Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 197
Bilhassa araçlı vâiz ve hoca Tâhir Efendi, bu fakîrle görüşmek üzere fakîrhâneye kadar gelerek nûrlara iştiyâkının ve zât-ı fazîlet-meâbınıza hürmet ve ta‘zîm hislerinin ve nûr şâkirdliği şerefinin kendisine de bahşına müsâadelerinizi ve selâm ve duâlarını iblâğına bu hakîr şâkirdinizi me’mûr sürmüşlerdir. Bi’l-vesîle buradaki Nûrcu kardeşlerimle birlikte şuhûr-u selâse ve mübârek Regāib ve Mi‘râc kandillerinizi el ve eteklerinizden takbîl ile tebrîk eder, dâimâ muhtâç bulunduğumuz mübârek ve hayırlı duâlarınızdan bizleri de hissedâr kılmanızı arz ve istirhâm eyleriz.
[وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّالْعَالَمٖینَ]
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Eflâni nâhiyesi Nûrcuları nâmına Duâlarınıza pek muhtâç kusûrlu şâkirdiniz Ahmed Fuâd
(413)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Mâdem Isparta, nûr dershânesi hükmüne geçmiş ve şimdiye kadar her yerden ziyâde oranın hükûmeti ve zâbıtası müsâmahakâr, belki dost nazarıyla Nûrculara bakmış, ziyâde incitmemiş. Biz dahi Isparta’nın mübârekiyeti hesabına, onların
SAYFA 198
bu hâdisede ilişmelerinden gücenmiyoruz ve bir cihette onları da tebrîk ediyoruz ki, nûr’un eczâlarını vazîfece tedkîk etmeye ve okumaya ve istifâde etmeye muvaffak oluyorlar. Zâten onların hakkıdır, en evvel onlar okusunlar. Îmânı kuvvetli bir zâbıta veya adliye me’mûru, on adam kadar millete, vatana fâidesi olabilir. Onun için maddî zâyiâtımız, bu ma‘nevî fâideye nisbeten hiç ehemmiyeti yok. Münâsebet gelse, benim tarafımdan da emniyet müdürü ve müdde-i umûmiye selâm edip deyiniz ki: Ben onlara bedduâ değil, bilakis duâ ediyorum ki, yâ Rabbî, onlara îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver ve nûrlardan müstefîd yap.
Sâniyen: Yeni diyânet reîsi, Zülfikār’ı çok beğendiği ve takdîr ettiği hâlde, bazı esbâba binâen Isparta hâdise-i nûriyesine mâni‘ olmadı. Belki bir cihette zararı da dokundu. Şiddetli bir şefkat tokadı yedi. Kendi otomobili aynı zamanda acîb bir tarzda parça parça olarak aynı maddî zararımız kadar zarar gördü. Zülfikār’ın kerâmeti olarak takdîrine mukābil, kendisi tehlikeden kurtuldu. Evet, bu sırada mâdem Zülfikār’ı hükûmet resmen ona göndermişti. O bu taarruza mâni‘ olabilirdi.
Sâlisen: Kardeşimiz Re’fet geldi. Merhûm Hasan Feyzî’nin dört aded mektûbunu ihtiyâtsız olarak buraya getiren ma‘lûmunuz ve kardeşi hâs bir talebe bulunan Kunduracı Mehmed beraber Ankara’ya gönderildi. Cenâb-ı Hakk hayırlısını yapsın. Âmîn.
SAYFA 199
Ne olursa olsun, siz merâk etmeyiniz. Vazîfemizi yapıyoruz. Allâh’ın vazîfesi Celle Celâlühû olan muvaffakiyet ve serbestiyet vermesine karışmıyoruz. Verse şükür, vermezse sabır içinde yine şükür ederiz.
Râbian: Hapis arkadaşlarımızdan Salâhaddîn’in dayısı, kitabcı Ömer Lütfü’nün güzel ve size Lâhika’ya geçmek için gönderdiğimiz ve ıslâh ve ta‘dîli size havâle olunan mektûbu içinde beyân ettiği, hem kendi, hem ma‘sûmları pek ciddî nûrlara çalışmaları, husûsen sekiz yaşında bir mahdûmu ve Sâliha nâmında bir kerîmesi, Isparta’nın ma‘sûm çalışkanları gibi Kur’ân’a ve nûrlara şevk ve zevk ile çalışmalarını tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları pederleri ile barâber dünyada, âhirette mes‘ûd eylesin. Âmîn.
Bu zâtın bu mektûbu bu hâdisede, kahraman Nazîf ve oradaki kardeşlerimiz hakkında ciddî endişelerime bir merhem hükmüne geçti. Ki, orada bir taarruz olmadığına alâmet oldu. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 200
(414)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili ve Mübârek Üstâdım Hazretleri,
Cenâb-ı Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hadsiz hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âcizleri Kur’ân, îmân ve Risâle-i Nûr dâiresinde tenvîr ile tarîk-i müstakîme hidâyet eyledi. Zîrâ Avrupa’da bulunduğum bir zamanlar, ilim ve fenne dört el ile sarılmakla
SAYFA 201
beraber, zâhiren yaldızlı hayatına da meftûn olmaya başlamış, bu sûretle tabiat ve dalâlet bataklığı çirkâbına düşerek, dünya ve âhiretimi perişan etmeye istiʻdâd göstermiştim. Vatanıma avdetimde bu hâl-i acîb bende devam etmek istiyor, fakat kalbimdeki îmân ve rûhum buna râzı olmuyor, nefsimi tazyîk ediyor, emân bir hidâyet diye çırpınıyordum. Nihâyet şükür olsun yaradanıma ve Allâhü Zü’l-Celâl râzı olsun siz Üstâdımdan ki, Risâle-i Nûr’un îmân hakîkatleri imdâdıma yetişti. Şimdi onun Kur’ân-ı Kerîm ve îmân yolundaki nûrlu dâiresinde, sevgili mübârek vatanıma ve milletime ve cem‘iyet-i beşeriyeye hayırlı bir uzuv olmaya çalışıyorum.
Nûr risâlelerinin îmân derslerinden istifâde etmek isteyen dîn kardeşlerimize öğretmeye ve ulaştırmaya çalışıyoruz. Bu dîn-i mübîn-i İslâm yolunda yerleştirmekliğimi Cenâb-ı Hakk’a karşı vaad ettiğim ve elyevm sekiz yaşında olan köleniz ve ma‘sûm talebeniz Hakkı’ya Kur’ân-ı Kerîm’ini öğrettim. Mâşâallâh, Risâle-i Nûr’u da Kur’ân-ı Kerîm harfleri ile okumaya ve yazmaya başladı. İnşâallâh yakında yazdıklarını Onuncu Söz’e kadar siz Üstâdıma göndereceğim ki, sizin ind-i İlâhîde müstecâb, hayırlı, mübârek duâlarınıza nâiliyetle, hâl-i maʻsûmânesiyle Risâle-i Nûr dâiresine dâhil olabilsin İnşâallâhü Teâlâ. Ve Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nden dilerim ki, sevgili Habîb-i Peygamberimiz Muhammed Mustafâ Sallallâhü Aleyhi Vesellem Hazretleri’nin hürmetine,
SAYFA 202
Kur’ân’ı ve ilmini daha nice ma‘sûmlar öğrensinler, nitekim çokları öğreniyorlar. Ve Elhamdülillâh yerleştiriyoruz. Kıyâmete kadar bâkî olduğuna îmân-ı kâmilemiz vardır. İnşâallâh bunu hiç bir kuvvet söndürmeyecektir. Bunun çırağı, nûru, kalplerde Hakkın ateşiyle yanmaktadır. Gafletle geçen ömürlere acıyorum.
Denizli hapsinden geldikten sonra, Medrese-i Nûriyedeki maddî ve maʻnevî lütuf ve ikrâm-ı İlâhî’nin lezzetleriyle hakîkî nûrlu yolu yakînen görerek daha ziyâde gayret ve şevk ile çalışmaya başladık. Elhamdülillâh, evlâtlarımın da hepsini Kur’ân yolunda yerleştirdim. Şimdi Risâle-i Nûr’u Kur’ân harfleriyle son derece arzu ile yazıyorlar. Bunların risâlelerini siz Üstâdımız Kastamonu’da iken göndererek müstecâb duâlarınızı almışlardı. Bilhassa henüz ma‘sûm derecede bulunan küçük kerîmem hakkında zât-ı üstâdâneleri talebenizin risâleciğine aynen şöyle yazmıştınız: İnşâallâh kerîmeniz Sâliha Isparta’daki Risâle-i Nûr şâkirdlerinden yüzer mübârek ma‘sûmelerin numûnelerini gösterip bir çığır açacak.
Elhamdülillâh, mübârek duâlarınız ind-i İlâhîde makbûliyetle aynen zâhir olarak Kur’ân ve nûr yolunda hadsiz terakkî ettiğini görerek, büyük Allâh’ıma şükürler ediyorum. Hatta lügatlerini de bir isti‘dâd-ı fevkalâde ile sür‘atle öğrenerek yazılmış. Ve yazılan Risâle-i Nûr eczâlarının mukābele ve beraberce tashîhinde bana yardım ile büyük bir müşkilimi halletmiş bulunuyor. Şimdi a‘zamî gayretle Risâle-i Nûr eczâlarını ikmâle
SAYFA 203
çalışıyorum. İnşâallâh yakın âtîde muvaffak oluruz ümîdindeyim. Îmân ve Kur’ân yolunda elemsiz ve kedersiz çalışabilmekliğimiz için yalvarmaktayız. Yaradanımdan ümîd kesmem. Fakat ben çok kusûrlu, fakîr, zelîl, hakîr, âciz bir kulum. Onun için siz Üstâdımın duâlarına çok muhtâcım.
Sevgili Üstâdım, sizi uzun yazılarımla râhatsız ettiğimden kusuruma bakmayıp kabûl buyurmanızı, mübârek ellerinizden öperek niyâz ederim. Ve nûrlu duâlarınızı dilerim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kusûrlu talebeniz İnebolu’da Kitabcı Ömer Lütfü
(415)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Nasıl ki Denizli hapsimiz, Âyetü’l-Kübrâ’nın fütûhâtına büyük bir sebep oldu. Aynen öyle de, bu hâdise dahi Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ fütûhâtına parlak bir vesîle olduğuna çok emâreler var. Zâten hükûmetin eline geçen kısım onların hakkı imiş. Onların daha ziyâde o nûrlara ihtiyacı varmış. Hatta Diyânet Reîsi birisine demiş:
SAYFA 204
Ma‘neviyâtın en büyük mütehassısı bu eserdir. Onun otomobili parçalanması hâdisesinde hayatını kurtarması, Zülfikār’ı çok takdîr etmesinin bir kerâmeti olduğunu i‘tirâf etmiş. Demek o derece takdîr ettiği hâlde müdâfaa etmediğinden, otomobilin parçalanması bir şefkat tokadı olduğunu zımnen ikrâr etmiş gibidir. İnşâallâh bu eserler kendi kendilerini müdâfaa ederler.
Sâniyen: Makine mes’elesinde Sava kahramanlarından Mehmed Çavuş’un fikri güzeldir. Hem diyebilirsiniz ki: Yazı makinesi pek çok insanlarda var, serbesttir. Hem matbaa kanununa dâhil olmadığına kanâatimiz var idi. Hiç hâtırımıza gelmiyordu ki, bu cihette i‘tirâz edilecek.
Sâlisen: Kastamonu havâlîsinin kahramanı ve nûr dâiresinin bahâdırı kardeşimiz Sâdık Bey’in şuhûr-u selâse ve Leyle-i Regāib tebrîki ve bu bîçâre kardeşinizde ma‘nevî Târîhçe-i Hayât’ını daha geniş bir tarzda bir mecmûa tarzında neşrine dâir fikrini çok güzel gördük. Bârekallâh dedik. Zâten eskiden düşündüğümüz Târîhçe-i Hayât, Sirâcü’n-Nûr nâmını aldı. Bu yeni şekildeki mecmûa, Sâdık’ın ve Mehmed Feyzî’nin hissesine düşüyor. O mecmûayı da onlar çıkarmaya haklarıdır. Kahraman Nazîf de yardım etmeli. Fakat on iki aded parçalarda onlar münâsib görmedikleri cümleleri kaldırmasına onlara izin veriyorum. Ve ıslâhını da onlara havâle ediyorum. Husûsen eski Dîvân-ı Harb-i Örfî’deki müdâfaâtın Risâle-i Nûr’un mesleğine uymayan
SAYFA 205
bazı cümleleri tayyedilsin. Ve Eskişehir müdâfaatında da kardeşlerimizin hâtırı için bazı pek yumuşak ve musâlahakârâne ta‘bîrât ta‘dîl veya tayyedilsin. Ve Denizli müdâfaâtındaki tekerrür eden cümleler ihtisâr edilsin. Hem taksîmü’l-a‘mâl sûretinde Sâdık ve Feyzî’ye yardım için bazı hâs kardeşlerimiz, o on iki parçadan bir parçayı bulsun, yazsın, onlara versin. Ve daha yağlı kâğıda yazılmadan, ben de bir def‘a görsem münâsibdir. Size havâle ediyorum. Siz daha iyi bilirsiniz. Sâdık Bey’in mektûbunu Mehmed Çavuş’un mektûbuyla me’haz olmak için birlikte size gönderiyorum.
Râbian: Nûrun erkân-ı mühimmesinden ve nûrlara karşı hârika bir alâka ve sadâkatle takdîrkârâne eskiden beri fıkraları Lâhikayı ziynetlendiren kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in bu def‘aki kısacık manzûmesi güzeldir. Fakat vakit bulamadım ki, tam dikkat edeyim. Sonra size gönderilecek. Hem ona, hem onun mektûbunda isimleri bulunan eski ve yeni kardeşlerimize pek çok selâm ediyoruz. Ve umûmunuza da hem selâm, hem duâ, hem duâlarınızı istiyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta fakat mesrûr müferrah kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 206
(416)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Re’fet Bey Kardeşim,
Ben çok râhatsızım, dünyaya bakamıyorum. Yeniden bize kanunsuz bu hücûma karşı fikren kalemen müdâfaa edemiyorum. Onun için mahkemede, müdâfaâtımda söylediğim ve mahkemece i‘tirâz edilmeyen ve da‘vâ ettiğim mes’elelerde pek çok şâhidleri bulunan bazı kısacık parçaları sana veriyorum ki, Ankara’da lüzûm olsa benim bedelime fıkraları gösterirsiniz. Hem Hilmî Bey’e ve bir iki zâta yazdığım bir iki parça içinde vardır. Lüzûm olsa onların bir hulâsasını çıkarıp, bir istid‘â yapabilirsiniz. İşte birisi budur: İki sene iki mahkeme ellerinde tedkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp, bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettikten sonra, gizli bir zındıka komitesi münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yere nefiy etmek nâmı altında haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler.
Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise, biz evvelâ îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için Mekke’de olsam da, buraya gelmek lâzımdı.
SAYFA 207
Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmayı Kur’ân’dan aldığım bir dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmet ile yâd edilecektiniz, dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim, biz insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestlik, câzibedâr hodfurûşluk olan tarihlere geçmek, insanlara iyi görünmek, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
Ankara ehl-i vukūfunun müttefikan verdikleri berâet raporunun netîcesidir.
[Netice]
Hey’etimiz şu netîceye varmıştır ki: Saîdü’n-Nûrsî, normal hayatında, kanâatlerinde samîmî ve kalbî dînî hissiyât ile meşbû‘ olmakla beraber, risâle ve kitab ve mektûbların incelenmesinden anlaşılmasına göre, bu adamların yazılarından halkı, dînî mukaddesâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâle teşvîk etmek veya bir cem‘iyet kurmak kastında
SAYFA 208
olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmayıp, kendini yegâne âlim vaz‘iyetinde göstermeye merâklı bir tavır takındığı görülmektedir.
2Gerçi Saîdü’n-Nûrsî’de bir enerji var. Bu enerji tarîkat gütmek, mezheb çıkarmak, cem‘iyet kurmak, tedrîsât icrâ etmek enerjisi değil. Benim vazîfem Kur’ân’ın hakîkatlerini anlatmaktır. Ve ciddî ve kanâatiyle arzu edenleri ilminden fâidelendirmek enerjisidir. İşbu rapor, ehl-i vukūfun ittifâkıyla tanzîm ve makām-ı âidiyete takdîm kılındı.
22 Nisan 944
Ehl-i vukūflar
Diyânet İşleri Müşâvere A‘zâsı’ndan Ders-i âmm ve Profesör Yûsuf Ziyâ
Dil ve Târîh Fakültesi Terakkiyât Enstitüsü Müdürü Necâtî Lugal
Türk Târîh Kurumu İslâm Kitabları Derleme Hey’eti A‘zâsı’ndan Yûsuf Aykut
Eskişehir Mahkemesi’nin bir risâleye iʻtirâzına cevâbdır.
[417]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve
SAYFA 209
her asırda üç yüz ellimilyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz ellibin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın itikātlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rûy-u zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
Saîdü’n-Nûrsî
Mahkemede son sözden bir parçadır.
(418)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Mâdem cumhûriyet prensipleri, hürriyet-i vicdân kanunuyla dinsizlere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatana dahi nâfiʻ bir tarzda çalışan dindârlara da ilişmemek gerektir, elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilaç gibi bir hâcet-i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati, bu mazhar-ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl-i siyâset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hâtırlatmak bir vazîfe-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risâle-i Nûr’a az bir münâsebetle hükûmete sorguya almak, gücendirmek yüzünden, vatana ve âsâyişe dindârâne menfaati ve anarşiliğe karşı kuvvetli bir set teşkîl eden
SAYFA 210
yüz binler adamları idare aleyhine fikren çevirmeye yol açar. Ve anarşiliğe meydan verir.
Evet, Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr bir vaz‘iyete girenler, yüz binden çok ziyâdedir. Hükûmet-i cumhûriyenin belki her dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli, müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek lâzımdır.
Hulâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i idâre ve inzibâtın ve adliye ve zâbıtanın bizim ile uğraşacak hiç bir işi yoktur. Olsa olsa dünyada hiç bir hükûmetin müdâfaa edemediği ve aklı başında hiç bir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlakın ve dehşetli bir tâûn-u beşerî olan maddiyyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla bir kısım gizli zındıklar, şeytanetle bazı resmî me’mûrları aldatarak evhâmlandırıp aleyhimize sevketmek var.
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhâmı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseniz, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allâh’ın inâyetiyle yine kaçmayız. O irtidâdkâr küfr-ü mutlaka ve zındıkaya karşı teslîm-i silâh etmeyiz. Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükûmetini ve dokuz sene evvel bir iki risâlenin bir iki mes’elesiyle yalnız bir sene cezâ verebilen başkasına ilişmeyen Eskişehir Mahkemesi’ni ve bir sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını üç ay tedkîkten sonra aynen iâde eden Isparta