EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

76

Başta vâsıta-i muhâberemiz zâta ve eski-yeni bütün nûr şâkirdleri uhrevî kardeşlerime selâm ve duâlar eder, hayır duâlarını niyâz ederim. Mübârek ellerinizden kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öper, dâimâ muhtâç olduğum mübârek hayırlı duâlarının üzerimden eksik edilmemesini arz ve istirhâm eylerim. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Âciz kardeşiniz Muhlis

[377]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu def‘a on altı aded mektûbları birden kardeşlerimden, husûsen ehemmiyetli rükûnlerden çok uzun mektûbları aldım. O umûm mektûblara ancak bir mektûb yazabilirim. Hâlim, vaktim, hastalığım müsâade etmediğinden, husûsî mektûb yazamadığımdan o kıymetli kardeşlerim gücenmesinler.

Sâniyen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânları, hakîkî bir tesânüd ve sarsılmaz bir ittihâd kerâmetiyle, bütün müşkilâta ve mânialara galebe edip nûrun elmas Zülfikārlarını ve hârika mu‘cizâtlı huccetlerini muhtâçlara

77

yetiştirmeye muvaffak oluyorlar. Bu netîceye mukābil çektiğimiz zahmet bin derece ziyâde olsa da ucuzdur, ehemmiyeti yoktur.

Sâlisen: Kardeşimiz Re’fet’in mektûbunda Münevvere, Nazmiye, Sâim nâmındaki üç ma‘sûmun üç ayda eliften başlayıp Kur’ân-ı Hakîm’i hatmetmeye muvaffak olmalarından ve Kur’ân dersiyle beraber nûr hakîkatlerini ve hakāik-i îmâniyeyi ma‘sûmâne, müştâkāne dinlemeleri için onları ve üstâdlarını ve peder ve vâlidelerini tebrîk ediyoruz. Münevvere ve Nazmiye, Abdülbâkî ve Mehmed Celâl’in nûr hizmetinde noksân kalan vazîfelerini İnşâallâh tekmîl edecekler.

Bizi ve Risâle-i Nûr’u çok minnetdâr eden kahraman Burhân’ın mektûbunda yazılan hastaya Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Ve kardeşimiz Zekâî’nin vefât eden vâlidesine çok rahmet eylesin, âmîn. âmîn.

Râbian: Nûrun erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden nûrun santrali Sabrî’nin mektûbunda, merhûm Hâfız Alî, Hasan Feyzî ve onların halefi ve vazîfelerini gören Ahmed Fuâd’ın, ihtiyâr ve vazîfesi bitmek üzere olan bu bîçâre üstâdlarına bedel ömrünü fedâ etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi. Sabrî kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kābilse bana vermek, nefis ve kalbini iknâ‘ edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve nûrlar için hayatı çok fâideli kardeşime binler Bârekallâh deyip, bana verdiği ömrünü kabûl edip,

78

ona aynen Ahmed Fuâd gibi o bâkî kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki yeni Saîd’e emânet verip, benim bedelime hizmet-i îmâniyede ve nûriyede hizmet etsinler.

Ve onun mektûbunda, Barla Medrese-i Nûriyenin baş kâtibi Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in halka-i tedrîsinde Sıddîk Süleymân’ın mahdûmu Yûsuf ve merhûm Mustafâ Çavuş’un ve Ahmed’in oğulları gibi Kur’ân dersiyle Kur’ân yazısını ve nûrları öğrenmesi. ve Hulûsî ve Hâfız Hakkı’nın nûrları şevk ile yazmaları, Barla’ya karşı benim ümîdimi kuvvetlendirdiler ve derince bir ferah ve sürûr verdiler. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin. Âmîn Ve Tevfîk’e tevfîk-i refîk eylesin. Âmîn

Sabrî’nin mektûbu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok def‘a hâtırıma gelen Sıddîk Süleymân’ın hemşirezâdesi Hüseyin’in mektûbu beni çok sevindirdi. Hem onun hakkındaki merâkımı izâle eyledi. Mâşâallâh, tam Sıddîk Süleymân’ın mâhiyetinde eski alâkadârlığını muhâfaza ediyor.

Hem Sabrî’nin mektûbuyla beraber Eğirdir, Cire Köyü Risâle-i Nûr talebelerinden Şükrü, Süleymân, Osmân Çavuş’un samîmî ve ciddî alâkalarını nûrlara karşı gösteren mektûblarına karşı, Bârekallâh, Cenâb-ı Hakk sizleri muvaffak etsin deriz.

Hâmisen: Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüştü’sü olan Mehmed Feyzî ve Emîn’in gönderdikleri benim Kastamonu’da kalan bir kısım risâleler emânetlerini aldım. Ve size

79

gönderdiğim Asâ-yı Mûsâ’nın lügatnâmesini hasta olduğu hâlde çok güzelce ve âlimâne yazan, lügatnâmenin başında güzel bir fıkra derceden ve bana da ayrı mektûb yazan Risâle-i Nûr’un serkâtibi Mehmed Feyzî’nin oraca çok müşkilât ve mânialara rağmen, yine hârika sadâkatını ve nûrlara fâik alâkasını, sarsılmadan îmâna hizmetini birkaç cihette yapması gösteriyor ki, o küçük bir Husrev olduğu gibi, tam bir Hasân Feyzî’dir. Fakat ben orada iken, çok ehemmiyetli ve enâniyetli bir sofî-meşreb eski me’mûrlardan bir zât ve gāyet mühim ve ma‘lûmâtlı, dünya ile çok alâkadâr ve siyâsî tüccâr bir hoca, bana karşı ilişmedikleri için, ben de onları dâire-i nûra celbetmeye çalışmadım, onlara da ilişmedim. Şimdi Mehmed Feyzî ise, Kastamonu’yu onların nüfûzundan kurtarıp Denizli gibi muvaffak olamıyor. Hilmî, Sâdık ve Ahmed Kureyşî gibi nûrun kahramanları da köylerde bulunduğundan, Feyzî’nin hizmeti bir derece husûsî kalıyor. İnşâallâh bir vakit tam muvaffak olurlar.

Kastamonu’nun Zehrâları, Hâcerleri, Lütfiyeleri, Ulviyeleri, Necmiyeleri başka bir sâhada hanımlar âleminde nûr hizmetinde Feyzî’ye arkadaşlık ediyorlar.

Husûsen Feyzî’nin mektûbunda Risâle-i Nûr şâkirdlerinin teşebbüsüyle resmî Kur’ân mektebi açılıp, en evvel nûrun ma‘sûmları ve Emîn’in mahdûmları en evvel mektebe girip, en evvel onlar Kur’ân’ı hatmederek kısmen hıfza başlamaları cihetinde,

80

onları ve pederlerini ve oradaki şâkirdleri tebrîk ediyoruz ve o ma‘sûmlara binler Bârekallâh deriz.

İki def‘a nûrun hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşîremiz Zehrâ’nın Medresetü’z-Zehrâ’nın kâğıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Husrev’ler, Feyzî’ler, Ahmedler bulunduğunu gösteriyor. Kastamonu’da, Hâfız İhsân’ın imzasıyla ve nûr kahramanlarından Hilmî Bey ve Emîn’in müşterek mektûbunu aldım. Ben, bu iki eski ve kıymetli ve sarsılmaz ve metîn o kardeşlerime ve İhsânlara ve oradaki nûr şâkirdlerine çok hasretler ve iştiyâklarla selâm ediyorum. Ve hapiste bizim ile beraber ve bize hapiste çok hizmet eden İhsân nerededir, merâk ediyorum.

Sâdisen: Safranbolu havâlîsi, hakîkaten Mustafâlar ve Ahmed Fuâd ve Hıfzı ve Rahmî gibi hârika sadâkat ve alâkadârlıkla, Kastamonu’daki sekiz sene bizim nûra hizmetimizin akîm kalmadığını ve Safranbolu da parlak bir Medrese-i Nûriye olacağını maddeten isbat ediyorlar. Bu def‘a Mustafâ Usman’ın mektûbunda iki sâat yakınındaki Karabük fabrikalar şehrinde bulunan yüzer genç ve işçilerde nûrlar fütûhât yapacağını bildirmekle, ehemmiyetli bir müjde telakkî ediyoruz.

Nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ Sungur ve Rahmî’nin güzel mektûblarında, onların köylerinde Ahmed Fuâd’ın ciddî gayretiyle ders vermesi ve Eflâni nâhiyesinin,

81

Barla nâhiyesi gibi bir Medrese-i Nûriye hükmüne girdiğini ve ora ahâlisi iştiyâk ile nûrları dinlemesi ve yeniden iki genç muallim daha eski yazı ile nûrlara girmesi ve çocukların hurûf-u Kur’âniyeyi öğrenmeye başlaması ile Risâle-i Nûrları da yazmaya girmeleri, büyük bir fâl-i hayırdır. Cenâb-ı Hakk o ma‘sûmları muvaffak etsin ve onların üstâdları ve peder ve vâlidelerinden râzı olsun. Onlar, duâda ma‘sûmlar dâiresine girdiler. Başta Ahmed Fuâd, Mustafâ ve Rahmî olarak, Eflâni nâhiyesini tebrîk ediyoruz.

Nûrun küçük kahramanlarından Mustafâ Sungur ve Rahmî’nin az bir zamanda, eski harfle, Mustafâ Sungur’un gāyet mükemmel Meyvenin On birinci Mes’elesi Hâtimesi ile ve Rahmî’nin Gençlik Rehberi’ni eski harfle güzelce yazmaları ve Kastamonu’dan gelen kitablarım içinde bize göndermeleri, hakîkaten benim için yeni biraderzâdelerim, bir Abdurrahmân ve Fuâd dünyaya gelmiş gibi beni memnûn ediyor.

Sâbian: Hizmet ve hamiyet ve şiddet-i alâka cihetiyle ikinci bir Hasan Feyzî ve bizim ve nûrların berâetimizde te’sîrli ve ciddî hizmette ikinci bir Alî Rızâ olan kardeşimiz Muharrem’in uzunca ve tafsîlâtlı bir mektûbunu aldım. Ona o kadar uzun bir mektûbla cevâb vermek hakkı var iken, üç-dört kelime ile cevâb vermeye mecbûrum. Ben Denizli’de hapiste ve hâriçte iken perde altında gāyet ehemmiyetli bir Nûrcu bulunduğunu ve nûrları çekinmeyerek çoklara okutturduğunu ve gāyet fedâkârâne kurtulmamıza

82

çalıştığını hissediyordum. Çok merâk ederdim ki, onu bileyim. Hatta Hasan Feyzî perde üstünde yaptığı hizmeti, o da aynen perde altında ve resmîler içerisinde yapıyordu. Tâ bir sene evvele kadar aynını bilemiyordum. Şimdi anlıyorum ki, o mahremce çalışan Muharrem’di. Cenâb-ı Hakk onu ve mübârek hey’etini ve Tavas’taki Nûrcuları ve Denizli’de ve hapisteki nûr arkadaşlarını muvaffak eylesin. Ve onlardan ebediyen râzı olsun. Âmîn. Hem karye-i İrfân’dan ciddî bir kardeşimiz olan Nûrcu Mehmed Âsân’ın gāyet güzel ve nakışlı ve Zülfikār’lı mektûbunda: Uyan ey Âlem-i İslâm, uyan, Allâh için olsun. Gözet nâmûs-u Kur’ân’ı, Rasûlullâh için olsun. fıkrasıyla ziynetlenen mektûbuna ve karye-i İrfân talebeleri nâmına yazdığı fıkrasına mukābil, bin Mâşâallâh deriz. Cenâb-ı Hakk o karye-i İrfân’ı bir medrese-i nûr-u irfân yapsın. Âmîn. Ve Tavas’ta Muharrem’in kardeşlerinden Abdullâh Fevzî Yılmaz mektûbundaki mübârek rüyası çok güzel ve nûrun hizmetinde tam bir fedâkârlığa karar vermesi gösteriyor ki, Tavas’ta çok ciddî Nûrcular çıkacak. Zâten büyük kardeşim Molla Abdullâh nâmındaki Abdullâhlar, Risâle-i Nûr’la tam alâkadâr olurlar. Ona ve Tavas’taki kardeşlerimize çok selâm ederiz.

Sâminen: Edhem Hoca nâmında Balıkesir’de muhâcir ve Celâleddîn-i Rûmî’nin kuddise sırruhû mensûblarından, yirmi seneye yakın köy hocalığı ve çocuklara Kur’ân okutmakla

83

meşgūl ve şimdi de tam Risâle-i Nûr’a Balıkesir ve Kıraağaç havâlîsinde hizmet eden ve uzun mektûbuyla korkak hocaları nûrlara da‘vet eden ve cesâret veren ve Balıkesir, Kıraağaç havâlîsi nûr şâkirdleri nâmına, Sandıklı A‘lâmescid köy imamı İbrâhîm Edhem imzasıyla yazdığı mektûbda, çok ehemmiyetli ve güzel fıkralar var ve korkak hocalara tokatlar var. O zâtı cidden tebrîk ediyorum. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Hem ona, hem mektûbunda isimleri bulunan yeni ve çok Nûrculara çok selâm ediyorum. Onun uzun mektûbunu, hastalığımdan tashîh ve ıslâh ve ta‘dîl edemedim. Hakkımda pek ziyâde senâlarını ya kaldırmak, ya ta‘dîl etmek lâzımdır. Lâhika’ya girmek için sûretini size gönderiyorum. İnşâallâh Hasan Feyzî, Ahmed Fuâd, muallimleri nûrlara sevkettikleri gibi, bu gayretli kardeşimiz de hocaları nûrlara sevkedecek.

Ben Denizli Oteli’nde iken bana mahdûmuyla ara sıra ekmek, ateş cihetinde hizmet eden ve Tâhir Çavuş’la bana mektûb gönderen ekmekçi Mustafâ’ya da selâm ediyorum. Umûma binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Size hem Feyzî’nin, hem Muharrem’in, hem Edhem Hoca’nın mektûblarının sûretini gönderdik. Islâh ve ihtisârdan sonra Lâhika’ya geçirilsin. Hem Sabrî’nin, hem Mustafâ Oruç’un mektûblarını beraber leffen gönderiyoruz.

84

Kusura bakmayınız, pek acele oldu, tebyîz edemedik.

Çizgiler ortasındaki parça Lâhika’ya, hem o parçadan bir kısmını yani ikinci çizgiden sonra, Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde Feyzî’nin yazdığı lügatnâmeden evvel yazılsın. Biz kaydettik.

[378]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Her cihetle düstûr-u ehl-i sünneti bihakkın muhâfaza edip mertebe-i şerîat ve mertebe-i hakîkate tam riâyetle ve her mertebe ehlinin meşrebine muvâfık, mezâkına mutâbık, hak ve hakîkat üzere makām-ı Sıddîkiyette fevkalâde bir tedkîkle hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi beyân ettiği, ehl-i hakîkat ve ehl-i şerîat ve ehl-i fence müsellem ve musaddak olan Risâle-i Nûr’a bir kısım bid‘atkâr hocalar itâle-i lisân ederek, nûruna karşı göz kapatarak, şâh-ı velâyet’in o hârika kerâmât-ı kudsiyesini ve ihbârât-ı gaybiyesini kör olup görmüyorlar. Ahmakāne bir temerrüdle, Vehhâbîliklerini izhâr ediyorlar. Feyâsubhânallâh Bunlar ehl-i sünnet’in كَرَامَاتُ الْاَوْلِیَٓاءِ حَقٌّ düstûruna bütün bütün zıd olarak, insaniyetin her devresinde yeryüzünde umûr-u bâtınaya vâkıf ve serâir-i ahvâle muttali‘

85

binler hârikaları Cenâb-ı Hakk’ın onlara ikrâm ettiği milyonlar evliyânın, başta Şâh-ı Velâyet’in zâhir, bâhir kerâmâtlarını ve ihbârât-ı gaybiyelerini inkâr mı etmek istiyorlar? Hadlerine mi düşmüş?

Sevgili Üstâdım, bunlar inâd ve hasedlerinden ister patlasınlar, ister çatlasınlar, bütün plânları esassız, temelsiz ve çürüktür. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz hudûdsuz şükür olsun ki, sevgili Üstâdımızın şahs-ı ma‘nevîsi ve lisân-ı hakîkîsi ve seyf-i mâ‘neviye-i bedîiyyesi olan Risâle-i Nûr, i‘câzkâr lisânıyla konuşuyor, onları susturuyor. Ve Şems-i ma‘neviye-i hidâyet olarak aktâr-ı âleme ifâza-i envâr edip وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ âyetinin bir hakîkatini güneş gibi gösteriyor. Bunlar ahmaklıklarından üflemek isteseler dahi sönmek değil, belki nûrunun lem‘aları daha ziyâde parlayacaktır.

Çok sevgili Üstâdım, bu ihtiyâr, sahtekâr bid‘akârlara mukābil, Risâle-i Nûr’dan tam ders alan münevver, takdîrkâr, bahtiyar gençlik dahi böyle söylüyor:

Ma‘neviyât denizinin coşkun ve kükremiş mevceleri ortasında, çok bîçârelerin sarsılmış ve kuvvetini kaybetmiş îmânının yegâne kurtuluş gemisi ve o geminin hedef ittihâz edeceği Risâle-i Nûr’un, inkâr edilmeyecek kadar bir kudretle nûrlandırdığı saâdet-i ebediye perestişgâhının yine parlak nûrudur.

Onun içinde maddiyâttan ziyâde, rûhiyâtın tecellîsi her bir sahîfesinde kāri’lerin

86

vâzıhan gördüğü burada dünyada, gafletle kendilerinden geçenler ve âdetâ ölümü hiç olmak gibi, en aşağı bir mertebeye kadar indiren gāfil yolcular ve böylelikle zulmet âleminde misâfir olduklarını hâlâ sezemeyen bedbahtlar, Risâle-i Nûr’un aydınlattığı yollara nazarlarını çevirdikleri zaman, kabrin bir saâdet-i ebediye kapısı, ölümün de yok olmak değil, saâdet-i bâkiyeye vâsıl olacağını bihakkın gösteren bir hidâyet kaynağı olduğunu anlayacaklar. Belki de kalplerinin ücrâ bir köşesinde bîhaber olarak saklı kalan zayıf îmânlarının sönük ziyâsını Risâle-i Nûr’un nûruyla parladığı anda, fânî âlemlerin fânîliklerinden kurtulup bâkî âlemlerin bâkîliklerine ulaşan sırrın aydınlık yolunu hissedecekler. Böylece gāfillerin gafletten uyanmaları, kudsî Üstâdımızın yegâne gāyesidir. Risâle-i Nûr’un hedefini bu sûretle bir nebze açıklarken, insaniyetin nazarını rûhun, ma‘neviyâtın nihâyetsiz ufuklarına dikmelerini temennî ediyoruz. Zîrâ ağaran fecirde bir nûr parlıyor. Bu nûr ki, îmânın nûru ve o nûru gösteren Risâle-i Nûr’un nûrudur.

İşte ey kardeş, ey dindaş Hissiyâtının bütün mevcûdiyetiyle bu envâr-ı îmânîyi, ruhunun tâ derinliklerinden kopup gelen bir sadâkat ve muhabbetle sarılarak, hiç şüphesiz beşerin fevkinde bir kudret ve Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i İlâhiyesiyle bu Risâle-i Nûr’un meydana geldiğini bil. Ve o büyük Üstâdın hârikası önünde ta‘zîmle eğilmeyi bir vicdân borcu addet.

87

Ey rûhları dalgalandıran ve kaleminden şimşekler çaktıran muhterem Üstâd Senin azametli hârikanın en büyük nişânesi olan Risâle-i Nûr’un nûru, kararmaya yüz tutan îmân ufuklarını nûrlandırdı ve aydınlattı. Ve ebede kadar da aydınlatacaktır İnşâallâh.

Kastamonu Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Muhammed Feyzî

Ta‘dîl ve ıslâh etmekten sonra Lâhika’ya girsin. Ben vakit bulamadım, size havâledir.

Bunu yazan ikinci bir Hasan Feyzî olduğu gibi, bizim ve Nûrcuların berâetimize tam çalışan ikinci bir Alî Rızâ’dır.

[379]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek Muhterem ve Şefkatli Üstâdım,

Nûrların hukūkunu muhâfaza ve müdâfaayı hâs şâkirdlerin uhdesine bıraktığınıza dâir olan mektûbunuzu aldık. Beyân olunan sebebler arasında yapılan sûikast ve işkencelerden bahseden kelimelerini okurken ciğerlerimiz parçalandı. Ve bilhassa Ben bir çekirdek gibi çürüdüm ibâresi, hıçkırıklarla ağlattı.

88

Üstâdım, şimdiye kadar misli görülmeyen ve hiç bir imam ve velîye tatbîk edilmeyen bu insafsızca muâmeleler, hakîkaten vücûd-u şerîflerinizi bir çekirdek gibi çürüttü ve çürütmektedir. Fakat bu çürüme esbâb ve şerâitin tekemmül etmemesinden çürümeyip aslını kaybeden bir çürüme olmadığını, bilakis bütün insanlara hayât-ı ebediye bahşeden nûrun şecere ve meyvelerini husûle getirmek için yıpranıp hakîkî varlığa kavuşan mukaddes bir çekirdek olduğunu düşünerek bir derece kendimizi teselli eyledik. Fakat nûrun hukūkunu muhâfaza vazîfesinin şâkirdlere devri, ilk görünüşte bize ciğerler yakan bir âkıbeti düşündürdü. Henüz nûrların lemeân ettiği kalb-i şerîfi taşıyan vücûd-u mübârekeleri meydanda iken vazîfeyi devretmekle düşmanların gözlerini aks-i istikāmete çevirmeye imkân yok iken ve esâsen nûrun hukūkunu muhâfaza ve müdâfaa bütün şâkird ve hatta Müslümanların aslî vazîfeleri iken, nasıl olur, yoksa Haccetü’l-Vedâ‘ın arefesindeyiz, acaba yakında göç mü var? diyerek, bir türlü kendimizi teselli edemiyorduk. Bu düşüncelerle kalplerimiz sızlarken, Zülfikār’ın emniyet müdürü tarafından şevkle okunması ve bazı ehemmiyetli şahısların ziyâret ve hüsn-ü alâkaları, bu tür muâmelesinin tamâmen değil, yine baş menba‘-ı Nûr, Hazret-i Üstâd olduğu hâlde, tesânüdün ve meşveretin sırr-ı azîmlerinden husûle gelecek şirket-i ma‘neviye ile nûrların tam fütûhât yapmasını te’mîn olduğunu anladık

89

ve sevindik. Cenâb-ı Mevlâ’dan siz Üstâdımızı başımızdan eksik etmemesi için aşağıdaki duâ ile yalvarıp niyâz eyledik.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ رَبَّنَٓا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِیاً یُنَادٖی لِلْاٖیمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ: Ey Rabbimiz, biz bir münâdî işittik ki, bizi ve bütün âlemi sana îmân etmeye çağırıyor. Bir dellâl duyduk ki, Rabbinize inanın ve uyun diyor.

Kulaklarımızla bu mübârek münâdînin mübârek sesini duyduk. Gözlerimizle gördük. Gönüllerimizle bildik. Ve hepimiz ona îmân ettik. Hiç şüphe yok ki, bu münâdî bidâyette, asr-ı saâdette senin en birinci mahbûbun Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dı. Veya O’na gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’di. Veyâhûd her ikisi idi ki, biri olmasa, diğeri olamaz. Zîrâ O Resûl-ü Hâşimî Aleyhisselâm aynı rahmet ve bereket olan bu nidâ ve sadâsına, cemâdât ve nebâtât ve hayvanât ve beşeriyet âlemi hep işitmiş, لَبَّیْكَ demişti.

Yirmi üç yıl bu sûretle nidâ edip bütün zerrât-ı cihâna senin emir ve fermanını duyuran o münâdî, yalnız başına cehâlet ve vahşet dolu olan sıcak ve susuz Arabistân çöllerini Kur’ân’ın feyziyle sulamış ve nûruyla her tarafı aydınlatmıştı. Haccetü’l-Vedâ‘ında, Arafât Tepelerinde topladığı yüz bin ashâbına hitâb ederek, irtihâlinin yaklaştığını bildirmiş ve kıyâmete kadar gelecek olan

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç