Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 206
(416)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Re’fet Bey Kardeşim,
Ben çok râhatsızım, dünyaya bakamıyorum. Yeniden bize kanunsuz bu hücûma karşı fikren kalemen müdâfaa edemiyorum. Onun için mahkemede, müdâfaâtımda söylediğim ve mahkemece i‘tirâz edilmeyen ve da‘vâ ettiğim mes’elelerde pek çok şâhidleri bulunan bazı kısacık parçaları sana veriyorum ki, Ankara’da lüzûm olsa benim bedelime fıkraları gösterirsiniz. Hem Hilmî Bey’e ve bir iki zâta yazdığım bir iki parça içinde vardır. Lüzûm olsa onların bir hulâsasını çıkarıp, bir istid‘â yapabilirsiniz. İşte birisi budur: İki sene iki mahkeme ellerinde tedkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp, bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettikten sonra, gizli bir zındıka komitesi münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yere nefiy etmek nâmı altında haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler.
Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise, biz evvelâ îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için Mekke’de olsam da, buraya gelmek lâzımdı.
SAYFA 207
Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmayı Kur’ân’dan aldığım bir dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmet ile yâd edilecektiniz, dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim, biz insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestlik, câzibedâr hodfurûşluk olan tarihlere geçmek, insanlara iyi görünmek, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
Ankara ehl-i vukūfunun müttefikan verdikleri berâet raporunun netîcesidir.
[Netice]
Hey’etimiz şu netîceye varmıştır ki: Saîdü’n-Nûrsî, normal hayatında, kanâatlerinde samîmî ve kalbî dînî hissiyât ile meşbû‘ olmakla beraber, risâle ve kitab ve mektûbların incelenmesinden anlaşılmasına göre, bu adamların yazılarından halkı, dînî mukaddesâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâle teşvîk etmek veya bir cem‘iyet kurmak kastında
SAYFA 208
olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmayıp, kendini yegâne âlim vaz‘iyetinde göstermeye merâklı bir tavır takındığı görülmektedir.
2Gerçi Saîdü’n-Nûrsî’de bir enerji var. Bu enerji tarîkat gütmek, mezheb çıkarmak, cem‘iyet kurmak, tedrîsât icrâ etmek enerjisi değil. Benim vazîfem Kur’ân’ın hakîkatlerini anlatmaktır. Ve ciddî ve kanâatiyle arzu edenleri ilminden fâidelendirmek enerjisidir. İşbu rapor, ehl-i vukūfun ittifâkıyla tanzîm ve makām-ı âidiyete takdîm kılındı.
22 Nisan 944
Ehl-i vukūflar
Diyânet İşleri Müşâvere A‘zâsı’ndan Ders-i âmm ve Profesör Yûsuf Ziyâ
Dil ve Târîh Fakültesi Terakkiyât Enstitüsü Müdürü Necâtî Lugal
Türk Târîh Kurumu İslâm Kitabları Derleme Hey’eti A‘zâsı’ndan Yûsuf Aykut
Eskişehir Mahkemesi’nin bir risâleye iʻtirâzına cevâbdır.
[417]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve
SAYFA 209
her asırda üç yüz ellimilyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz ellibin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın itikātlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rûy-u zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
Saîdü’n-Nûrsî
Mahkemede son sözden bir parçadır.
(418)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Mâdem cumhûriyet prensipleri, hürriyet-i vicdân kanunuyla dinsizlere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatana dahi nâfiʻ bir tarzda çalışan dindârlara da ilişmemek gerektir, elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilaç gibi bir hâcet-i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati, bu mazhar-ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl-i siyâset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hâtırlatmak bir vazîfe-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risâle-i Nûr’a az bir münâsebetle hükûmete sorguya almak, gücendirmek yüzünden, vatana ve âsâyişe dindârâne menfaati ve anarşiliğe karşı kuvvetli bir set teşkîl eden
SAYFA 210
yüz binler adamları idare aleyhine fikren çevirmeye yol açar. Ve anarşiliğe meydan verir.
Evet, Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr bir vaz‘iyete girenler, yüz binden çok ziyâdedir. Hükûmet-i cumhûriyenin belki her dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli, müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek lâzımdır.
Hulâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i idâre ve inzibâtın ve adliye ve zâbıtanın bizim ile uğraşacak hiç bir işi yoktur. Olsa olsa dünyada hiç bir hükûmetin müdâfaa edemediği ve aklı başında hiç bir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlakın ve dehşetli bir tâûn-u beşerî olan maddiyyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla bir kısım gizli zındıklar, şeytanetle bazı resmî me’mûrları aldatarak evhâmlandırıp aleyhimize sevketmek var.
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhâmı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseniz, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allâh’ın inâyetiyle yine kaçmayız. O irtidâdkâr küfr-ü mutlaka ve zındıkaya karşı teslîm-i silâh etmeyiz. Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükûmetini ve dokuz sene evvel bir iki risâlenin bir iki mes’elesiyle yalnız bir sene cezâ verebilen başkasına ilişmeyen Eskişehir Mahkemesi’ni ve bir sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını üç ay tedkîkten sonra aynen iâde eden Isparta
SAYFA 211
Adliyesi’ni ithâm edebilirlerse, bize ilişebilirler. Yoksa keyfî bir kanunsuzluktur. Ekser vilâyetlere Risâle-i Nûr ve şâkirdleri girmişler. Herhalde Denizli’ye eğer girmemişse girecek. Böyle hasbî, fahrî bir tarzda, fenâlığı, ahlâksızlığı, anarşiliği, serseriliği izâleye ciddî çalışan ve te’sîrâtını Kastamonu’da ve Isparta havâlîsinde gösteren, yılmaz ve geri çekilmez bir inzibât kuvvetini buranın yani Denizli’nin emniyet dâiresi nazara alıp âsâyiş lehinde isti‘mâl etmek varken, bu kuvvete endişeli ve müttehim nazarıyla baksa, birkaç cihette zarardır diye arzediyorum.
Mâdem hükûmet-i cumhûriye, cumhûriyetteki hürriyet-i vicdân düstûruyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmiyor. Elbet dindârlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve mâdem dinsiz bir millet yaşayamaz. ve Asya dîn noktasında Avrupa’ya benzemez. Ve İslâmiyet, hayât-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hristiyanlığa uymaz. Ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyâneti ile ışıklandıran ve bütün dünyanın tahacümüne karşı salâbet-i dîniyesini kahramânâne muhâfaza eden bu vatandaki milletin bir ihtiyâc-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyânet ve salâhat ve bilhassa îmân hakîkatlerinin öğrenmesi yerlerine hiç bir terakkiyât, hiç bir medeniyet o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risâle-i Nûr’a adâlet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişmez ve iliştirmemeli.
SAYFA 212
Eskişehir Mahkemesi, yüz risâleyi ve mektûbları dört ay tedkîkten sonra yalnız yüz yirmide on beş adama altışar ay cezâ ve bana da yüz risâleden yalnız bir iki risâlede on beş kelime ile bir sene cezâ verebildi. Tarîkatçılık ve cem‘iyetçilik ve şapka mes’elelerinde berâet ettirdiler. Ve biz dahi o cezâyı çektik. Ondan sonra Kastamonu’da, çok def‘a taharrîlerde hiç bir ilişiğimizi bulmadılar. Ve geçen sene Isparta’da, mahrem ve gayr-i mahrem Risâle-i Nûr’un bütün eczâları bilâ-istisnâ hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkîkten sonra umûmî sâhiblerine iâde edildi.
Mâdem hakîkat budur, beni ve Risâle-i Nûr’un şâkirdlerini ithâm eden o kanunlar nâmına, kanunsuz ve garaz ve hissiyâtla bizi muâheze edenler, bizden evvel Eskişehir Mahkemesi’ni, hem Kastamonu hükûmetini ve zâbıtasını, hem Isparta Adliyesi’ni ithâm edip varsa suçumuz tam teşrîk ediyorlar. Çünkü bir suçumuz olsa idi, bu üç hükûmet yakınında çok zaman tecessüs ile görmedi veya aldırmadı. Bizden ziyâde onlar suçlu olurlar.
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşebilen bütün dostlarımı işhâd ve kasemle te’mîn ederim ki: On seneden beri iki reîsten ve bir meb‘ûstan ve Kastamonu Vâlîsi’nden başka hükûmetin erkânını ve vükelâsını ve kumandanları, me’mûrları, meb‘ûsları kimler olduğunu bilmiyorum ve bilmeyi merâk etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam
SAYFA 213
mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merâk etmesin? Dost mu, düşman mı, karşısındaki adamı tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hâllerden anlaşılıyor ki, bi’l-iltizâm her hâlde beni mahkûm etmek için gāyet asılsız bahâneleri îcâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir. Ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben sizin bana vereceğiniz en ağır cezânıza da beş para vermem. Hiç ehemmiyeti yok. Çünkü kabir kapısında yetmiş yaşındayım. Mazlum ve maʻsûm bir iki sene hayatı şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risâle-i Nûr’un binler hüccetleriyle katʻî îmânım var ki, ölüm bizim için bir terhîs tezkeresidir. Eğer i‘dâm da olsa, bizim için bir sâat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin bir anahtarı olur. Fakat siz ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgūl eden insafsızlar Kat‘î biliniz ve titreyiniz ki, siz i‘dâm-ı ebedî ile ve haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikāmımız sizden pek çok ve muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz, hatta size acıyoruz.
Mevkūf Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 214
[419]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Miʻrâc-ı Şerîf’inizi tebrîk ve emsâl-i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi‘râc gecesinden evvelki gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi‘râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın fütûhâtlarına husûsen resmî dâirelerde bir emâresi olduğuna kanâatımız katʻîdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmaya bir derece mâni‘ bir râhatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki, bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdârında ziyâde hastalık cihetiyle her bir saati on sâat kadar sevâblı bulunmasını bir nevi‘ maʻnevî müjde aldım, Allâh’a şükrettim. Erhamü’r-râhimîn’e hadsiz şükür olsun dedim.
SAYFA 215
Sâniyen: Nûrun bir kumandanı, kardeşimiz Re’fet Bey’in Ankara seyâhatiyle nûrlara, az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şüphe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Husûsen Diyânet Riyâseti’nin müntesibleri, umûmen Zülfikār’ı ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nı takdîr ve tahsîn ile karşılamaları ve tenkîd değil, belki himâye ve müdâfaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir ve Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’ya parlak bir i‘lân-nâmedir.
Sâlisen: Konya’lı fa‘âl kardeşimiz Sabrî’nin makine ve yardım hakkındaki fikri ve merdliği şâyân-ı takdîrdir. Bin Mâşâallâh Hem çok büyük hayrı ve menfaati bulunan bu yeni musîbetimize ve maddî zararınıza tam bir mukābele ve o yaraya bir merhem hükmünde isâbetli bir fikirdir.
Râbian: Abdurrahmân Çelebi Salâhaddîn şarkta kaç sene evvel ektiği nûr tohumları, Hulûsî’nin sa‘y ve gayretiyle tam sünbüllenmeye başlamış. Bu iki Abdurrahmânlar o kudsî hizmette beraberdirler. Cenâb-ı Hakk onların emsâllerini çoğaltsın. Âmîn. Nûrun rükünlerinden Halîl İbrâhîm’in küçük kasîdeciğini ve Re’fet Bey’in mektûbunu Lâhika’ya geçirmek için beraber takdîm ediyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 216
[420]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Halîl İbrâhîm’in bu fıkrası hem Lâhika’ya, hem münâsib gördüğünüz yeni çıkacak mecmûalara girsin.
Zerremizi fart-ı şefkatinle şems-i envârına düşürdün
Cehlimizle enâniyetimizi diyâr-ı irfânına düşürdün
Ma‘den-i nühâsımızı pota-i Furkān’a düşürdün
Hayfâ ki, o potada zünnâr-ı inkârımızı düşürdün
Sarây-ı Kâ‘be-i ulyâya erip tûl-ü emelimizi düşürdün
Makam-ı nûr-u tevhîde varıp, hâb-ı hayâlimizi düşürdün
Haremgâh-ı İlâhî’de süveydâ hücresine pusumuzu düşürdün
Hey’et-i sûretinin derûnundaki ma‘nâya gönlümüzü düşürdün
Tâ ezel sabâhında vahdet nağmesini işittin
Leylâ-yı zaman Kays ile bir demde görüştün
Dost iklîminin lâlesinin bağlarına eriştin
Vahdet-i sâkî midâdını سَقٰیهُمْ kevserine düşürdün
SAYFA 217
Olmasaydın ey Risâle-i Nûr, sen bize armağan
Câh-ı mâsivâ, nefs-i tâğūtla bel‘ederdi bizi hemen
Dalâletten geçemez, küfür benliğinde kalırdık üryân
Hamdenlillâh, katremizi bahr-i envârına düşürdün
Sendeki esrâr-ı hak سَوْفَ تَرٰینٖی yi söylesem
Gül vechindeki lâhût benini şerh ve beyân eylesem
Nûr-u Hudâ, mü’mine hedâ, dalâlete seyf-i hemtâ mı desem
Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ ile münkirleri girdâba düşürdün
Âşinâ-yı bezm-i haktır Risâle-i Nûr talebeleri
Nûr-u Yezdân, feyz-i Kur’ân’dır cümlesinin rehberi
Bu âciz nâ-tuvân onların bir hakîr kemteri
Halîl İbrâhîm’e hâk-i der-i âl-i abâ tam düşürdün
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç günâhkâr kardeşiniz Hâk-i der-i âl-i abâ
SAYFA 218
[421]
Re’fet tarafından. İhtisâr ve taʻdîlden sonra Lâhika’ya girse ve sâir arkadaşlarınız da meâline muttali‘ olsa. tensîbinize havâledir.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Emriniz üzerine Kunduracı Mehmed Efendi ile birlikte Ankara’ya gittik. Celâl ve Hilmî Beyleri göremedik. Birisi İstanbul’da, diğeri fazla meşgūliyette bulunduğundan görüşemedik. Fakat kardeşimiz Müteahhid İsmâîl Efendi, Hilmî Bey’le husûsî olarak her zaman görüşmekte olduğundan, bu husûsta lâzım gelen îzâhâtın verilmesini ona havâle ederek, biz doğruca Diyânet Riyâseti’ne gittik. Orada evvelâ bizim Isparta’da iken tanıdığımız Müderris Hasan Hüsnü Bey vardı. Kendisi Diyânet Riyâseti Hey’et-i Müşâvere a‘zâsındandır. Onunla husûsî olarak bir müddet görüştüm ve îzâhât verdim. Bilâhare beraberce hey’et-i müşâvere odasına giderek, Ankara ehl-i vukūf raporunda imzası bulunan Müderris Yûsuf Ziyâ Bey’i gördüm. Baktım, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’yla, hakkımızda yazılmış olan evrâklar önünde duruyordu. Yanında yer gösterdi, mufassalan îzâhât verdim. Dedim: Sizin raporunuz ve Denizli Mahkemesi’nin kararı ve mahkeme-i temyîzin tasdîki varken, kitablarımıza vukū‘ bulan taarruz ve bizlere verilen bu sıkıntı neden ileri geliyor?
SAYFA 219
Mâdem cumhûriyet idaresinde kanun, her şeyin fevkindedir ve onun hükmü cârî olur, biz kanun huzûrunda berâet etmişiz, bundan böyle bize ilişmemek gerektir. Bunun men‘i, sizin vereceğiniz isâbetli bir kararla mümkündür. Yoksa biz hakkımızı arayabiliriz dedim. Sonra ilâve etti: Bu, oradaki adliye me’mûrlarıyla zâbıtanın sizin mes’eleye vukūf-u tâmmeleri olmadığından ileri geliyor. Şimdi evrâk önümdedir. Sû’-i tefehhüme uğramış mütâlaalarına birer birer cevâb vereceğim dedi ve eserleri takdîr ettiğini söyledi. Ben de Üstâdımızın selâmını söyledim. Bilmukābele selâm ve duânızı istediğini bildirdi.
Ondan sonra oradan ayrıldım, Diyânet Reîsi’nin yanına girdim. Onunla da bir müddet görüştüm ve îzâhât verdim. Cevâben: Ben hoca hazretlerini Dârü’l-Hikmet’ten tanırım, hürmetim vardır. Kendisine selâm ve hürmetlerimi iblâğ ediniz dedi. Ve Biz lâzım gelen cevâbı vereceğiz, İnşâallâh iyi olur dediler ve bi’l-umûm diyânet müntesibleri, eserleri takdîr ile karşıladılar. Bu gibi yolsuz işlerin, ancak âsâr-ı dîniye mütâlaasında hüsn-ü niyet taşımayarak, kendi kafalarına göre ma‘nâ vermelerinden ileri geldiğini anladım. Ertesi günü Mehmed Efendi kardeşimiz, Erzurum Meb‘ûsu Vehbî Paşa’yı görmüş. O zât dahi, Ben Dâhiliye Vekîli’ni görüp, bu husûsta uzun uzadıya görüşeceğim. Üstâd hazretlerine hürmet ve selâmlarımı götürünüz