Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 431
Râbian: Ahmed Feyzî’nin uzun mektûbunun başında yazılan benim mektûbumu Lâhika’ya ve arkadaşlara göndermesi münâsibdir. Hatta size zahmet olmasın diye, ta‘dîl edilen Ahmed Feyzî’nin uzun mektûbuyla hem Lâhika’ya, hem arkadaşlara göndermek tensîbinize havâle ettim. Münâsib gördüğünüz yere gönderebilirsiniz. Umûma selâm ve Medresetü’z-Zehrâ’nın fa‘âliyetine ve muvaffakiyetlerine binlerce Bârekallâh deriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd Nûrsî
Not: Kusura bakmayınız, dört kalem birbirine yardım edip ancak yazabildiler.
[496]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Nûrun ehemmiyetli kahramanlarından, nûrun ehemmiyetli mecmûalarını Mekke-i Mükerreme’ye götürüp, gāyet büyük bir Hindli Âlim Ahmed Alî Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hindçe tercüme etmeye ve Hind’e de göndermeye te’mînât alan kardeşimiz Hâfız Mustafâ’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es‘adekallâh deriz. Medresetü’z-Zehrâ, Mekke-i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin. Adresi şudur: Mekke-i Mükerreme’de Babü’s-Selâm’da Ahmed Alî Şimşirî diye mektûb yazabilirsiniz.
SAYFA 432
Sâniyen: Bu def‘aki hâdise, bir habbeyi evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur: Dâhiliye Vekîli’nin emriyle gece içinde Afyon Vâlisi, emniyet müdürüyle buraya gelip gecede menzilimi basmak istemişler. Müdde-i umûmî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip, en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta‘yîn edip, kilidimi kırıp füc’eten baskın vermeleri. hem aynı gün Hâşiye faytonla çıktığım vakit burada emsâl-i vukū‘ bulmayan beş tayyâre pek aşağıda uçup benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki def‘a dönmeleri; ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken, aşağıda uçan beş tayyâreyi birşey arıyor gibi gördük. Anladık ki, bizi arıyorlar. Yine aynen evvelki gün gibi, o beş tayyâre etrafımızda ve kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada böyle ma‘nâsız, evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü’z-Zehrâ’nın kahramânlarına buraya nisbeten bu üç senede on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
SAYFA 433
Sâlisen: Bu def‘aki musîbette, her vakit olduğu gibi yine kaderin adâletine ve inâyet-i İlâhiyenin feyzine baktım, gördüm ki: Sâir vilâyete nisbeten bir derece nûrdan geri kalan ve nûr dairesine de yakın bulunan Kütahya’ya ve adliyesine ve hükûmetine Denizli, Kastamonu gibi Risâle-i Nûr’la alâkadâr etmek. evet, ne kadar fikri ve vazîfesi aleyhimizde olsa da, her hâlde kalbi, rûhu Risâle-i Nûr’dan îmânı cihetinde büyük istifâde etmek ve Nûrculara da sevâb kazandırmak hikmetiyle o vilâyete gönderildi. Kader-i İlâhî dahi bana bir şefkat tokadı olarak, Dâhiliye Vekîli Erzurumlu ve hemşehrim ve Afyon vâlisi Antalya’lı ve şimdiye kadar bana ilişmemesi cihetiyle demiştim: Gerçi serbest oldum, şimdi böyle insaflı bir vâli buldum, Emirdağı’ndan gitmeyeceğim diye bir nevi‘ sevinç ve ihtiyâtsızlığımın cezâsı olarak, o iki adamın elleriyle kader-i İlâhî bana tokat vurdu, adâlet etti.
Râbian: Yirmi Dokuzuncu Mektûb’u geçen sene size yazmıştım ki, iki makam yapılsın. İkinci makamı sırf tevâfukāta dâir ve birinci makamı ondaki sâir risâleler şimdi buradaki arkadaşlara gönderilse, ikinci makamı tashîh ederken çok hayret ettim. Onun te’lîfi zamanında bîçâre Saîd hakîkaten çok çalışmış, çok takdîr ettim. Bin Mâşâallâh dedim. Fakat o makam husûsen bu zamanda çok lâzım değil ve umûmî olamıyor. Ve lüzûmsuz bazı tafsîlât içine girmiş ve içinde çok mühim
SAYFA 434
hakîkatler de var. Sekizinci kısmının yedinci remzinin başında, bir suâl cevap var ki, hurûf-u Kur’âniyenin tebdîline hücûm edildiği için o zaman o hurûfâta çok ehemmiyet verilmiş. Siz o suâl cevâbını o makamın başına yazınız. Hulûsî’nin manzûmesini Tılsım Mecmûası’nın âhirinde yazınız ve mektûbu ile beraber Lâhika’ya kaydedilsin. Umûma binler selâm. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd Nûrsî
[497]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bunu hurûf tevâfukuna dâir parçalarının başlarında yazılsa münâsibdir.
[Sekizinci Kısmın Yedinci Remzi]
Nükte-i i‘câziyeye me’haz olacak bir fihriste-i Kur’âniyedir.
Suâl: En mühim hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye ile meşgūl olduğun hâlde, neden onu muvakkaten bırakıp, en ziyâde ma‘nâdan uzak olan hurûf-ı hecâiyenin adedlerinden, tevâfuklarından bahsediyorsun?
SAYFA 435
Elcevab: Çünkü bu meş’ûm zamanda, Kur’ân’ın bir temel taşı olan hurûfuna hücûm ediliyor. Ve onların tebdîline çalışıyorlar. Bu suâl ve cevap, Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Makamı’nın başında yazılması lâzımdır.
Sâniyen: Bir seyyâh, Nûrs karyesine, köyümüze gitmiş, vefât etmiş zannettiğim Mollâ Muhammed kardeşimi bulmuş. Ondan, o benim nazarımda çok mübârek meskat-ı re’simden bir parça teberrük getirmiş. Size o teberrükten üç elma, on dokuz armut kurusunu gönderdim.
Sâlisen: Nûr kumandanlarından kardeşiniz Re’fet Bey’in bu sırada İstanbul’u bırakıp Isparta’ya gelmesi isâbettir ve hayırlıdır. Ehemmiyetli bir iki Nûrcuyu tevkîl etmesi güzel olmuş.
Râbian: Afyon Vâlisi, emniyet müdürü ve buradaki hey’etiyle mes’elemize dâir Ankara’ya yazmışlar ki: Cem'iyetçilik, tarîkatçılık gibi mes’eleler yok. Fakat Saîdü’n-Nûrsî’nin, onun sözüyle kendini fedâ edecek iki yüz bin Nûrcu kardeşleri var. diye başka bir cihette yine hükûmete büyük bir evhâm vermişler. Fakat onların bu yazmasında, nûra ve Nûrculara büyük bir fâide ve benim şâhsıma da belki bir zarar ihtimâli var. Fâidenin bir ciheti şudur ki: Bu kadar ağır şerâit içinde öyle demir gibi sarsılmaz bir hakîkat var ki, iki yüz bin Türk, ruhunu ona fedâ edecek o hakîkatin müşterîsi bulunur. Bu noktada, zaîf îmânlı olanlar îmânını kuvvetlendirir.
SAYFA 436
Ehl-i siyâset de ve îmânını kaybedenler, onlara ilişmekten korkarlar, daha çabuk taarruz edemezler. Bana zararı ise şudur: Cenâb-ı Hakk Hâfız’dır beni çürütmek ve kardeşlerimi benden kaçırmak ve kardeşliğimizi kırmak için, şeytanın bile hâtırına gelmeyen iftirâlar ve isnâdlar ile benim ehemmiyetimi kırmak için çalışmaları muhtemeldir.
Hâmisen: Ehl-i vukūftan ve diyânet riyâsetinin müşâvirlerinden Yûsuf Ziyâ ve oradaki hocalar, Risâle-i Nûr’un tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere âit Otuzuncu Söz ve Otuz ikinci’nin Birinci Mevkıfı’nın başındaki Zerre Bahsi ve Hüve Nüktesi ve Tabiat Risâlesi’nin Zerre Bahsi gibi parçaları, ricâ sûretinde ve hürmetkârâne istediklerini, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevap göndermişler. Güyâ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ ma‘nâsını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsâda başlayan maddiyyûnları susturur. Siz bu zerreye âit böyle parçaları, Otuzuncu Söz’ün zeyilleri sûretinde toplayınız Hem şimdi de o zâtlara Yûsuf ziyâ ve arkadaşlarına yazarsınız ki, İnşâallâh tam bir takım Diyânet Kütüphânesi’ne ve bir takım da reîsin istemesiyle ona mahsûs hâzırlanacak. Umûma selâm. Yeşil adadaki Hâfız Hüseyin’e selâm ediyorum. Rüyaları güzel, ta‘bîride doğrudur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 437
[498]
Şimdi bu dönme cerîdelerin yalanları, yaygaraları, husûsen hasta olan Üstâdımız Bedîüzzamân hakkında irticâ‘ ve irticâ‘ lideri demeleri ve Şimdi Ege vilâyetlerinde propaganda yaparak geziyor ve Kütahya’da evini taharrî etmişler ve kendine tevkîf emri verilmiş diye, hak ve hakîkattan pek uzak olan yalan ve iftirâlarını, otuz beş seneden beri hiç gazeteleri okumayan ve dinlemesini merâk etmeyen ve yeni yazının hiç bir harfini de bilmeyen Üstâdımızın, yalnız kendine âit gazetelerdeki kısmını okuduk. Üstâdımız buyurdular ki:
Onların irticâ‘ dedikleri, İslâmiyet ve hakîkat-i Kur’ân’dır. Çünkü ben ve bütün Nûrcu kardeşlerimiz bu hakîkate kendimizi fedâ etmişiz. Bu hakîkate mukābil ve muârız ise irtidâddır, mürted olmaktır.
Onlardan birisi makālesinde Üstâdımıza demiş ki: Otuz Bir Mart mes’ûlü ve mürteci‘ lideri. Buna karşı Üstâdımız dedi ki: Kırk sene evvel Dîvân-ı Harb-i Örfî’de paşalar, sen mürteci‘sin demelerine karşı demiş: Eğer meşrûtiyet, hilâf-i şerîat hareket ise, bütün dünya şâhit olsun ki ben mürteci‘yim. Çünkü, İslâmiyet’i terk etmek mürted olmaktır. O zaman on günde iki def‘a tab‘ edilen dîvân-ı harb’deki müdâfaâtımda, yalnız âhirinde mürted kelimesi tayyedilip, şimdiye kadar dâimâ ellerde
SAYFA 438
gezmiş ve o şiddetli Divân-i Harb-i Örfî de tam berâet vermiş. Demek şimdiki yaygaracılar, irticâî hakîkat-i Kur’âniyeye perde, inkılâbı da dinsizliğe perde ve irtidâda teşvîk sûretinde ortalığı karıştırıyorlar.
Sâniyen: Bütün Emirdağ halkı biliyorlar ki, altı aydır Emirdağı’nda hem hasta, hem iki aydır şiddetli bir zehirlenmekle yatağında yatan ve otuz beş seneden beri siyâseti terkedip, bütün dostlarına, siyâsete karışmayınız diye ders veren Üstâdımıza ve hiç ömründe Kütahya’ya gitmemiş ve başka yerlerde hiç bir hânesi bulunmayan Üstâdımıza, şimdiki o dönme gazeteler neşrediyorlar ki: Vilâyetlerde gezerek şebekeler kuruyor ve Kütahya’daki evini taharrî etmişler, tevkîf etmişler, emri verilmiş. İşte onların bu sözleri bir yalan ve iftirâ değil, yirmi vecihle yalan ve iftirâ olmakla beraber, efkâr-i umûmiyeyi bozmaya bir vesîledir.
Sâlisen: Bir adamın yaralanması ile, yirmi bin adamın taharriyât ile huzûru selb etmeye teşvîk etmek ve yaygaralarla adliyenin ve zâbıtanın resmî, hafîf bir alâkadârlıklarını, pek büyük bir hâdise-i vatanîye ve taharriyât-i umûmiye şeklinde neşretmek, i‘zâm etmek, âsâyiş ve vatan ve millet aleyhinde bir sûikast olduğuna şüphe kalmıyor. İslâmiyet’e ve dine çalışanlar aleyhinde pek haksız olarak taarruz eden bir adamın, bir iki hiddetli adam tarafından yaralanmasıyla yüz bin vatandaş Müslümanları incitmek ve mahzûn etmek için zâbıta ve adliyeyi sevketmek
SAYFA 439
tarzında neşriyât, doğrudan doğruya eşedd-i zulümle bu vatan ve millete bir sûikasttır.
Hizmetkârları ve talebeleri
Halîl, Mustafâ, Mehmed, Tâhirî, Nûrî, Hamza, Dâvûd
[499]
Kanunca ifâdemi almak lâzımken ifâdemi almadılar. Ben de ifâdemi, şimdi adliyenin şahs-i ma‘nevîsine ve Dâhiliye Vekîline berây-ı ma‘lûmât beyân ediyorum:
Bu kırk sene zarfında, bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan. ezcümle Mart İhtilâli’nde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran. ve harekât-i milliyede Hutuvât-ı Sitte Risâlesi ile ulemâyı ve Şeyhü’l-İslâmı, İstanbul’u işgāl eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran. ve eski Harb-i Umûmî’de merhûm Enver Paşa’nın çok takdîr ve tahsîni ile fedâkârâne hizmet eden. ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde, ilişmeye cesâret edemeyen. ve gizli zındıkların iftirâlarına binâen kanunlar onu mes’ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun ta'kib ettiği hakîkate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen. ve risâleleri ehl-i fen ve ehl-i ilim yanında çok takdîr ve tahsînlerle karşılanan ve o risâleler hesabına konuşan bir adamı bir sâat dinlemeniz, vazîfeniz i‘tibâriyle elzemdir ve vâcibdir.
SAYFA 440
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramaya Cenâb-ı Hakk mecbûr etmesin. Âmîn.
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet-i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, ma‘nâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat‘î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân-i İlâhiyeye ve sevâba mazhar olmakla beraber, pek çok bîçâre ehl-i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Denizli berâetimizden sonra üç sene münzevî ve siyâsetten alâkasız olduğum hâlde, Afyon hapsini netice veren bu yeni hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum.
Birincisi: Üç mahkemenin ve üç ehl-i vukūfun ve Ankara’nın yedi makamâtında ve adliyelerin elinde iki sene Risâle-i Nûr tetkîkten geçtiği hâlde, ittifâk ile hiç biri muhâlif kalmadan hem umûm risâlelerin berâetine, hem Saîd ile beraber yetmiş beş arkadaşı birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile cezâ verilmediği hâlde, yeniden evrâk-ı muzırra gibi o risâlelere el uzatmak, ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîp, kapısını
SAYFA 441
hem dışarıdan kilit ile, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmadan yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te’lîfini de bırakıp, daha te’lîf etmeyen bir adama, dünya siyâseti için kapısının kilidini kırarak gelip, Arabî evrâdından ve başındaki levha-i îmâniyeden başka taharrîciler birşey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin verilmesi ne derece hilâf-ı kānûn olduğunu, zerre kadar insafı bulunan anlar.
Üçüncüsü: Mahkemede dediğim gibi, yetmiş şâhidin tasdîkiyle, yedi sene harb-i umûmîyi bilmeyen ve merâk etmeyen ve sormayan ki şimdi on senedir aynı hâlde bulunan ve yirmi beş seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ deyip siyâsetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi iki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde, ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyâsete karışmamak için bir def‘a istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivâgâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı vermek, hiç bir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan, bu hâle acıyacaktır.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay tetkîkten sonra, sebebi de cem‘iyetçilik, tarîkatçılık olduğu, o evhâm bahânesiyle büyük reîsin ona şahsî garazı ile
SAYFA 442
onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvîk ettiği hâlde, cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık ve Risâle-i Nûr cihetinde berâet ettirip, yalnız Risâle-i Nûr’un bir küçük parçası olan Tesettür Risâlesi’ni bahâne ederek kanun ile değil de, yalnız kanâat-i vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş on şâkirde altışar ay cezâ verdiler ki, tetkîk zamanına kadar dört buçuk ay mevkūf, yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile yirmi senelik bütün mektûbât ve te’lîfâtlarını inceden inceye tetkîk ile beraber, Ankara’nın Ağır Cezâ Mahkemesi’ne beş sandık kitabları gönderdikleri hâlde ve iki sene o kitablar ve mektûblar Ankara ve Denizli Mahkemelerinde tetkîkten geçtikleri hâlde, o mahkemeler ittifâkla cem‘iyetçilik Hâşiye ve tarîkatçılık ve sâir bahâneler
SAYFA 443
cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ettikleri ve Saîd’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde, bir siyâsî cem‘iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir adam tarzında onu ithâm etmek ve adliye me’mûrlarını onun aleyhinde tarîkat noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukūt etmeyen bilir.
Beşincisi: Benim ve Risâle-i Nûr’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstûr-u hayatım olan şefkat i‘tibâriyle bir ma‘sûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere, değil ilişmek, belki bedduâ ile de mukābele edemiyorum. Hatta en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fâsıklara, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî mukābele, belki bedduâ ile de mukābeleden beni o şefkat men‘ ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyâr bîçârelere veya evlâdları gibi ma‘sûmlara maddî zarar gelmemek için, o dört-beş ma‘sûmların hâtırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum. Bazen de hakkımı helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat‘iyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı i‘tirâf etmişler: Bu nûr şâkirdleri ma‘nevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar dedikleri bu hakîkata binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdîk ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiç bir vukūât kaydetmemeleri ile
SAYFA 444
te’yîd ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihânet etmek ve menzilinde bir şey bulmamakla beraber, yüz cinâyeti bulunan bir adam gibi, hatta gāyet kıymetdâr ve antika ve mu‘cizeli Kur’ân’ını ve başındaki levhalarını evrâk-ı muzırra gibi toplamak, acaba hangi kanun müsâade eder? Böyle âsâyişe ve hüsn-ü ahlâka hizmet eden dîndâr binler zâtları evhâm yüzünden idare ve âsâyiş aleyhine zorla sevketmek, hangi maslahat îcâbıdır?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ve şerefinin ve enâniyetli hodfurûşluğunun ve şöhretperestliğinin ne kadar fâidesiz ve ma‘nâsız olduğunu hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emmâresiyle mücâdele edip mahvetmek, benliğini bırakmak ve tasannu‘ ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden ve arkadaşlık edenler kat‘î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn-ü zandan ve teveccüh-ü nâsdan ve şahsını medh ü senâdan ve kendinin ma‘nevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hâs kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip o hâlis kardeşlerinin hâtırlarını kırması ve yazdığı cevâbî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn-ü zanlarını