EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

286

(450)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakîkate, pek kısaca işâret edeceğiz. Şöyle ki: Nev‘-i beşerin, bu son harb-i umûmî’de eşedd-i zulmü ve istibdâdı ile ve merhametsiz tahrîbâtı ile. ve bir düşmanın yüzünden yüzer ma‘sûmu perişan etmesiyle. ve mağlûbların dehşetli me’yûsiyetleriyle. ve gāliblerin dehşetli telâşlarıyla. ve hâkimiyetlerini muhâfaza etmekten ve büyük tahrîbâtlarını ta‘mîr edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla. hem dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umûma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti‘dâdâtın ve mâhiyet-i insâniyenin umûmî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla. ve ebed-perest hissiyât-ı bâkîye ve fıtrî aşk-ı insânînin heyecan içinde uyanmasıyla. ve gaflet ve dalâletin ve en sert sağır olan tabiatın Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla. ve gaflet ve dalâletin en boğucu ve aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyâsetin rûy-u zemînde pek çirkin ve pek gaddârâne hakîkî sûreti görünmesiyle, elbette ve elbette hiç şüphe yok ki, şimâlde ve garbda ve Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev‘-i beşer,

287

ma‘şûk-u mecâzîsi olan hayât-ı dünyeviyeyi böyle çirkin ve geçici olduğunu görmesiyle, fıtraten beşerin hakîkî sevdiği ve aradığı hayât-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacaktır.

Ve elbette ve hiç şüphe yok ki, bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şâkirdi bulunan. ve her hükmüne ve da‘vâsına milyonlar ehl-i hakîkat tasdîk ile imza basan. ve her dakîkada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren. ve hiç bir kitabda emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde verip beşerin yaralarını tedâvi eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın şiddetli ve kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler def‘a da‘vâ ettiği ve haber verdiği sarsılmaz kat‘î delîllerle ve şüphe getirmez hadsiz huccetlerle hayât-ı bâkiyeyi kat‘iyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev‘-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse. ve maddî ve ma‘nevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa. İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve dîn-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli cem‘iyeti gibi, rûy-u zemînin kıt‘aları ve hükûmetleri, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı arayacaklar. Ve hakîkatlerini anladıktan sonra bütün rûh u cânlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakîkat noktasında kat‘iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiç bir şey bu mu‘cize-i kübrânın yerini tutamaz.

288

Sâniyen: Mâdem Risâle-i Nûr, o mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini görmüş ve göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hatta hissiyâtı tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi yapıyor. Ve aleyhinde olan dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert ve kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesi’yle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Huccetleriyle gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i nûriye açmaları lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için, hem ilim, hem ma‘rifet, hem ibâdettir. Hâşiye Eski medreselerde beş on seneye mukābil,

289

İnşâallâh nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor.

Hem hükûmet ve millet ve vatana, hem hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlerine ve dellâlı bulunan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.

Sâlisen: Bu Ramazân-ı Şerîf’te, Kur’ân’ı zevk ve şevk ile okumaya benim çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalığın, maddî ve ma‘nevî sıkıntıların, yorgunluğun ve meşgalelerin te’sîriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazdığı mu‘cizâtlı cüz’ler. ve mu‘cizâtlı ve Hâfız Alî ve Tâhirî’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî’yi birbiri arkasından okumaya başladım. Öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunluklarımı hiçe indirdi. Hiç bir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir sûrette ders-i Kur’ânî’yi onlardan dinlerken bütün rûh u cânımla arzu ettim ve kasdettim ve azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî gibi, Mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı fotoğrafla tab‘edelim. İnşâallâh tab‘edeceğiz.

Râbian: Üç seneden beri Husrev’in mektûblarıma cevâben yazdığı mektûblar, husûsen benim yazdığım mektûblarımın hülâsasını tam tamına güzelce yazması, benim çok hoşuma

290

gidiyordu. Bütün o mektûblar muhâfaza edilsin dedim. Şimdi hâtırıma geldi ki, bütün o mektûbların, fakat benim mektûblarımın hülâsalarına âit kısmı bir risâle sûretinde cem' edip Lâhika’ya parlak bir zeyl yapılsın. İnşâallâh müsâid bir vakitte bunu yaptıracağız.

Hâmisen: Bu gece geçen Leyle-i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı, bütün rûh u cânımızla tebrîk edip, umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu mektûba vakit bulamadım ki, kendim bakayım. İmlâsında, kelimelerinde lüzûm varsa siz tashîh edersiniz. Üniversite talebesi olan Şevket’in Daday genç talebeleri nâmına yazdığı mektûbunu tashîhinizden geçtikten sonra Lâhika’ya girmek için leffen gönderiyoruz.

(451)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek Muhterem Üstâdım,

Risâle-i Nûr’u lezzetle okuyalıdan beri rûh ülkelerinin kapıları açıldı. Öyle bir âleme vardım ki, orada çiğ taneleri güneş kadar parlak ve ziyâsına hiç bir engel yok.

291

Hac yollarında bir kervâna önder gibi, şimdi siz Üstâdımız da mü’minlerin önünde, elinizde nûrlu meş‘ale ve sarsılmaz bir azim ve irâde ve hiç bir seddin engel teşkîl etmediği ve edemeyeceği kudretle îmân yollarını aydınlatınca, dîn-i İslâm’ın için için sızlayan yaralarına öyle bir ilaç sürüyorsunuz ki, fânîlik denilen mefkûre zihinlerden silinip, yerine bâkîlikleri, yani müebbed hayatı kudretle ve feyizli kaleminizle gösteriyorsunuz. İşte şimdi ben de Risâle-i Nûr deryasında bütün hevesimle yelken açıp o uçsuz ve sonsuzluklara doğru ilerliyor ve rûhumda hâsıl olan akisleri ağaran ufuklardaki îmânın müjde huzmelerini temâşâ ettikçe titriyor, titredikçe hızlanıyor, hızlandıkça o her bir damlası Kur’ân dan feyiz olarak ummân hâline gelen eserinizin nûrlu nûrlu sularında cismimi unutup garkolmak istiyorum.

Bu satırları şimdi elimden bıraktığım Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın zihnimde kamçıladığı hislere kapılarak yazıyorum. Şu anda tatlı bir bahar sabahına benzeyen hayrete şâyân bir ferahlık tekmîl-i rûhumu kaplarken Allâh’tan yüzbinlerce şükürler ediyorum ki, siz Üstâdıma ben âciz talebinizi kavuşturdu. Tabiatıyla bu vuslat, Risâle-i Nûr’u, feyizli çizgileri, muhtâç olduğum rûhî gıdayı tam ma‘nâsıyla bana vermesi ve şimdiye kadar hiç bir eserde rastlamadığım ve bundan sonra da rastlayacağıma

292

aslâ ümîd etmediğim parlak ve nûrlu yolunun câzibesi oldu. Hiç şüphesiz ki, şimdi olduğu gibi, bilhassa âtîde Risâle-i Nûr’un kıymeti altın yaldızla İslâm’ın sinelerine işlenecek. Ve rûhlardan çağlayanlar hâlinde akacaktır.

Müslümanlığın en karanlık bir gününde, şark ufuklarından bir güneş kadar ihtişâmla parlayıp ışıklarında gafletle kendinden geçenlere yol gösterdin. Rûhlarda dîn aşkının İlâhî meş‘alesini yaktın.

En ziyâde feryâdın, korkusuzluğun, îmânın şemsi ebediyete kadar İslâmlığın sînesinde iftihâr ve şerefle terennüm edileceksin.

Düşünürken hakka uzanan yolu ân be ân

Nûrdan kollarını uzattı Bedîüzzamân

Risâle-i Nûr hemen çekti beni kendine

Okumaya koyuldum içime sine sine

Titrerken rûhum yürüyorken izinde

Açıldı birden gözlerimin önünde

Ben ondan amansız bir alev aldım sönemem

Kim ne derse desin onun yolundan dönemem

293

Kur’ân’ın feyzini hissettim uzun uzun

Daha ilk basamağında Risâle-i Nûr’un

Atıldım içine nûruyla hislerimi ördüm

Hiç sönmeyen ışığı onun içinde gördüm

Mehtâbın suda aksi gibi nûrdan çizgiler

Fecrî kucaklayan meş‘aleler gibi serâser

Altın yaldızla yazılmalı onun hurûfu

Mü’minler buradan alıyor en parlak nûru

Zevkimi salıverdim bu bucaksız engine

Daldım Risâle-i Nûr’da dinin âhengine

Nice eserleri yanında hep kuru buldum

Onun meş‘alesiyle İlâhî nûru buldum

Rûhlara latîf şırıltılarla çağlayan o

Nûrla kalbleri fetheden Bedîüzzamân o

Bütün semâlar boşansa ırmaklar çağlasa

Çimenler üzerinde çiçekler el bağlasa

294

Alev dolu hicrânları eflâka saçsalar

Gülistânda ne kadar gül varsa açsalar

Asırları kapayıp asırları açsalar

Avuçlarından bütün bilgileri saçsalar

Toplansa etrafına bilginler sihirbâzlar

Kıymetli varlığını gene anlayamazlar

Ey sen ki bir misâlsin koca bir bahr-i ummâna

Ey sen ki dâim bir nûr-u latîfsin serâpâ

Kınalı saçlarında sanki baharın şemsi

Şefkatli gözlerinde bir hakîkat huzmesi

Parıldıyor bir ebrî gonca hünere bürünmüş

Son asırda en büyük Kur’ân’ın dellâlı Saîdü’n-Nûrsî

Karşımda şimdi senin hârika gibi nûrun

Elimde îmânın yolu Risâle-i Nûr’un

Dâimâ duânıza muhtâç âciz ve kusûrlu talebeniz Dadaylı Şevket

Kıymetli Üstâdımız, başda siz Üstâdımız bütün Risâle-i Nûr talebelerinin mübârek Ramazân-ı Şerîf’ini kutlar, elinizden hürmetle öperiz.

295

Biz Kastamonu’da genç nûr talebeleri, Mehmed Feyzî kardeşimizle her zaman, sık sık giderek görüşür ve bu husûsda onun sâdık ve kıymetli irşâdıyla ve her bakımından gerek lafız, gerek hareket siz Üstâdımız yolunda gitmesi sebebiyle, nice yeni yeni nûr şâkirdlerine Risâle-i Nûr’un nûrlu ilhâmlarını dağıtdığı gibi, biz de istediğimiz risâleleri okutturarak îmânımızı nûrlandırıyoruz. Hâşiye

Kastamonu ve Daday genç Risâle-i Nûr talebeleri nâmına Şevket

(452)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Sirâcü’n-Nûr’u merâk ediyorum. Hitâm bulmamış mı? Mütebâkîsi bize gönderilmedi. Demek İstanbul’a da daha gönderilmemiş. Hâcılar da gitmek üzeredirler.

Sâniyen: Medresetü’z-Zehrâ’nın demirbaş talebelerinden Kâtib Osmân ve Mehmed Nûrî’nin bayramda arabî tekbîrler alınması müjdesi ile ve Isparta havâlîsinde eskidenberi

296

perde altında mevcûd olan nûrun küçücük medreseleri daha ziyâde intişârına çalışmaları bizi çok sevindiriyor. İnşâallâh bir zaman Isparta da Câmi‘-i Kebîr gibi Anadolu câmia-i a‘zamında şeâir-i İslâmiye ve kelimât-ı mukaddese, Allâhu Ekber, Allâhu Ekberlerle kendilerini gösterecek. Ve o küçücük nûr medreseleri birer medrese-i ilm-i hakîkat birer dershâne-i Ma‘rifetullâh olup, mecmûunda birden Medresetü’z-Zehrâ’nın bir sûreti maddeten görünecek.

Sâlisen: Ankara’nın resmî emriyle Mehmed Dayı ve Hilmî’nin müsâdere olunan mahrem ve gayr-ı mahrem bütün risâlelerinin onlara iâde edilmesi gösteriyor ki, daha hükûmet ve siyâset Risâle-i Nûr’a ilişmez ve berâet ve serbestiyet veriyor. Makine mahsûlünün verilmesinin bir parça te’hîri ise, Risâle-i Nûr i‘tibâriyle değil, belki eski hurûfla basmak cihetinde hafîfçe bir bahânedir. Âyetü’l-Kübrâ, Hizb-i Nûriyeyi mâdem verdiler. Elbette onları iâde etmeye kanunen mecbûrdurlar. Şimdilik vermeseler de, resmî me’mûrlar onları gizli okumak için kader-i İlâhî belki müsâade eder. Biz de râzıyız.

Râbian: Nûrun santrali birinci Sabrî’nin ma‘nîdâr mektûbunun işâret olunan kısmını ve Emirdağ şâkirdlerinin yazdığı tebrîknâme mektûbunu Lâhika’ya geçmek için leffen takdîm ediyoruz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

297

Aynen Lâhika’ya girsin.

(453)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Muhterem, Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Âlem-i İslâm ve bilhassa nûr talebeleriniz için bir mahz-ı rahmet olan mübârek vücûd-u şerîfinizin sıhhat ve âfiyeti için Rabbü’l-âlemîn ve takaddes Hazretleri’ne her vakit niyâz eder mübârek dest-i şerîflerinizi öperiz.

298

İnşâallâh nûr şâkirdleri için çok büyük kazançları hazîne-i Rahmet-i İlâhiyeden bizlere getirmekle ehl-i îmânı cidden sürûrlara gark eden mübârek Ramazân-ı Şerîf’inizi ve içindeki seksen üç sene ibâdet mü’minlere bahş eden Leyle-i Kadr’inizi ve bunu müteâkib gelen bayram-ı mübârekenizi, başta siz sevgili Üstâdımız olmak üzere bütün mübârek nûr talebelerinin. ve bilhassa Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ ve Sirâcü’n-Nûr gibi her mü’minin şiddetli ihtiyacı bulunan nûrlu mecmûaları ehl-i îmâna yetişdirmekle Âlem-i İslâm’ı minnetdâr eden Medrese-i Nûriye kahramanlarının. Anadolu’nun eski ilim medresesi olmakla şimdi eski vaz‘iyetini tekrar almak için fedâkârâne genç mekteblilerle çok sür‘atli çalışan Konya muhterem şâkirdlerinin. ve ehl-i ilhâd ve inkâra karşı büyük zaferinizin hâmîsi bulunan Medrese-i Yûsufiye şâkirdlerinden kısa bir zamanda yazılarıyla kalbleri nûra teshîr ederek yirmi senelik hizmetini birden görerek dâr-ı bekāya Üstâdının bedeline giden ve nûr dâiresinin hakîkaten iftihâr edeceği şehîd merhûm Hasan Feyzî vârislerinin. ve küçük Isparta nâmını vermenize cidden elyak bulunan İnebolu Nûrcularının. ve siz sekiz sene orada kalmakla kadınları nûra çok hizmet eden ve takvâ cihetinde siz sevgili Üstâdımızı aynen taklîd etmekle o tarafdaki bir çok şâkirdlerin îmânlarının takviyelerine yardım eden Mehmed Feyzî gibi kardeşlerimizin vatanları bulunan Kastamonu ve civârı mübârek şâkirdlerinin. ve nûrun ilk te’lîf mevkii olmakla nûr talebelerinin acîb bir nazarla

299

baktığı Barla Nûrcularının. ve daha ismini söylemediğimiz bir çok yerlerdeki hâs Nûrcuların bayram-ı şerîflerini bütün rûh u cânımızla tebrîk eder ve hakîkat-i Leyle-i Kadri nûr şâkirdlerine kazandırmasını ve emsâl-i kesîresiyle cümleten müşerref etmesini Kadîr-i zü’l-Celâl, Rahîm-i zü’l-Kemâl Hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz ederiz.

Üstâdımız efendimiz, üç ay evvel nûrun bazı mühim parçalarını müsâdere etmekle bize edilen taarruz İnşâallâh akîm kaldı. Ve münâfıklar aksi ile muvaffak oldular. Çünkü onların gāyesi نُورٌ عَلٰی نُورٍ olan Risâle-i Nûr’un parlak fütûhâtına bir perde çekmek istiyorlardı. Fakat bu hücûm, nûrun dâiresini daha ziyâde genişletti. Bu fütûhâtı merhûm şâirimiz gibi şöyle ifade edebiliriz:

Sönsün diye üflense o derya gibi kaynar

Söndürmeye hem kimde aceb mecâl var?

Evet, mübârek Üstâdımız, Kur’ân’ın otuz üç âyâtıyla ve İmâm-ı Alî’nin Kerremallâhü Vechehü Kasîde-i Ercüzesi’nde 17 yerde ihbârâtıyla ve Gavs-ı a‘zam’ın Kaddesallâhüsırruhû yüksek iânâtıyla hak ve hakîkat olduğu kat‘î tahakkuk eden Risâle-i Nûr sönmez ve ile’l-ebed sönmeyecektir.

Üstâdımız, bayram-ı şerîfe tevâfuk eden nûrlarımızın bir kısmının iâdesi, Ramazân’ın mesrûriyetine ilâve olmuş, bu perişan ve müşevveş kalblerimizi handân eylemiştir. Ey Kur’ân’la el ele vererek ve onu kendisine üstâd ve mürşid edinerek, bütün ömrünü ehl-i îmânın saâdet ve selâmeti için sarfeden ve hatta onların cennete girmesi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç