.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Muhterem, Sevgili, Mübârek Kardeşlerim Risâle-i Nûr talebelerine beyân ediyorum ki:

Risâle-i Nûr, Nûrdan bir ibrîşîmdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbîhâtları onda dizilmiştir. Risâle-i Nûr, âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’ânîdir ki, onun tel ve lâmbaları ve âyîne ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri, öyle intizâmkârâne ve i‘câzdârâne bastedilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri, ilim ve iktidârları mikdârınca, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyân eden her hâdisâttan haberdâr olabilir.

41

Zîrâ Risâle-i Nûr menşûr-u Kur’ândır. Risâle-i Nûr, mü’minlere hedâyâ-yı hidâyet, vesîle-i saâdet, mazhar-ı şefâat ve feyyâz-ı Rahmândır. Risâle-i Nûr, kâinâta nevbahârın feyzini veren bir âb-ı hayât ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakîkat ve bir gülzâr-ı gülistândır. Risâle-i Nûr, lütf-u Yezdân, kemâl-i îmân, işârât-ı Kur’ân ve bereket-i ihsândır.

Risâle-i Nûr, kâfire hüsrân, münkire tokat, dalâlete düşmandır. Risâle-i Nûr, bir kenz-i mahfî, bir sandukça-i cevâhir ve menba‘-ı envârdır. Risâle-i Nûr, hakîkat-i Kur’ân ve mi‘râc-ı îmândır. Risâle-i Nûr, sertâc-ı evliyâ, sultânü’l-eser ve zübdetü’l-meânî ve atâyâ-yı İlâhiye ve hedâyâ-yı Sübhâniyedir.

Risâle-i Nûr, bir bahr-i hakāik ve bir sırr-ı dekāik ve kenzü’l-maârif ve bahrü’l-mekârimdir. Risâle-i Nûr, hastalara şifâhâne-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maîşet-i hakîkat ve rîh-i reyhân ve misk ü anberdir. Risâle-i Nûr, mev‘id-i Ahmedî sallallâhü aleyhi ve sellem ve müeyyed-i Haydarî radiyallâhü anh ve teâvün-ü Gavsî ks ve tavsiye-i Gazâlî ks ve ihbâr-ı Fârûkîdir ks.

Risâle-i Nûr, Şems-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elvân-ı seb‘ası, Risâle-i Nûr’un menşûr-u hakîkatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emr ve da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem bir kitâb-ı ledünniyât, hem bir kitâb-ı tasavvuf, hem bir kitâb-ı mantık, hem bir kitab-ı ilmü’l kelâm, hem bir kitâb-ı ilm-i ilâhiyât, hem bir kitâb-ı teşvîk-i san‘at,

42

hem bir kitâb-ı belâgat, hem bir kitâb-ı isbât-ı vahdâniyet ve muârızlarına bir kitâb-ı ilzâm ve iskâttır. Risâle-i Nûr eczâları, bir semâ-yı ma‘neviyenin güneşleri ve ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki, zâhiren perde-i esbâb olan Güneşten, Kamerden ve kevâkibden, bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşyâ neşv ü nemâ ve hayat buluyor. İşte Risâle-i Nûr dahi, bu asırda bütün âlem-i beşeriyete hayât-ı câvidân ve adama kâmil insan ve kulûba neş’e-i îmân ve ukûle yakîn-i itmi’nân ve efkâra inkişâf ve nüfûsa teslîm-i rızâ ve can şuâ‘larını Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan alıp saçmaktadır.

O semâ-yı ma‘neviyeyi, bazen ve zâhiren bihasebi’l-hikmet âfâkî bir bulut kitlesi kaplar. O celâlli semâdan öyle bir bârân-ı feyz ve rahmet takattur eder ki, tohumlar, çekirdekler, habbeler, o sıkıcı ve o dar âlemde gerçi biraz muzdarib olurlar, fakat tâ o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtılır. O anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaz‘iyetinde beklemesi, bir imtihân-ı Rabbânî ve bir inkişâf-ı feyezânî ve bir rahmet-i nûraniyedir ki, evvelce bir habbe, bir çekirdek, yeniden taze bir hayâta atılır. İştiyâkla ve neş’e-i inkişâfla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır. Ve یُبَدِّلُ اللّٰهُ سَیِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olurlar.

Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şitâ, İnşâallâhü Teâlâ nihâyet bulmuş ola. Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahâr gele. Ve âlemin yüzü nûr ile güle.

43

Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.

Umûm nûr şâkirdleri nâmına Halîl İbrâhîm

Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz. Osmân Rüştü Re’fet Husrev Saîd Hilmî Muhammed Halîl İbrâhîm Muhammed Nûrî

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ kavl-i şerîfinin îmâ ve işârâtından şu devrede Türk lisânının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risâle-i Nûr, Türkçede, lisân üzerinde de imam olacağına. yani yarın hâlis Türkçe olan Risâle-i Nûr’un kesb-i imtiyâz edip diğerlerini terkedeceklerine dâir işâret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.

Başta Üstâdımız olduğu hâlde bilumûm kardeşlerimize samîmî selâmlarımla arz-ı hürmetler eyler, mübârek bayramlarını tebrîk ve tes‘îd eylerim. Üstâdım hakkında bir şey yazamadım. Çünkü verâset-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm makamında olan bir zât-ı âlî-kadr hakkında ne diyebilirim Ona Hasan Feyzî Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.

Milâs ve havâlîsi Risâle-i Nûr talebeleri nâmına duânıza muhtâç Halîl İbrâhîm rh

44

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Risâle-i Nûr

Mazhar-ı esmâ ve sıfât-ı Bedîüzzamân’dır bu

Mev’ûd-u risâletten bizlere fazl-ı ihsândır bu

Kenz-i mahfîde muhît-i mekteb-i irfândır bu

Hava-yı zulmette işrâk eden şems-i tâbândır bu.

Mişkât-ı misbâhtan menşûr-ı hakîkat-ı Kur’ân’dır bu

Mevsim-i â’sârda yektâ bir gülistândır bu

İrşâd-ı feth-i keşifte serencâm-ı hidâyettir bu

Sefine-i necâtta sırr-ı menzile vusûle kaptandır bu.

Leyle-i zulmet-i cehilde Nûr-u çırâğ-ı Yezdân’dır bu

Gam-gîn gönüllerde behçet-i ferah fezâ-yı şâdımândır bu

Şems-i Kur’ân’dan akseden nûr-ı irfândır bu

Sultânü’l-eser ve zübdetü’l-meânî-i tefsîr-i Furkān’dır bu

Şeref-i Ehl-i Beyt ve teşcî‘-i Gavs-ı A‘zam’dır bu

Etbâ‘-i ehl-i sünnet ve iklîm-i ma‘rifette sultândır bu

Ma‘den-i ma‘rifet ve ibrâz-ı şefkatte ümmü’l-enâmdır bu

Cism-i velâyette evliyâya rûh-u fezâ-yı cândır bu

45

Kevkeb-i muhakkikînde mü’minlere atâ-yı Sübhân’dır bu

Vahdet-i mevcûd ve râhının semâsında kehkeşândır bu

İlm ü ma‘rifet bahrinde dürr-i yektâ-yı mercândır bu

İlm ü hakîkatte şu‘le-dâr mâhitâb-ı âhirzamandır bu.

Müstağrak-ı envâr-ı safâda gelen bahârdandır bu

Teslîm-i rızâ ve nezâhet-i istiğnâda ayn-ı iz‘ândır bu

Risâle-i Nûr talebelerine hakîkat-i kıble-i îmândır bu.

Halîl İbrâhîm rh

[366]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Bu nûr eserler, tefsîridir o semâvî Kitab’ın

İ‘lân eder hakîkati, emr-i Hakk’ı bildirir

İsyanlara, zulümlere ma‘rûz olan cihânın

Bu asırda göz yaşını, nûr saçarak dindirir.

Bu eserlerdir, muzdarib gönüllere teselli

Bu eserlerdir, her zulmette selâmet rehberi

Bu kararsız âlemin her buhrânında nûr saçarlar

Ehl-i îmân bu sâyede bu eserlerle hür yaşarlar.

46

Ma‘sûmlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi

Tesellîsi çok yücedir, ibretlidir dersleri

Her mazluma Ağlama der, Güleceksin yarın sen

Beli bükük ihtiyârlara müjde verir derinden.

Bu eserlerdir, insanları dehşetlerden dûr eden

Muannidler teslîm olur hükmüne mağrûr iken

Kudret eli hâmîsidir, hayret-efzâ hükmü var

Her serseri feylesofu meftûn eden nûru var.

Bu eserler her bilginin, her mü’minin sertâcı

Şirklerin hem hâdimidir, hem her kaygının ilacı

Derdlilerin dermânıdır, her münkiri tokatlar

Zındık, zâlim ilişirse, başında volkanlar patlar.

Ey güç yetmez, dehşet veren hâletlerden ağlayan

Ey zâilden, âcizlerden meded umup bağlanan

Fânîlere aldanarak kırıldıkça bağırma

Gir bu nûrun âlemine, fânîleri çağırma.

Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma uyan

Yarın mes‘ûd olacaktır, yoklukta Hakk’ı bulan

47

Hevesâtın bir ejderhâdır kalbini kemirecek

Nûra ver nakd-i ömrünü, yarın sana verilecek

Huzûruna uhrâda ihtişâmlar serilecek.

Risâle-i Nûr’un kusûrlu hâdimi Zekâî

[367]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Denizli’deki kardeşlerimiz Zülfikār’ı oradaki matbaada basmaya teşebbüs ettiklerini yazıyorlar. Mâdem İnebolu’da yakında bin Zülfikār çıkacak, şimdilik yeter. Zülfikār’ın yerine Sözler’i tâ Yirmi Dördüncü Söz’e kadar, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’da bulunmayan Sözleri bir mecmûa olarak ve sıhhatine gāyet dikkat etmek ve oradaki mübârek hey’etin ittifâkıyla ve hâkim-i âdil ve nûrlara çok hizmet eden Hâfız Mustafâ ve hapiste iken bizi Denizli’deki şâkirdlerle alâkadâr eden Şevket Bey ve Müftü Osmân’ın tensîbleri şartıyla ve Medresetü’z-Zehrâ’nın nezâreti altında ve meşveretiyle bir mâni‘ olmasa tab‘edilse münâsib olur. Nûra âit büyük

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç