
SAYFA 134
can ve canlar hakkı için, kapına gelip yalvaran bu kusûrlu biz kullarına rahmet edip kusurlarımızı affeyle Bizleri Habîb’in asm ve Risâle-i Nûr hürmetine ıslâh eyle Âmîn âmîn âmîn.
Duâlarınıza çok muhtâç talebeniz Mustafâ ve Ziyâ
[393]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu baharın maddî, ma‘nevî fırtınalarının içinde bu derece nûrun neşrine hizmet ve Husrev’in rahatsızlığıyla beraber yine az-çok çalışması ve Re’fet’in başka bir sâhada Zülfikār’ın neşrinde fa‘âliyeti ve dört elmas kalemlerin makineye sermaye yetiştirmesi büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk sizleri muvaffak eylesin. Âmîn.
Sâniyen: Fa‘âl ve fikrî isâbetli kardeşimiz Re’fet Bey’in bir kısım yeni mektûbların makine ile neşri güzeldir. Fakat şimdilik makinenin vazîfesi çok ehemmiyetlidir. Başka işler, o ehemmiyetli vazîfeye zarar vermemek için şimdilik onunla olmasın. Kahraman Tâhirî’nin gönderdiği kısa münâcât, sıhhatlidir. Fakat yalnız baştaki kısmın tercümesi var. Şimdi tam tercüme etmeye hâlim müsâade etmiyor. Aynen yazılsın.
SAYFA 135
Bu kısacık münâcât gösteriyor ki, enâniyet-i nefsiye ve hissiyât-ı hayâtiye, Risâle-i Nûr’un te’lîfi zamanında hükmetmemişler, nûrların ihlâs ve sâfiyetini bulandırmamışlar. Eski harb-i umûmî’de dâimâ şehîd olmaya muntazır olduğumdan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri tam, hâlis yazıldığı gibi, bu münâcâttaki tam râbıta-i mevtin kuvvetli tezâhürü dahi nûrların sâfî ve hâlis bir mâhiyet almasına vesîle olmuş. İnşâallâh hissiyât-ı nefsâniye karışmamış.
Sâlisen: Medrese-i Nûriye kahramanlarından ve Mehmedlerin ve Ahmedlerin vârislerinden marangoz Ahmed’in tafsîlâtlı ve samîmî mektûbu, Medrese-i Nûriyenin bütün halkı birden şâkird olmaları ve âhirzamanda gelecek büyük zâtın elinde ma‘nevî bir kılıcı Zülfikār risâlesi olacağını ve Medresetü’z-Zehrâ sâir vilâyetlere imam ve Üstâd hükmüne geçeceğini, diye Medrese-i Nûriyenin umûm talebeleri nâmına müjde vermesi, İnşâallâh hakîkati çıkacak. Ve o beklenilen zâtın, gelmesi ile görülecek. O mektûbu ta‘dîl ve ihtisâr ettikten sonra Lâhika’ya geçirebilirsiniz.
Râbian: Kahraman Süleymân Rüşdü geldi. kısaca görüştük. Umûmunuzun bedeline gördük ve bizim bedelimize de sizi ziyâret edip görüşecek. Zâten her vakit kendimi hayâlen sizin yanınızda buluyorum, ayrılmamışız. İnşâallâh ayrılmayacağız da.
Umûmunuza binler selâm ve duâlar ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 136
[394]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek çok Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, ellerinden ve eteklerinden öperiz.
Bizler boğucu ve öldürücü zehirlerin te’sîri altında çalışırken, bu nûra dayanamayan münâfıklar hükûmeti kuşkulandırıp siz Üstâdımızı ve kardeşlerimizi Denizli hapsine koymuşlardı. Bizim gibi gizli Risâle-i Nûr’a kusûrlu talebeler dışarıda kaldığımıza çok müteessir olduk.
Mâdem dışta kaldık, hiç olmaz ise biz de arkadaşlarımızın ihtiyâcını te’mîn edelim diye arkalarını ta’kip edip Denizli hapishânesinin etrafında pervâne gibi dönüyorduk. Hatta o zamanda münâfıklar arkadaşlarımızı çok tehlikede gördükleri hâlde, bizleri de korkutmak isterlerdi. Bizlere Risâle-i Nûr’un verdiği kuvvetli îmân ile hiç korku gelmezdi. Hatta birgün hapishâne müdürü bize dedi: Sizden usandım. Yine mi geldiniz? Sizi de içeri koyduracağım, dedi. Bizler de dedik: Biz zâten hapse girmek istiyoruz. Bizim için iyidir dedik. Öfkelendi. Yâhû bunlar her şeyi gözlerine almışlar. Bunlar nasıl adamlar diyerek defoldu gitti. Bizde arkasından güldük.
SAYFA 137
Şimdi ise, ey evhâma düşen ve âleme korku veren hocalar, bakınız. Bizler, sizce en tehlikeli gördüğünüz zamanlarda bile Risâle-i Nûr’un intişârına koştuk. Cenâb-ı Hakk dâimâ koştursun Âmîn.
Sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri bizim gibi ümmî, hiç bir şey bilmeyen talebeler ile yirmi seneden beri Risâle-i Nûr’un intişârında çok sıkıntılar çekmiş ve çekiyor. Hâlbuki bu vazîfe siz hocaların idi. Fakat sizler bu nûru bırakıp bid‘alara gittiğiniz için Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Üstâdımız Risâle-i Nûr vazîfelerinin bir ucunu bizlere veriyor. Bizler de gücümüz yettiği kadar çalışıyoruz. Bu bizlere yeter. Cenâb-ı Hakk bizleri Risâle-i Nûr vazîfesinde dâimâ çalıştırsın Âmîn.
Şimdi ise ey Risâle-i Nûr’dan ürkenler Risâle-i Nûr’un her eczâları meydandadır. Hiç korkacak bir şey yoktur. Hükûmet hepsini tedkîk etmiştir. Risâle-i Nûr’un hedefi âhirete bakıyor, siyâset ile alâkası yoktur, diye rapor vermişlerdir. Hâlbuki Risâle-i Nûr, dünyada ve âhirette ehl-i îmânı saâdete çıkaracağına biz Isparta talebeleri bütün îmânımızın kuvvetiyle şâhidiz.
On beş seneden beri kerâmetlerini gözümüz ile görüyoruz. İşte büyük bir kerâmet daha gösterdi. O kerâmet de şudur: Bir zaman sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri Denizli’yi nûrlandırmak için Risâle-i Nûr istemişti. İstemiş olduğu Risâleleri götürmüştüm. O zaman Üstâdımız bana ders vermişti. Kardeşim, öyle görüyorum ki,
SAYFA 138
her taraf Isparta’ya bağlıdır. Isparta her tarafa imam olmuştur, dedi. Ben de bakıyordum, acaba nasıl imam olacak? Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, şimdi imam olduğunu görüyoruz. Şimdi ise Isparta’ya Üstâdımız olan Bedîüzzamân hazretleri büyük bir nûr fabrikası yapmış ki, o fabrikadan dünyanın her tarafına nûrdan teller uzatıyor. O nûrdan teller gittikçe parlıyor. Bazı münâfıkların gözlerini kamaştırıyor, bu nûra dayanamıyorlar. O nûrdan telleri koparmak istiyorlar. Fakat o fabrika sâhibi de o muzır münâfıklara karşı o nûr fabrikasında bir nûrdan Zülfikār’ı yaptı ki, o nûrdan telleri koparmak için uzanan elleri ve dilleri kesiyor. Kimin haddi var ki, bir daha ellerini o nûrlara uzatsın.
Ey insanlar Aklınızı başınıza alınız Risâle-i Nûr’u elde ediniz. İşte Allâhü a‘lem âhirzamanda gelecek olan Mehdî, münâfıkları kılıçtan geçirecek diye gelen rivâyetin zamanı gelmesi yakındır. İnşâallâh o da Risâle-i Nûr’un gāyet parlak Zülfikārı’dır. Şimdi ise İnşâallâh o nûr fabrikasından Asâ-yı Mûsâ da çıkıyor.
Ey Risâle-i Nûr’dan gözünü kapayan insanlar: Her kim Asâ-yı Mûsâ ile îmân ederse, onun alnında هٰذَا مُؤْمِنْ yazılmış demektir. Eğer bile bile Risâle-i Nûr’a muârız ise, alnında هٰذَا ظَالِمْ yazılmış demektir. Risâle-i Nûr meydandadır. Kim ne isterse okusun. Ey bedbahtlar Eğer biz Isparta talebelerinin ellerinden gelse, Risâle-i Nûr’u
SAYFA 139
bazı bedbahtların maddî de gözlerine sokmak için ibrîz ile yani altın ile yazacaklar İnşâallâh bir gün onu da yazarlar. Cenâb-ı Hakk yazdırsın. Âmîn. Cenâb-ı Hakk bizleri dâimâ Risâle-i Nûr hizmetinde çalıştırsın. Âmîn âmîn âmîn.
Sava talebeleri nâmına Aczli kusûrlu talebeniz Marangoz Ahmed
[395]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim:
Evvelâ: Elifler kerâmetini gösteren Yirmi Dokuzuncu Söz ki, iki makamdır. İkinci Makamı, Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olan arabî ve İmâm-ı Alî’nin radiyallâhü anh bir cihette Âyetü’l-Kübrâ nâmını verdiği kıymetli bir Lem‘a’dır. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Makamı iken, müstakil risâle olmuş. Yirmi Dokuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı’nın Üçüncü Esas’ının Birinci Mes’elesi’nin âhirinde diyor ki: Şu sözün ikinci makamının dördüncü اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde İlâ-âhir. Demek Yirmi Dokuzuncu Söz’ün te’lîf zamanında o risâle bunun ikinci makamı olacaktı. Sonra arabî ve ehemmiyetli olduğundan Yirmi Dokuzuncu Lem‘a olmuş.
SAYFA 140
Ben bu def‘a elif kerâmeti bulunmayan bir nüshayı tashîh ederken gördüm ki, bu söz hakîkaten Onuncu Söz’ün büyük kardeşidir. Gāyet kuvvetli ve metîn ve geniş hakîkatleri ihtivâ ediyor. Bu sözü pek kıymetdâr gördüm. Şimdi tenkît nazarıyla baktım, hiç bir yerini cerhedemedim. Yalnız Eski Saîd’in gāyet ince ve derin ve muhtasar fikirleri bu sözün esâslarında bulunduğundan, Yeni Saîd’in vuzûhlu ifâdesini müşkilleştirmiş. Hem eliflerin tevâfukātı nazar-ı dikkati kendine celbettiği için, ben de çok kardeşlerim gibi hakîkatlerine çok dikkat etmemiştim.
Sâniyen: Konyalı Sabrî’nin nûrlar hakkında fevkalâde fa‘âliyeti. ve son müfessir Hoca Vehbî Efendi'nin himmeti ve Abdüllatîf ve Hatîb Mahmûd ve Fethullûh, Recep, Zîver, Hasan, Rıf‘at, Nebî gibi kardeşlerimizin gayreti; ve Konya hocalarının müstesnâ bir sûrette nûrları takdîr etmeleri, nûr dâiresi hakkında büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Kardeşimiz Sabrî’nin sâdık bir rüyada, Zülfikār onu uçurumdan kurtarması ve elinde tutması işâret ediyor ki, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ bu zamanın uçurumlarından şâkirdlerini kurtaracaklar İnşâallâh.
Sâlisen: Kahraman Nazîf’in Zülfikār’ın tekmîlinden evvel yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı çıkarması ve eski hurûf bilmeyen muhtâç ve müştâklara yetiştirmesine ciddî
SAYFA 141
çalışması, hem o havâlîye karşı endişelerimi izâle etti, hem bizi çok memnûn eyledi. Bu def‘a numûne olarak gönderdiği yirmi iki sahîfenin her sahîfesini dinledim. Yalnız on ikinci sahîfenin ikinci satırında serveti kuvveti yerinde, sehven bir lâm ziyâde edip servetli kuvvetli yazmış. O da zararı yok.
On dördüncü sahîfenin 15 ve 17. satırlarında muallim yerinde, sehven müellim yazılmış. 24. sahîfenin yirmi sekizinci satırında yüzer hikmetler yerinde, sehven güzel hikmetler yazılmış. Yirmi altıncı sahîfenin yirmi beşinci satırında zemînin yüz bin milyarlar yerinde, sehven zemîn yüzünün milyarlar yazılmış. Yirmi yedinci sahîfenin dokuzuncu satırında yeni hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yazılmış, doğrudur. Üzerine eski hurûfla هُوَ الظَّاهِرُ yerinde هُوَ الْاٰخِرُ yazılmış, sehivdir. Kahraman ve dikkatli Nazîf ve yardımcılarına binler بارك اللّە ve وَفَّقَكُمُ اللّهْ deriz. Asâ-yı Mûsâ yeni hurâfla tamam olduğu dakîkada, cildleyip yirmi nüshası İstanbul vâsıtasıyla gönderilsin.
Râbian: Kastamonu’nun gāyet hâlis ve ciddî ve sebâtkâr Nûrcu hemşîrelerimizden gāyet şefkatkârâne ve fedâkârâne mektûblarını aldım. Hanımlar tâifesinde çok Âsiyeler çıkacağına bize kanâat verdi.
SAYFA 142
Hâmisen: Nûrların birinci medresesi olan ve ben rûhen çok alâkadâr olduğum Barla’nın ehemmiyetli genç şâkirdlerinden, aynen Denizli’den bana gelen Ahmed, Mehmed gibi bir Ahmed ve bir Mehmed buraya geldiler ki, o eski zamanda en ziyâde alâkadâr olduğum ve bana sekiz sene sadâkatle hizmet eden Muhâcir Hâfız Ahmed ve Mustafâ Çavuş hesabına, merhûm Mustafâ Çavuş’un mahdûmu Ahmed, merhûm pederi hesabına. ve Berber Mehmed ise, kayınpederi merhûm Muhâcir Hâfız Ahmed bedeline ve Barla’daki nûr şâkirdleri nâmına yanıma geldiler. Hakîkaten ben Barla’ya ve o zamana gitmiş kadar sevindim. Mâşâallâh Barla birinci Medrese-i Nûriye olduğunu hissetmeye başlamış. Ciddî bir intibâh, bir alâkadârlık gösteriliyor. Hatta eskiden Onuncu Söz’ü tab‘eden Hacı Bekir, benim orada oturduğum odayı, her bir masrafını deruhde edip, satmaktan men‘etmiş. Nûr şâkirdlerinin bir misâfirhânesi hükmünde muhâfaza edilmesini Barla’ya haber göndermiş.
Nûr santrali kardeşimiz Hoca Sabrî’nin, eskiden beri onun gibi Nûrcu refîkasının ve mübârek mahdûmu Nûreddîn’in küçük mektûblarını aldım. Cenâb-ı Hakk, onlara sıhhat ve âfiyet ve saâdet ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize çok selâm ve duâ ve duâlarını ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 143
[396]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hadsiz şükür olsun ki, Asâ-yı Mûsâ’nın çıkmasına mânialar sed çekemediler. Hakîkaten Medresetü’z-Zehrâ’nın Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’dan beşer yüz tane meyve vermesiyle, istikbâlin ve Âlem-i İslâm’ın tebrîklerini ve rûhânîlerin alkışlamasını kazanıyor ve kazanacak. Hem o mahsûlün her bir nüshası, şimdiye kadar el ile yazılan ve çok tashîhlere muhtâç nüshalara birer sağlam me’haz ve benim bedelime tam tashîhe medâr olurlar. Bu cihette ben çok memnûnum, minnetdârım. Çünkü çok acîb yanlışlar nüshalarda bulunuyor. Şimdi tashîh noktasında beş yüz Saîd hükmüne geçtiler.
Sâniyen: Hulûsî-i Sânî, nûr santrali Sabrî’nin eskiden beri nûr cihetinde bir arkadaşı Kuzca Hatîbi Hüseyin Hoca’nın mektûbunda, Sabrî kardeşimizle yanıma gelmek arzusu var. Hem yağmursuzluktan şekvâsı var. Ben o kardeşlerimizin bu arzularını bilfiil gelmiş gibi kabûl ediyorum. Ben onlardan ziyâde görüşmek isterim. Fakat makine ile dört mecmûa çıkıncaya kadar ziyâde ihtiyâta mecbûriyetim var. Hâriçten gelenlerle görüşmem, nazar-ı dikkati celbetmemek için, görüşmemek muvâfıktır.
SAYFA 144
Gariptir ki, müstesnâ olarak her tarafta yağmura ihtiyâç var iken, bu Emirdağı’na mahsûs şiddetli bir yağmur ve emsâli görülmemiş fındık kadar taneleri büyük ve ekinlere çok fâideli bir dolu geldi. Şimdi yanımda iki Nûrcu kardeşler diyorlar ki: Hem Mu‘cizâtlı Kur’ân’ın gelmesi ve Afyon’dan bir nüsha Zülfikār’ın müsâderesi münâsebetiyle ehemmiyetli bir hücûm beklenirken, takdîr ile emniyet müdürü tarafından okunması ve üçü, İsmâîl nâmında üç ehemmiyetli me’mûrun, aynı vakitte nûrlara tam şâkird ve nâşir olmaları, bu yağmura vesîle oldu. Çünkü, şimdiye kadar çok tecrübelerle Risâle-i Nûr’un serbest intişârı ile belâların ref‘i ve ona ilişmek ve susturulmakla belâların gelmesi sâbit olmuş. Hatta mahkemede isbat edilmiş. Anlaşılıyor ki, bu bahar fırtınasında iki hâricî, iki dâhilî dört cereyân, her biri bir maksada göre Nûrcuların şevkîne ve sa‘ylerine ilişmek ve yüzlerini dünyaya ve siyâsete çevirmek istemelerinden kuraklık başladı. İnşâallâh yakında ref‘ olur.
Sâlisen: Üniversitenin küçük kahramanlarından Yûsuf Ziyâ ile Mustafâ Ramazân’ın mektûblarını Lâhika’ya girmek için leffen gönderiyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 145
[397]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Kıymetli mektûbunuzu aldık. Çok memnûn ve mesrûr olduk. İsterdik ki dâimâ bir arada olalım. Muhabbetine doyum olmayan meclislerinizde bulunalım. Kur’ân-ı Kerîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen Risâle-i Nûr’u ile, kararmış kalbleri aydınlatan. vesveseye mübtelâ olup da fânîlerden âh çeken ma‘sûmlara müdhiş, sarsılmaz bir istinâdgâh olan. dindârlara karşı müstehzî tavır takınarak, onları medenî hayâta Hâşiyealıştırmakla onlara iyilik yapacaklarını zannedenlere karşı, îmânın nûru ile karşı koyduran Üstâdımız hazretleri İşte mektûblarınızı alınca bu bir arada bulunmak muhabbeti canlanıyor. Ve kısmen teselli oluyoruz.
SAYFA 146
Acaba müşfik Üstâdımız ve Risâle-i Nûr olmasa idi, dağdağalı on dördüncü asır dünyasında nasıl yaşayacaktık, diye bazen hâtırımıza geliyor. Böyle bir hâl bizi ağlatıyor, yüreğimizi yakıyor. Emân bize Risâle-i Nûrumuzu ihsân eden Allâh’ımıza hamdolsun, dedirterek Risâle-i Nûr’suz bir dünyadan Risâle-i Nûr’lu bir dünyaya fikir ve rûhumuzu sevinç içinde naklediyoruz.
Sevgili Üstâdım Başınızı ağrıttığım için kusurlarımızı affedin. Mektûbuma burada son verirken mübârek el ve ayaklarınızdan öper duâlarınızı beklerim. Ayrıca yüksek ticâret mektebinde Risâle-i Nûr’a alâka gösteren Kemâl Koca da ellerinizden öper. Duâ ve himmetlerinizi çok bekliyorum Efendim.
Risâle-i Nûr’un çok günâhkâr duâya muhtâç âciz bir talebeniz Yûsuf Ziyâ
[398]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Risâle-i Nûr’un bir ihbâr-ı gaybîyesi ki, Sûre-i Fil’in nükte-i i‘câziye-i gaybiyesinin bir lem‘asıdır.
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün târih-i beşeriyede kat‘iyen mislî görülmemiş ve Kavm-i Lût’un başına
SAYFA 147
yağan semâvî taşlardan daha müdhiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i îmânı ve ma‘sûmları edyân-ı semâviye ve kavânîn-i İlâhiye hâricine dehşetli vâsıtalarla sevkeden bir memleketi semâvî taşlarla tokatlamasının bir mukaddimesi olarak, Resmî Gazetelerin kat‘î haber verdikleri bir hâdise-i semâviyeyi, âdetime muhâlif olarak bir nûr şâkirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havâdislerini merâk etmedim. Fakat bu taşlar, Risâle-i Nûr’un dinsizlere ma‘nevî tokatlarını temsîl ettiği cihetinde ve beş altı sene evvel ondan haber verdiği için o şâkirde dedim: Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkîk et. O tahkîk etti, geldi. Diyor ki: Bu baharda Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemîn yüzünde hiç emsâli görülmeyen büyüklükte semâvî taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki bütün ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husûle getirmiştir. Tedkîk edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler karışık olarak mîzânsız bulunmaktadır.
İşte Resmî Gazetelerin kat‘î verdikleri bu haber, altı sene evvel Risâle-i Nûr, 1360 sene evvel Sûre-i Fil’in mu‘cizâne تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümlesi ile, 1359 tarihinde dünyayı dine tercîh eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi‘ medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbîl kuşları gibi semâvî tayyârelerden bombalar