Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 279
olan bu memlekette ve İslâmiyet ve Kur’ân’ın bayraktârı bu vatandaki hükûmetin şimdi en ehemmiyetli vazîfesi, hayât-ı bâkiyenin muallim-i ekberi olan Kur’ân’ın hakîkatlerini hükûmetin ilim dâiresi olan maârif hey’etiyle ve radyo diliyle, rûy-i zemîn mektebinde nevʻ-i beşere bu en büyük mesele-i beşeriyeyi ders vermek, o maârif dâiresinin hakkıdır. Bu kudsî vazîfeyi şimâl-i garb devletlerine bırakmamalı Bin senedir üstâd iken, şimdi hidâyet dersinde ecnebîlere şâkird olmaya mecbûr olmasın, diye ben gibi bir muallimin, maârifin haysiyetini ve şerefini muhâfaza için nûrdan aldığım derse göre kısa bir cümle ile ifade etmek istedim. Fakat sözüm anlaşılmadı dersin, diye ona söyledim. Umûma binler selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Lâhika’ya. Tashîh ve ta‘dîlden sonra girebilir.
(448)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Muhterem ve Müşfik Üstâdım Efendim,
Hulûlüyle müşerref olduğumuz şehr-i sultânınızı ve içindeki dîn-i mübînin a‘mâl bilançosunu değiştiren o mübârek leyle-i kadr’inizi tebrîk eder ve böyle nice nice mübârek günlere
SAYFA 280
tekrar be-tekrâr kavuşmanızı Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı mutlak ve Rabbü’l-felak Hazretleri’nden temennî ve niyâz eder ve bu eyyâm-ı mübârekenin feyiz ve berekâtından istifâde bekleyen biz günâhkârları da duâ-yı mübârekenize idhâlini himmet-i âlîlerinden bekleriz. Hallâk-ı zü’l-Celâl ve Rezzâk-ı zü’l-Kemâl ve Rabb-i Müteâl Hazretleri’ne hesabsız şükürler olsun ki, beşeriyetin ukūlünü zîr u zeber eden bu asrın, sefîh-i rezîlânesinden bizleri bir annenin küçük yavrusunu kucağına şefkatle bastığı gibi, siz de Risâle-i Nûr’un kalʻası dâhilinde bağrınıza basarak kurtardınız. Rahmân-ı Rahîm ve Mün‘im-i Hakîm Hazretleri siz Üstâdımdan ebediyen râzı olsun. Âmîn âmîn âmîn.
İslâm dînî ve ahkâmı eskimeyeceği ve hiç bir zaman sönmeyeceği tahakkuk eden ve her zaman genç ve dinç bulunan Kur’ân-ı Muʻcizü’l-Beyân, insanları yaşamak ve refâha kavuşturmak için geldiğinin farkına varan garbın en yüksek devleti olan İngiltere’nin Hâşiye dîndâr hatîpleri, kürsülerde artık İngiltere’nin İslâmiyet’i kabûl etmesi lâzımdır, diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün ihtiyâcâtını câmi‘ olan Furkān-ı Hakîm’in âyetlerini birer birer okuyup beyân ettiklerini, en son Dakîka gazetesinde arkadaşların okuduklarını işitiyoruz.
Üstâd-ı muhterem efendim, bu sıralarda bedbaht nefs, gurura ve zînet-i dünyâya tamamıyla
SAYFA 281
kalkıştı. Çok dehşetli muhârebe-i ma‘neviyeye başladı. Ben de kendisine diyorum ki: Ey bedbaht nefis hizmet-i nûriye kal‘asına girdim. Bana hiç bir şey yaklaşamaz ve aldatamaz diyerek iftihâr etme. Karşında gördüğün asra uymuş nefis ve hevâsına tâbi‘ olmuş ve her türlü menhiyâta ve denâete irtikâb eden o vatandaşların, bir gün olur da hidâyet-i Rabbâniye ile gittiği yolu anlar ve derhâl doğru yola çevrilir de seni utandırır. Onun için bunları hakîr görme. Hakîkat yoluna girmeleri için Zât-ı ehadiyetten niyâz et. Esas vazîfeni yap. Hiç bir zerreye, hiç bir ferde abesiyetle bakma. İbretle nazar et. Eğer elinden gelirse zamân-ı asrın musîbet-zedelerinin hâline acıyarak gece gündüz ağla, feryâd et. Zîrâ sana da sirâyet etmesi yüzde yüz muhtemeldir.
Nefs-i şeytâniye ne diyor, can kulağıyla dinle. Nefsim dedi: Beni iknâ‘ edebilir misin? Ben dedim: Hây hây, Cenâb-ı Hakkk’ın izni ve keremiyle, emir ve teklîfi ve Risâle-i Nûr’un bir kıvılcımı, Üstâd-ı muhteremin himmetiyle sizi iknâ‘ için zekâtı, imtiyâz-ı ibâd-ı muhlisin için sıyâmî, takviye-i dîn için haccı, izzet-i İslâm için cihâdı, ıslâh-ı avâm-ı nâs için emr-i ma‘rûfu, zecr-i süfehâ için nehy-i münkeri, muhâfaza-i dimâ için kısâsı, muhâfaza-i akıl için terk-i şarâb-ı hamrı, muhâfaza-i neseb için terk-i zinâyı emir buyurmuştur. İşte bu emri ve bu teklîfi kabûl etmeyip hârice çıkanlar, sizin saptığınız denâet-i sefîhâneye irtikâb edebilirler. Ben ise bu
SAYFA 282
teklîf ve emrin hâricine çıkmaktan hayâ eder, hıfz-ı İlâhîye sığınır, Risâle-i Nûr kal‘ası dâhilinde yaşarım dedim.
Şeytânet-i nefsâniye dedi ki: Ey arkadaş, sen öyle bir kal‘aya girmişsin ki, asırlardan beri emsâli görülmemiş, baştan ayağa nûr ile inşâ edilmiş. O kal‘a-i azîmeye dünya gözüyle bakılamadığı gibi, ne top, ne tüfeng, ne tayyâre, ne tank ile, hatta ulûm-u fünûnun en son ictihâd ettiği birkaç tanesi infilâk ederse dünya çerçevesinden oynar diyerek rapor verdikleri atom bombasıyla da yıkılamaz.
Velhâsıl, bu kal‘a-i mübârekeye beşeriyetin en müdakkik fünûnu, şeytânet-i nefsâniyenin en yüksek desîsesi hiç bir te’sîr yapamaz, der. Akl-ı selîme teslîm olur. İşte ey zînet-i dünyâyı benim gibi sırtına yüklenmiş, etrafını göremeyen dindaş kardeşler Zamân-ı asrın bütün dünyayı zelzeleye düşüren o dehşetli musîbetten kurtulmak ve bütün mevcûdâtın fahr-i ebedîsi Rasûl-ü Kibriyâ, Habîb-i Hudâ, Muhammed Mustafâ Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz’in şefâat-ı uzmâsına nâil olmak isterseniz, saâdet-i ebediye yolunun başlangıcı وَاَبْشِرُٓوا اَنَّ الْجَنَّةَ لِلْخَادِمٖینَ الْمُخْلِصٖینَ فٖی رِسَالَةِ النُّورِ nidâsıyla kendisine da‘vet edip müjde veren, cennet-i a‘lânın miftâhı ve hayât-ı dünyeviyenin refâhı ve bütün kitabların fasîhi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden çıkan Risâle-i Nûr’un o metîn kal‘asına gir de kendini kurtar. Ve oradan
SAYFA 283
fermân-ı İlâhînin özü ve hulâsası olan o mübârek nûrun mikroskobu, yani dürbünü ile kānûn-u İlâhî sinemasını hakîkî gözünle seyret. Senin gördüğün o zâhirî sinema ile kıyâs et.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Denizli Nûrcuları nâmına fakîr ve âciz günâhkâr talebeniz Ya‘kūb Cemâl
(449)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Leyle-i Kadr’inizi tekrar be-tekrâr tebrîk ederek, Cenâb-ı Hakk hakkınızda ve hakkımızda bu Ramazân’daki Leyle-i Kadr’i her birimize seksen üç sene bir ibâdet hükmünde kabûl etmesini ve Âlem-i İslâm’da ve zemîn yüzünde Kur’ân’ın nev‘-i beşere güneş gibi ziyâlar neşretmesini ve beşerin yaralarını tedâvi etmesini, Leyle-i Kadir’de duâ eden mübârek zâtları ve Leyle-i Kadr’in kudsî hakîkatini şefâatçi ederek, Erhamü’r-râhimîn’in rahmetinden niyâz ediyoruz.
Sâniyen: Bu müsâdere mes’elesi ondan dokuzu hem bize, hem nûrlara, hem ehl-i îmâna menfaâtli olduğu için sâir taarruzlar gibi bir musîbet-i semâviye ve arziyeyi netice vermedi. Yalnız bir derece zâhirî bir telâş ve bir hüzün Nûrculara verdiği için
SAYFA 284
tam müsâdere vaktine kadar güzelce devam eden rahmetler durdu, Bir derece itâb göründü diye buradaki Nûrcuların kanâati geliyor. Hem de her vakit fâideli olan ihtiyâta bizi sevketti. Sirâcü’n-Nûr’un çoğunun intişârına kadar bir yerde toplu bulunmasın. Ayrı ayrı yerde bulunsun, daha münâsib olur. Ve Sirâcü’n-Nûr’un âhirinde siz münâsib gördüğünüz Hasan Feyzî’nin veya başkasının fıkralarını tashîh ta‘dîlden sonra dercedebilirsiniz. Kahraman Tâhirî’ye ve yardımcılarına bin Bârekallâh ve وَفَّقَكُمُ اللهْ deriz.
Sâlisen: Kastamonu Husrev’i ve nûrların ser kâtibi Mehmed Feyzî’nin beni çok mesrûr eden mektûbunu ve Ramazân tebrîkini ve oradaki Nûrcu arkadaşlarının alâka ve sadâkatlerini ve mektûbunda isimleri bulunan bütün o mübârek kardeşlerimizin devâm-ı hizmetlerini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Husûsen Hilmîler, Sâdıklar, Emînler, İhsânlar, Ahmedler, İhtiyâr Beş Kardeşler ve Ilgaz’da İsmâîl ve Büyük Küçük iki Şevket ve Mustafâ ve Abdullâh ve Hâfız Emîn gibi kardeşlerimizin, hem Ramazânlarını, hem Leyle-i Kadirlerini, hem gelecek bayramlarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Ve Emîn’in Van’a seyâhati ve iki Şevket’in aynı zamanda ism-i Hayy-ı Kayyûm’un dersine tevâfukları ve Asâ-yı Mûsâ’nın oraya girdiği dakîkada Kastamonu Medrese-i Nûriyesi sevincinden sarsılmak ma‘nâsındaki hafîf zelzelenin haber vermesi, beni çok sevindirdi. Yeniden ben Kastamonu’ya gitmiş gibi ferahlandım.
SAYFA 285
Râbian: Hem kalemiyle, hem te’sîrli hizmetiyle Risâle-i Nûr’a çok hizmetleri sebkat eden Küreli kardeşimiz Hâfız Emîn’in mektûbunda isimleri bulunan zâtlara pek çok selâm ve Hâfız Emîn’i de yeni hizmet-i Kur’âniyede tebrîk ve muvaffakiyetine duâ ediyoruz. Yine eskide nûrun iş başında çalışıyor gibi kabûl ediyoruz. Kastamonu’dan Muammer, Küreli Hüsnü, Mustafâ Hâlid gibi kardeşlerimize, husûsen Saatçi Nûrî’ye çok selâm ve duâ ediyoruz. Şimdi vakit pek dar ve acele olduğundan ve acele yazmaya mecbûr olduğumdan, onların mektûbunu tamam okuyamadığımdan ve husûsî cevâb yazamadığımdan gücenmesinler.
Hâmisen: Ma‘sûmlar kahramalarından Dadaylı Şevket’in oranın genç şâkirdleri nâmına yazdığı güzel mektûbu ve manzûmesini daha tamam okuyamadık. Hem ona, hem Dadaylı kardeşlerimize, husûsen Hâfız Hasan’a çok selâm ediyoruz. Şevket’in parlak mektûbunu tamamıyla ve manzûmesini Lâhika’ya geçireceğiz. Size de göndereceğiz. Hem ayrı yazılıp gençler ve mektebliler okusunlar. Şimdiden ona Bârekallâh deriz. Homa civârındaki Sütlâç’tan Mustafâ Kurşuncu, Ahmed Yavuz ve Mehmed Yayla’nın pusulalarındaki bana duâlarına mukābil, Cenâb-ı Hakk onlardan râzı olsun der, selâm edip duâlarına âmîn deriz. Umûma birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 286
(450)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakîkate, pek kısaca işâret edeceğiz. Şöyle ki: Nev‘-i beşerin, bu son harb-i umûmî’de eşedd-i zulmü ve istibdâdı ile ve merhametsiz tahrîbâtı ile. ve bir düşmanın yüzünden yüzer ma‘sûmu perişan etmesiyle. ve mağlûbların dehşetli me’yûsiyetleriyle. ve gāliblerin dehşetli telâşlarıyla. ve hâkimiyetlerini muhâfaza etmekten ve büyük tahrîbâtlarını ta‘mîr edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla. hem dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umûma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti‘dâdâtın ve mâhiyet-i insâniyenin umûmî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla. ve ebed-perest hissiyât-ı bâkîye ve fıtrî aşk-ı insânînin heyecan içinde uyanmasıyla. ve gaflet ve dalâletin ve en sert sağır olan tabiatın Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla. ve gaflet ve dalâletin en boğucu ve aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyâsetin rûy-u zemînde pek çirkin ve pek gaddârâne hakîkî sûreti görünmesiyle, elbette ve elbette hiç şüphe yok ki, şimâlde ve garbda ve Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev‘-i beşer,
SAYFA 287
ma‘şûk-u mecâzîsi olan hayât-ı dünyeviyeyi böyle çirkin ve geçici olduğunu görmesiyle, fıtraten beşerin hakîkî sevdiği ve aradığı hayât-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacaktır.
Ve elbette ve hiç şüphe yok ki, bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şâkirdi bulunan. ve her hükmüne ve da‘vâsına milyonlar ehl-i hakîkat tasdîk ile imza basan. ve her dakîkada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren. ve hiç bir kitabda emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde verip beşerin yaralarını tedâvi eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın şiddetli ve kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler def‘a da‘vâ ettiği ve haber verdiği sarsılmaz kat‘î delîllerle ve şüphe getirmez hadsiz huccetlerle hayât-ı bâkiyeyi kat‘iyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev‘-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse. ve maddî ve ma‘nevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa. İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve dîn-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli cem‘iyeti gibi, rûy-u zemînin kıt‘aları ve hükûmetleri, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı arayacaklar. Ve hakîkatlerini anladıktan sonra bütün rûh u cânlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakîkat noktasında kat‘iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiç bir şey bu mu‘cize-i kübrânın yerini tutamaz.
SAYFA 288
Sâniyen: Mâdem Risâle-i Nûr, o mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini görmüş ve göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hatta hissiyâtı tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi yapıyor. Ve aleyhinde olan dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert ve kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesi’yle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Huccetleriyle gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i nûriye açmaları lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için, hem ilim, hem ma‘rifet, hem ibâdettir. Hâşiye Eski medreselerde beş on seneye mukābil,
SAYFA 289
İnşâallâh nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor.
Hem hükûmet ve millet ve vatana, hem hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlerine ve dellâlı bulunan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Sâlisen: Bu Ramazân-ı Şerîf’te, Kur’ân’ı zevk ve şevk ile okumaya benim çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalığın, maddî ve ma‘nevî sıkıntıların, yorgunluğun ve meşgalelerin te’sîriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazdığı mu‘cizâtlı cüz’ler. ve mu‘cizâtlı ve Hâfız Alî ve Tâhirî’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî’yi birbiri arkasından okumaya başladım. Öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunluklarımı hiçe indirdi. Hiç bir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir sûrette ders-i Kur’ânî’yi onlardan dinlerken bütün rûh u cânımla arzu ettim ve kasdettim ve azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî gibi, Mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı fotoğrafla tab‘edelim. İnşâallâh tab‘edeceğiz.
Râbian: Üç seneden beri Husrev’in mektûblarıma cevâben yazdığı mektûblar, husûsen benim yazdığım mektûblarımın hülâsasını tam tamına güzelce yazması, benim çok hoşuma
SAYFA 290
gidiyordu. Bütün o mektûblar muhâfaza edilsin dedim. Şimdi hâtırıma geldi ki, bütün o mektûbların, fakat benim mektûblarımın hülâsalarına âit kısmı bir risâle sûretinde cem' edip Lâhika’ya parlak bir zeyl yapılsın. İnşâallâh müsâid bir vakitte bunu yaptıracağız.
Hâmisen: Bu gece geçen Leyle-i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı, bütün rûh u cânımızla tebrîk edip, umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu mektûba vakit bulamadım ki, kendim bakayım. İmlâsında, kelimelerinde lüzûm varsa siz tashîh edersiniz. Üniversite talebesi olan Şevket’in Daday genç talebeleri nâmına yazdığı mektûbunu tashîhinizden geçtikten sonra Lâhika’ya girmek için leffen gönderiyoruz.
(451)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek Muhterem Üstâdım,
Risâle-i Nûr’u lezzetle okuyalıdan beri rûh ülkelerinin kapıları açıldı. Öyle bir âleme vardım ki, orada çiğ taneleri güneş kadar parlak ve ziyâsına hiç bir engel yok.
SAYFA 291
Hac yollarında bir kervâna önder gibi, şimdi siz Üstâdımız da mü’minlerin önünde, elinizde nûrlu meş‘ale ve sarsılmaz bir azim ve irâde ve hiç bir seddin engel teşkîl etmediği ve edemeyeceği kudretle îmân yollarını aydınlatınca, dîn-i İslâm’ın için için sızlayan yaralarına öyle bir ilaç sürüyorsunuz ki, fânîlik denilen mefkûre zihinlerden silinip, yerine bâkîlikleri, yani müebbed hayatı kudretle ve feyizli kaleminizle gösteriyorsunuz. İşte şimdi ben de Risâle-i Nûr deryasında bütün hevesimle yelken açıp o uçsuz ve sonsuzluklara doğru ilerliyor ve rûhumda hâsıl olan akisleri ağaran ufuklardaki îmânın müjde huzmelerini temâşâ ettikçe titriyor, titredikçe hızlanıyor, hızlandıkça o her bir damlası Kur’ân dan feyiz olarak ummân hâline gelen eserinizin nûrlu nûrlu sularında cismimi unutup garkolmak istiyorum.
Bu satırları şimdi elimden bıraktığım Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın zihnimde kamçıladığı hislere kapılarak yazıyorum. Şu anda tatlı bir bahar sabahına benzeyen hayrete şâyân bir ferahlık tekmîl-i rûhumu kaplarken Allâh’tan yüzbinlerce şükürler ediyorum ki, siz Üstâdıma ben âciz talebinizi kavuşturdu. Tabiatıyla bu vuslat, Risâle-i Nûr’u, feyizli çizgileri, muhtâç olduğum rûhî gıdayı tam ma‘nâsıyla bana vermesi ve şimdiye kadar hiç bir eserde rastlamadığım ve bundan sonra da rastlayacağıma
SAYFA 292
aslâ ümîd etmediğim parlak ve nûrlu yolunun câzibesi oldu. Hiç şüphesiz ki, şimdi olduğu gibi, bilhassa âtîde Risâle-i Nûr’un kıymeti altın yaldızla İslâm’ın sinelerine işlenecek. Ve rûhlardan çağlayanlar hâlinde akacaktır.
Müslümanlığın en karanlık bir gününde, şark ufuklarından bir güneş kadar ihtişâmla parlayıp ışıklarında gafletle kendinden geçenlere yol gösterdin. Rûhlarda dîn aşkının İlâhî meş‘alesini yaktın.
En ziyâde feryâdın, korkusuzluğun, îmânın şemsi ebediyete kadar İslâmlığın sînesinde iftihâr ve şerefle terennüm edileceksin.
Düşünürken hakka uzanan yolu ân be ân
Nûrdan kollarını uzattı Bedîüzzamân
Risâle-i Nûr hemen çekti beni kendine
Okumaya koyuldum içime sine sine
Titrerken rûhum yürüyorken izinde
Açıldı birden gözlerimin önünde
Ben ondan amansız bir alev aldım sönemem
Kim ne derse desin onun yolundan dönemem