
SAYFA 402
[488]
Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Birinci Lem‘ası’nın Otuz Bir Mes’elesi’nden bir mes’eledir.
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]
Bir tek cümle olan gāyet kısa bu hadîsin beş lem‘a-i i‘câziyesine dâir bir nüktedir. اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖی ثَلَاثُونَ سَنَةً hadîs-i şerîfinin ihbâr-ı gaybî nev‘inden târîhce musaddak beş lem‘a-i i‘câziyesi vardır.
Birincisi: Hulefâ-yı Râşidîn’in hilâfetleri ile Hazret-i Hasan radıyallâhü anhın altı aylık hilâfetinin müddeti otuz sene olacağını ihbârdır. Aynen çıkmış.
İkincisi: Otuz senelik halîfeleri olan Hazret-i EbûBekir radıyallâhü anh, Hazret-i Ömer radıyallâhü anh, Hazret-i Osmân radıyallâhü anh ve Hazret-i Alî radıyallâhü anhın ebcedî ve cifrî hesabları bin üç yüz yirmi altı eder ki, o târihten sonra şerâit-i hilâfet daha takarrür etmedi. Hilâfet-i Aliye-i Osmâniye bitti.
Üçüncüsü: ثَلَاثُونَ kelimesi, cifir hesabıyla bin seksen yedi eder ki, târîhce hilâfet-i Abbâsiyenin inkırâzıyla hilâfet-i Osmâniyenin takarrürüne kadar olan zamandan fetret zamanı tayyedilse bin seksen küsûr kalır. Eğer nâkıs hilâfetler sayılsa, ثَلَاثُونَ سَنَةً deki سَنَةً lafzı ilâve olur. O hâlde bin iki yüz iki
SAYFA 403
eder ki, Rumûzât-ı Semâniye-i Kur’âniye Risâleleri’nde, hem اِنَّا فَتَحْنَالَكَ hem Fâtiha, hem Sûre-i Nasr, hem Sûre-i Alak gibi çok yerlerde aynen hilâfetle beraber devlet-i İslâmiyenin hem terakkî, hem gālibiyet devresi olan bin iki yüz iki târîhini gösterir. Hem nâkıs hilâfetle beraber bütün müddet-i hilâfet-i İslâmiye bin iki yüz iki eder ki, tam tamına tevâfukla haber verir. Ve اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتٖی فَلَهُمْ یَوْمٌ yani bin sene وَاِلَّا فَنِصْفُ یَوْمٍ yani beş yüz sene hadîsinin mu‘cizâne ihbâr-ı gaybîsini îzâh eder. Yani bu hadîs kıyâmetten değil, belki gālibâne hâkimiyet-i İslâmiyeden haber verir. On Sekizinci Lem‘a’da ve başka yerde bu hadîsin üç lem‘a-i i‘câziyesini beyân ettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
Dördüncüsü: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖی ilâ-âhirihî; şeddeli اِنَّ yüzbir , اَلْخِلَافَةَ bin yüz kırk bir , بَعْدٖی seksen altı eder. Yekûnü, Arabîce bin üç yüz yirmi sekizolur ve Rûmîce bin üç yüz yirmi altıdırki , Hulefâ-yı Râşidîn’in isimlerinin ikinci vecihte gösterdiği aynı târîhe ve hürriyetin üçüncü senesindeki inkıtâ‘-i hilâfetin târîhine tam tamına tevâfuku, elbette o lisânü’l-gayb olan Zât’ın asm lisânında tesâdüf olamaz. Belki onu da görmüş, ona da işâret etmiş.
Beşincisi: اِنَّ الْخِلَافَةَ şeddeli nûn bir nûn sayılsa, bin yüz doksan iki eder ki, aynen ثَلَاثُونَ سَنَةً cümlesinin gösterdiği gibi, bin iki yüz iki târîhine on farkla tam tevâfuk ederek, tam ve nâkıs bütün müddet-i hilâfeti göstermesi;
SAYFA 404
ve yalnız خِلَافَةَ kelimesi bin yüz on bir edip tam hilâfetin müddetine tam tevâfukla beraber, o müddete işâret eder.
ثَلَاثُونَ: kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksen yedi adedine yirmi dört gibi cüz’î bir farkla muvâfakat etmesi, elbette ve her hâlde o Muhbir-i Gaybî’nin asm bir işâret-i gaybiyesidir. Ve bir nevi‘ mu‘cizât-ı gaybiyesinin bir lem‘asıdır. İşte bu kısacık hadîsin câmiiyetine sâir cevâmiü’l-kelim olan hadîsler kıyâs edilsin.
[سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ]
Saîdü’n-Nûrsî
[ 489 ]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Size hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcerâ-yı hayâtımı, düşmanlarımın şenî‘, hem bin ihtimâlden bir tek ihtimâl ile, hiç bir şeytan, hiç bir kimseyi kandıramadığı bir iftirâlarını ve nûra karşı isti‘mâl edilecek hiç bir silâhları kalmadığını beyân etmeye bir münâsebet geldi. Şöyle ki:
Târîh-i hayâtımı bilenlere ma‘lûmdur: Elli beş sene evvel, ben yirmi yaşlarında iken,
SAYFA 405
Bitlis’te merhûm Vâlî Ömer Paşa hânesinde, iki sene onun ısrârıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben üç büyükleri, iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrîk edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hatta bir âlim misâfir yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes ve ben de, bu hâle hayret ederdik. Bana soruyordular: Neden bakmıyorsun? Derdim: İlmin izzetini muhâfaza etmek, beni baktırmıyor.
Hem kırk sene evvel, İstanbul’da, Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsûsunda, köprüden tâ Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında, binler açıksaçık, Rûm ve Ermenî ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhûm meb‘ûs Mollâ Seyyid Tâhâ ve meb‘ûs Hâcı İlyâs ile beraber bir kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki Mollâ Tâhâ ve Hâcı İlyâs beni tecrübeye karar verdiklerini ve nöbetle beni tarassud ettiklerini, bir sâat seyâhat sonunda i‘tirâf ettiler ve dediler: Senin bu hâline hayret ettik, hiç bakmadın. Dedim: Lüzûmsuz, geçici, günâhlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.
Hem bütün târîh-i hayâtımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benimle arkadaşlık edenler bilirler.
SAYFA 406
Hem nûrların ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merâkını terkettiğimi; ve i‘dâm gibi ehl-i garazın bütün tehdîdlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi sene işkenceli esâretimde iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat‘î göründü.
İşte yetmiş beş sene devam eden bu düstûr-u hayatım varken, Risâle-i Nûr’un fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hayâline gelmeyen bir iftirâyı, resmî makamı işgāl eden bir adam yaptı. Ve demiş: Gecede tablalarla baklavalar ve fâhişeler ve nâmussuz bir kısım gençler yanına gidiyorlar. Hâlbuki benim kapım gecede hem dışarıdan, hem içeriden kilitli, hem sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben işâ namazından sonra, tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim. İşte böyle bir iftirâya bir sefîh, ahmak insan eşek olsa, sonra şeytan olsa, buna ihtimâl vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti, buradan başka yere cehennem olup gitti. Onun resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nûrcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile, bu yeni hâdiseyi vesîle edip şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat hıfz ve himâyet ve inâyet-i İlâhiye, o plânı da hârika bir tarzda akîm bıraktı. Bu beyânla ben nefsimi tebrie etmiyorum, belki kudsî
SAYFA 407
hizmet-i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş ve o hizmetteki ma‘nevî zevk ona kâfî geliyor, demek istiyorum ve Nûrcuların ihtiyât ve dikkate ihtiyâçlarını beyân ediyorum.
Sâniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir husûsî kâtibimi size gönderiyorum. Kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım, gücenmeyiniz.
Sâlisen: Eflâni taraflarında Hâtib Mehmed Tevfîk’e selâm ediyorum, ma‘nîdâr rüyası mübârektir.
Râbian: Bu dakîkada Kastamonu Husrev’i Mehmed Feyzî’nin tebrîk ve nûr fütûhâtının müjdelerini hâvî parlak, güzel mektûbunu aldım ve o kıymetli kardeşimiz başta olarak Hilmî, Emîn, Beşkardeşler, Ulviyeler, Zehrâlar, Lütfiyeler, Aliyeler gibi Nûrcu hemşîrelerimizin hem leyâlî-i aşerelerini, hem bayramlarını rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Hem Hulûsî’nin, hem Feyzî’nin mektûblarını leffen gönderiyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Üstâdımıza ne derece garazkârâne ve asılsız iftirâlarla, hiç kimse inanmayacak ithâmlarla, onun haysiyetini kırmak için resmî lisânla yaptıkları yalanlarına bir acîb numûnesi, dört sene evvel Üstâdımızın yazdığı ve size de bir sûretini gönderdiği mektûbun bu parçası o numûneyi gösteriyor. Ve o eşedd-i zulmün bu def‘a tekerrürü için tekrârsız gönderildi.
Hizmetinizde bulunan Halîl, Sungur
SAYFA 408
[490]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ تَكْبٖیرَاتِ الْحُجَّاجِ فٖی عَرَفَاتٍ اٰمٖینَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Nûrun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şâkirdi, çokların nâmına benden sordu ki: Nûrun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin hâlde onlar ısrâr ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakîkat ve kat‘î bir huccet var. ve sen de bir hikmet ve hakîkata binâen onlara muvâfakat etmiyorsun. Bu ise bir tezâddır, her hâlde hallini istiyoruz.
Ben de bu zâtın temsîl ettiği çok sâillere cevâben derim ki: O hâs Nûrcuların ellerinde bir hakîkat var. Fakat iki cihette bir ta‘bîr ve te’vîl lâzım:
Birincisi: Çok def‘a mektûblarımda işâret ettiğim gibi, Mehdî-i Âl-i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatinin şahs-ı ma‘nevîsinin üç vazîfesi var. Eğer çabuk kıyâmet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazîfeleri onun cem‘iyeti ve seyyidler cemâati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazîfesi olacak:
SAYFA 409
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutu ile ve maddiyyûn ve tabîiyyûn tâûnu beşer içine intişâr etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmânı kurtarmaktır. Ehl-i îmânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazîfe hem dünyayı, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tetkîkāt ile meşgūliyeti iktizâ ettiğinden, Hazret-i Mehdî’nin o vazîfesini bizzât kendisi görmeye vakit ve hâl müsâade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye asm cihetindeki saltanatı, onun ile iştigāle vakit bırakmıyor. Her hâlde o vazîfeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tetkîkātı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazîfeyi tam yapmış olacak. Bu vazîfenin istinâd ettiği kuvvet ve ma‘nevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sâhib olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, ma‘nen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılır.
İkinci Vazîfesi: Hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ünvânı ile şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmektir. Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinâd edip beşeriyeti maddî ve ma‘nevî tehlikelerden ve gazab-ı İlâhî’den kurtarmaktır. Bu vazîfenin nokta-i istinâdı ve hâdimleri, milyonlarla efrâdı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü Vazîfesi: İnkılâbât-ı zamâniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şerîat-i Muhammediye’nin asm kanunları bir derece ta‘tîle uğramasıyla, o zât bütün ehl-i îmânın
SAYFA 410
ma‘nevî yardımlarıyla ve ittihâd-ı İslâmın muâvenetiyle ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa Âl-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedâkâr seyyidlerin iltihâklarıyla o vazîfe-i uzmâyı yapmaya çalışır.
Şimdi hakîkat-i hâl böyle olduğu hâlde, en birinci vazîfesi ve en ehemmiyetlisi ve en yüksek mesleği olan îmânı kurtarmak ve îmânı tahkîkî bir sûrette umûma ders vermek, hatta avâmın da îmânını tahkîkî yapmak vazîfesi ise, ma‘nen ve hakîkaten hidâyet edici, irşâd edici ma‘nâsının tam sarâhatını ifade ettiği için, nûr şâkirdleri bu vazîfeyi tamamıyla Risâle-i Nûr’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazîfeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini haklı olarak bir nevi‘ Mehdî telakkî ediyorlar. O şahs-ı ma‘nevînin de bir mümessili, nûr şâkirdlerinin tesânüdünden gelen bir şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîde bir nevi‘ mümessili olan bîçâre tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibâs ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes’ûl değiller. Çünkü ziyâde hüsn-ü zan, eskiden beri cereyân ediyor ve i‘tirâz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyâde hüsn-ü zanlarını bir nevi‘ duâ ve bir temennî ve nûr talebelerinin kemâl-i i‘tikādlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hatta eski evliyânın bir kısmı, kerâmet-i gaybiyelerinde Risâle-i Nûr’u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi
SAYFA 411
olduğu diye keşifleri, bu tahkîkāt ile te’vîli anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibâs var, te’vîl lâzımdır:
Birincisi: Âhirdeki iki vazîfe, gerçi hakîkat noktasında birinci vazîfe derecesinde değiller, fakat hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve ittihâd-ı İslâm ordularıyla zemîn yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkesde, husûsen avâmda, husûsen ehl-i siyâsette, husûsen bu asrın efkârında o birinci vazîfeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazîfe hâtıra geliyor. Siyâset ma‘nâsını ihsâs eder, belki de bir hodfurûşluk ma‘nâsını hâtıra getirir, Belki bir şân ve şeref ve makāmperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok sâfdil ve makāmperest zâtlar, Mehdî olacağım diye da‘vâ ederler. Gerçi her asırda hidâyet edici bir nevi‘ Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazîfelerden birisini bir cihette yapması i‘tibâriyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvânını almamışlar.
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukūfu, bazı şâkirdlerin bu i‘tikādlarına göre, bana karşı demişler ki: Eğer Mehdîlik da‘vâ etse, bütün şâkirdleri kabûl edecekler. Ben de onlara demiştim: Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi ma‘nen ben Hazret-i Alî’nin ra bir veled-i ma‘nevîsi hükmünde ondan hakîkat dersini aldım.
SAYFA 412
ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir ma‘nâda hakîkî nûr şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı ma‘nevî zamanı olmasından ve nûrun mesleğinde hiç bir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlâsa tam muhâlif olmasından, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamâta gözümü dikmem ve nûrdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbûr biliyorum dedim. O ehl-i vukūf sustu.
İşte kardeşim senin suâline kısa cevap Bu ta‘bîrâttaki kusurlarıma bakılmasın, pek acele ve ânî olarak bu cevâbı yazdım. Siz ıslâh edebilirsiniz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[491]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Umûm Nûrcuların mübârek bayramlarını ve haccü’l-ekberde bulunan nûr şâkirdleriyle ve hacdaki nûr tarafdârlarının bayramlarını tebrîk içinde ve çok
SAYFA 413
zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistân, Arabistân gibi Âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet-i İslâmiye ve Arabistân’da dört beş hükûmet bir cemâhîr-i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrîk ile, bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen: İstanbul’da, Re’fet Bey’in ve Mustafâ Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra Dârü’l-Fünûn’a inkılâb eden Harbiye Nezâreti ve Bâb-ı Seraskerî, o muazzam binânın alnında اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبٖینًا وَیَنْصُرَكَ اللّٰهِ نَصْرًا عَزٖیزًا hatt-ı Kur’ânî ile o ma‘nîdâr Kur’ân âyeti yazılmışken, sonradan mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nûrları gizlemişlerdi.
Şimdi yeniden hatt-ı Kur’ânîye bir numûne-i müsâade ve Risâle-i Nûr’un ta'kib ettiği maksadına bir vesîle ve üniversite ileride bir nûr medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nûrcularından Ahmedlerin meşhûr âlim ve akılca on dokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismarck’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismarck eserinde diyor ki: Kur’ân’ı her cihetle tetkîk ettim, her kelimesi’nde büyük bir hikmet gördüm. Bunun mislî ve beşeriyeti idare
SAYFA 414
edecek hiç bir eser yoktur ve gelemez. Ve Peygambere hitâben der: Ya Muhammed asm Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet, senin gibi mümtâz bir kudreti bir def‘a görmüş, ba‘demâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzûrunda kemâl-i hürmetle eğilirim. Bismarck diye imzasını atmış. Hâşiye Ve o fıkrasında tahrîf ve nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyâde tenkîs ettiği için, o cümleler yazılmamalı. ben de işâret ettim.
O zât on dokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyâsetin ve ictimâiyât-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması. hem Âlem-i İslâm istiklâliyetini bir derece elde etmesi. ve ecnebî hükûmetlerin hakāik-i Kur’âniyeyi araması ve garb ve şimâl-i garbîde Kur’ân lehinde büyük bir cereyân bulunması. hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Carlyle dahi aynen Bismarck gibi demiş: Başka kitablar, hiç bir cihette Kur’ân’a yetişemez. Hakîkî söz odur, onu dinlemeliyiz diye kat‘î karar vermesi. Hâşiye ve nûrların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismarck’lar ve Mister Carlyle’lar çıkacaklar ve emâreleri de
SAYFA 415
var diye Nûrculara bir bayram hediyesi olarak takdîm ediyoruz ve Bismarck’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz. Umûma selâm.
Sâlisen: İnebolu kahramanlarından berber Alî Osmân’ın ma‘sûm mahdûmunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi. Üç mühim nûr merkezinde üç berber, tam birbirine benzer bir tarzda nûra büyük hizmetleri, hem her birisi çocuklarıyla nûra çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhân, berber Hıfzı, berber Alî Osmân nûrun birer kıymetli kahramanıdır. Allâh onları çoluk çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes‘ûd etsin, Âmîn.
Râbian: Başta Barla Medresesi’nde nûrun baş kâtibi Hâfız Tevfîk’in Senirkent’te yazdığı mektûbunda isimleri bulunan o kardeşlerimize çok selâm ve bayramlarını tebrîk ediyorum. Ve Barla’da bir hâlis kardeşimiz, Hâfız Hâlid’in vefâtını haber vermekle beni ziyâde mahzûn eyledi. Benim tarafımdan hem onun akrabasını ve hem Barla ahâlisini ta‘ziye ettiğimi ve Barla’daki nûr şâkirdlerine başınız sağ olsun, hem ta‘ziye, hem bayram tebrîğimi teblîğ ediniz.
Hem İstanbul ve Eflâni köylerinde Hatîb Mehmed Tevfîk’in oğullarıyla beraber nûrlara şâkird olmaları, mektûbundan gördüm. Bârekallâh, Allâh muvaffak etsin dedim. Rü’yâsı da ma‘nîdârdır, hayırdır. Eflâni kahramanlarının bayramını da o münâsebetle tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî