EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

371

İşte yirmi iki sene evvel te’lîf edilmiş olan bu parçanın binler nüshası intişâr etmiş ve te’sîrini göstermiş ve muhabbet, uhuvvet ve müsâlemet-i umûmiyeyi dehşetli ihtilâlcilere karşı te’mîn etmiştir.

Hükûmetin hey’etine beyân ediyorum ki: Bu parça ve emsâlinin intişârını zararlı görenler, anarşistlerin en fenâ dinsizleri ve sofestâîleri olabilir. Çünkü dünyada bu kadar zaman, muannidler tenkîd ve bahânelerle i‘tirâz ettikleri hâlde, bu kadar kesret-i eczâ içinde o muannidlerin bir şey bulamadıkları gösteriyor ki, tamamıyla başka bir hesaba binâen bu mu‘cize-i Kur’âniyeyi vatanı kurtarmakta isti‘mâl etmemek için bir vesîle arıyorlar. Ve bazı sâfdil me’mûrları ve mahkemeleri de iğfâl ediyorlar.

Gāyet hasta Saîdü’n-Nûrsî

(480)

[Bir nûr talebesinin mahkemedeki müdâfaâtından bir parçadır]

Muhterem Hey’et-i Hâkime,

Bin seneden beri Kur’ân’ın bayrakdârı ve mücâhidi olan necîb, mübârek ve kahraman ecdâdımızın evlatlarını nûr-u îmândan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefâhir-i âlîyesine zıt olarak maddî ma‘nevî helâketlere ma‘rûz bırakmak olan o dehşetli sûikastlere ve o kahraman ecdâdın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrûm etmek olan dehşetli

372

dinsizlik telkînlerine karşı, Kur’ân-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammediye’deki asm dellâlı olan Bedîüzzamân ve onun risâleleri, bu asrın bir hidâyet serdârı ve bu müdhiş zamanın müdhiş dinsizlik zulümâtına karşı nûr-u Kur’ân’la mukābele eden bir fedâkârı. ve Risâle-i Nûr’un yüzbinler nüshalarını milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşir ederek dinsizliğe, küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’ânî te’sîs eden bir hâdim-i İslâm Bedîüzzamân. ve Yüz binler başlar fedâ oldukları bir kudsî hakîkate başımız dahi fedâ olsun diyerek nûr-u İslâm’ı söndürmek ve nûr-u îmânı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücûmlarına karşı mukābele eden. ve istibdâd ve icbârlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhâfaza ve şeref-i îmâniyeyi pervâsızca âleme i‘lân eden. ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l Beyân’dan aldığı îmân hakîkatlerini güneş gibi parlak ve cerh ve inkâr ve i‘tirâz edilmez delîller ve burhânlarla isbat eden. ve Risâle-i Nûr’la dinsizlik ve dalâlet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan Bedîüzzamân. ve mahkemelerde Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, zındıkaya teslîm-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hiyânet etmem ve hakîkat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başı zâlimlere eğmem diyen. ve hizmet-i îmâniye yolunda hem dünyevî, hem lüzûm olsa uhrevî hayatını da fedâ eden. ve mahkemelerde da‘vâ ettiği gibi Bir tek hakîkat-i îmâniyeyi bütün dünya saltanatı ile de değiştirmeyen kahramân-ı İslâm olan Üstâdımız

373

Bedîüzzamân ve Risâle-i Nûr’dan bizi uzaklaştıracak hiç bir beşeri kuvvet yoktur. Hem Risâle-i Nûr, iki hayâtımızın halâskârı olmakla beraber, sermâye-i ömrümüz ve gāye-i hayatımızdır. Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar, biz de mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapıp yine Risâle-i Nûr’u yazacağız demiştir.

Yine kat‘î berâetle netîcelenen ve temyîzin tasdîkinden geçerek kaziye-i muhkeme hâline gelen Denizli mahkemesinde, Üstâdımız Bedîüzzamân ifadesinde demiştir ki: Efendiler Dikkat ediniz. Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-i mutlak hesabına hakîkat-i Kur’âniyeyi ve hakāik-i îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle beraber, bin üç yüz seneden beri her senede üç yüz elli milyon onda yürümüş üç yüz milyar Müslümanların, hakîkate ve saâdet-i dâreyne giden cadde-i kübrâlarını kapamaya çalışmaktır. Ve onların nefretlerini ve i‘tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlarıyla, hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesîle olmaktır. Acaba mahkeme-i kübrâ-yı haşirde, milyarlar ehl-i îmân da‘vâcılar tarafından sizden sorulsa ki: Hiç bir siyâsetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur’ân cadde-i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını i‘dâm-ı ebedîden ve haps-i münferitten ve dalâletten

374

kurtarmaya çalışan ve bunun için Kur’ân’ın hakîkî tefsîri olan Risâle-i Nûr gibi gāyet hak ve hakîkat bir eseri okuyanlara ve hiç bir siyâsî cem‘iyetle münâsebeti olmayan o hâlis dindârların birbirleriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem‘iyet nâmı verip iliştiniz. Onları mahkûm ettiniz ve etmek istediniz dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.

Sizi iğfâl eden ve adliyeyi şaşırtmak isteyen ve hükûmeti bizimle vatan ve millete zararlı bir sûrette meşgūl eyleyen muârızlarımız hem sizi iğfâl, hem hükûmeti işgāl, hem bizi perişan ederek, hem hâkimiyet-i İslâmiyeye, hem millete, hem vatana darbeler vuruyorlar.

Eserlerimde dâimâ dediğim budur: Hiç bir siyâsetle alâkamız yoktur. Biz îmânımızı kurtarmaya çalışıyoruz. Umûm ehl-i îmân dâhil oldukları ve üç yüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan mukaddes bir cemâat-i İslâmiyeden başka mâbeynimizde bir şey yoktur. Üstâdımız diğer bir ifadesinde diyor ki: Kur’ân şâkirdleri olan Risâle-i Nûr talebeleri, hiç bir cihetle siyâsî bir cem‘iyet değiller. Eğer iddiânâmedeki cem‘iyetten maksad, îmânî bir cemâat ise ona karşı deriz ki: Eğer Dârü’l-fünûn talebelerine ve câmi‘lerdeki cemâate ve vaaz dinleyenlere ve her nevi‘ esnâfa bir cem‘iyet nâmı verilse, bize de o nevi‘den bir cem‘iyet nâmı verilebilir. Hem azlık, çokluğa karşı cem‘iyet kurar. Hâlbuki bu milletin yüzde doksanı Müslümandır. Doksan

375

kişinin on adama karşı cem‘iyet teşkîl etmesi ma‘nâsız olur. Biz her asırda lâakal üç yüz elli milyon efrâdı bulunan Müslümanlarız. Umûm Müslümanlarla kardeşiz.

Eğer dînî hissiyâtla emniyeti ihlâl edecek bir cem‘iyet nâmı veriliyorsa, buna karşı deriz: Otuz sene zarfında, bu fırtınalı zamanda, Risâle-i Nûr’un yüzler risâlelerinden binler nüshalarını milyonlar adamlar kemâl-i iştiyâk ve merâkla okudukları hâlde, hiç bir yerde, hiç birisinin bir vukūâtı olmaması ve âsâyişe kat‘iyen ilişmemeleri, bu iddiâ ve ithâmı tamâmen çürütüyor. Eğer hissiyât-ı dîniyeyi kuvvetlendirmesinden, istikbâlde âsâyişe zarar verebilir diye bir cem‘iyet nâmı verilmişse, buna mukābil deriz: Evvelâ: Başta diyânet riyâseti ve bütün vâizler aynı vazîfeyi, aynı hizmeti görüyorlar. Sâniyen: Risâle-i Nûr şâkirdleri, değil emniyet ve âsâyişe zarar vermek, belki bütün kuvvetleriyle ve kanâatleriyle vatan ve milleti anarşilikten ve komünizimden muhâfaza ile emniyet ve âsâyişi te’mîn etmek için çalıştıklarına delîl ise, birinci esasta beyân edilmiş.

Evet, biz bir cemâatiz. Hedefimiz ve programımız, evvelâ kendimizi, sonra sû’-i te’sîr yapmamak şartıyla milletimizi i‘dâm-i ebedîden ve haps-i münferidden ve komünizm ve anarşilikten ve serserilikten muhâfaza ile, vatan ve millete hayırlı ve nâfi‘, halîm,

376

selîm, doğru, dürüst ve çalışkan insanlar hâline getirmekdir. Ve iki hayatımızı imhâya vesîle olan zındıkaya karşı, Risâle-i Nûr’un çelik gibi hakîkatleriyle kendimizi muhâfaza etmektir. Bunun delîl ve hucceti ise, Risâle-i Nûr’un zındıkaya karşı ma‘nevî müdâfaanâmesi hükmünde olan Denizli Hapsinin Meyvesi nâmında, Risâle-i Nûr’un kısa bir hülâsasını ve esas mesleğini beyân eden risâleciktir ki, bir nüshası müddeî-i umûmîliğe verilmiştir.

Hem mâdem her şey fânîdir ve geçicidir. Ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve zahmet ise rahmete kalboluyor. Elbette ve elbette bunca zulüm ve haksızlıklara rağmen, biz sabır ve şükür ile tevekkül edip sükût ederiz, demiştir.

Yüksek makamın muhterem mümessilleri,

Benim tanıdığım, okuduğum, sevdiğim ve te’mînine çalıştığım ve ancak Kur’ân ve îmân ve âhiret saâdeti için bağlandığım ve bu hakîkatler dâiresinde ebediyen de bağlı kalacağım Risâle-i Nûr ve talebeleri ve müellif-i muhteremi bunlardır. Eğer îmânıma ma‘tûf olan bu hareketim bir suç ve meslekten çıkarılmama bir sebeb ise, ben de kabûl ederim. Yoksa elbette o kararın bozulması lâzım ve elzemdir.

Bir Nûr Talebesi

377

(481)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Sizin vâli, Ankara’ya istenildiğini işittim. Acaba nûrların fevkalâde intişârına bir zarar olmasın diye merâk ettim. O vâli vicdanlıdır. İnşâallâh zulüm yaptırmaz. Şâyet bir sıkıntı verilse de telâş etmeyiniz. Sebât ve ihtiyât ve dikkat ediniz. Size gelen ifâdelerimin dâiresinde ifade veriniz.

Sâniyen: Bizi merâk etmeyiniz. Bu geniş taarruzları da yüzde bire indi. İnşâallâh zahmetlerimiz rahmetlere dönecek.

هُوَ Nüktesi’nin âhirinde هُوَ gibi هَوَا de bir anahtar oldu. Âlem-i misâle girdim. Bütün ma‘nevî fotoğraflar gibi ilâ âhir. meâlinde yazdığımız parçacık ki, üzerinde çizgi çektim ki neşrolunmasın, demiştim. Eğer zâyi‘ olmamışsa ehemmiyeti var. Husûsî nüshalarınıza da, isteyenler Hüve Nüktesi’nin âhirinde yazabilir. Bize de bir sûretini gönderirsiniz. Bizde sûreti yok.

Sâlisen: Size gönderdiğimiz bu Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye olan tefekkürnâme çok ehemmiyetlidir. İmâm Alî’nin ra ona bir vecihte Âyetü’l-Kübrâ nâmını vermesi, tam kıymetini gösteriyor. Namaz tesbîhâtında ayne’l-yakîn derecesinde kalbe gelmiş, çok risâleleri

378

netice vermiş, otuz sene akıl ve fikrin gıda ve ilacı olmuş bir ma‘rifetnâmedir. Bunu hem Lem‘alar içinde, hem kırk elli adet müstakil makine ile yazılsa münâsib olur. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[482]

Üstâdımızın mektûbunda Hüve Nüktesi’nin âhirinde yazılmasını emrettiği parçadır.

Ve gördüm ki, âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhrevî ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaz‘iyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini, sermedî temâşâgâhlarda ve cennette saâdet-i ebediye ashâblarına, dünya mâcerâlarını ve eski hâtırâtlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. Hem Levh-i Mahfûz’un, hem âlem-i misâlin iki hucceti ve iki küçücük numûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayâliyeyi mercimek küçüklüğünde iken, bir büyük kütübhâne kadar, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizâmla içlerinde yazılması kat‘î isbat eder ki, o iki kuvvenin numûne-i ekber ve a‘zamları olan âlem-i misâl ile Levh-i Mahfûz’dur.

379

Hava ve su unsurlarının, husûsen nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem-i kader ve kudret ile yazıldıklarını ve hiç bir cihetle tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması mümkün olmadığını ve Hakîm-i Zü’l-Celâl’in kalem-i kader ve hikmetinin sahîfesi olduğu ilme’l-yakîn ile kat‘î bilindi.

Şimdilik mütebâkîsi yazdırılmadı.

[سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ]

Kardeşiniz. Saîdü’n-Nûrsî

(483)

Hulûsî bey'in manzûm fıkrasıdır.

Bu manzûmecik dahi evvelki manzûmesi gibi, Tılsımlar Mecmûası’nın âhirine yazılsın

[Ezvâk-ı Hakîkat ]

1

Îmânında kemâl olan, zulümlerden ürkmez aslâ

İhvânında fenâ bulan, zâlimlerden korkmaz aslâ

Mevcûdâtta hakkı gören, hudûdundan çıkmaz aslâ

Bu âlemde nûra eren, ezvâkından doymaz aslâ

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

380

2

Mesâibin cümlesinden ancak Allâh kurtarıcı

Mehâlikin darbesinden ancak Allâh koruyucu

Menâahînin küllîsinden ancak Allâh saklayıcı

Meâsînin cemî‘sinden ancak Allâh bekleyici

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

3

Bak dağlara haşmeti gör, bak âsâra kudreti gör

Bak bağlara ni‘meti gör, bak esrâra hikmeti gör

Bak çaylara sür‘ati gör, bak ebhâra vüs‘ati gör

Bak canlara cenneti gör, bak envâra rahmeti gör

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

4

Dermân istersen derdine, gel Kur’ân’dan devâyı al

Îmân istersen kalbine, gel sözlerden safâyı al

Burhân istersen aslına, gel derslerden kimyayı al

Ummân istersen zevkine gel nûrlardan ma‘nâyı al

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

381

5

Girdik nûrun bahçesine, ni‘metleri tattık hadsiz

Daldık nûrun havzasına, elmasları bulduk hadsiz

Vardık nûrun çeşmesine, kevserleri içtik hadsiz

Gittik nûrun ravzasına, hikmetleri gördük hadsiz

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

6

Meslek-i nûr sâliklere, râh-ı hakkı gösteriyor

Üstâd-ı nûr tâliblere, îmân yolu öğretiyor

Şâkird-i nûr muhtâçlara, ihlâs zevki belletiyor

Nûrcu muhlis mü’minlere, nûrlu sözler dinletiyor

Her yerde hazırdır Allâh, her şeye kâdirdir Allâh

Ne misli var ne nazîri, âmennâ Elhamdülillâh

Muhlisiniz

[484]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Nasıl ki Eğirdir’de Asâ-yı Mûsâ’yı müsâdere eden ve mahkemeye veren adam, kendisi iki sene hapis cezâsıyla tokat yedi. ve Husrev’e hiddetle bir ay cezâ veren hâkimin

382

isti‘fâya mecbûr olmasıyla ve refîkasının oradan müfârakatıyla bir nevi‘ tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat‘î gösteriyorlar ki, biz bir himâyet ve inâyet altındayız. Bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatları yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır. Hem bu def‘a, bize hücûmların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücûmları durmasıyla ve Nûrcular ferahlanmasıyla bu zemherîr günleri Nevrûz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla ma‘nevî bir müjde ve teselli veriyor kanâatindeyiz. Bu def‘a pusulada yazıldığı gibi, hiç bir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acîb ve maskaraca bir iftirâ etmekle teveccüh-ü âmmeyi hakkımızda kırmaya çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki, bize hücûm edenler, iftirâdan başka hiç bir çâre bulamıyorlar, başka çâreleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyât etmeye ve böyle şâyialara ehemmiyet vermemeye mecbûr oluyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(485)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Risâle-i Nûr’a ilişenlere şimdiye kadar binden ziyâde gelen tokatlardan birisi, bu son taarruzda nûrların zâhir bir kerâmeti tezâhür etmiş. Şöyle ki:

383

Beni dört sâat emsâlsiz bir sıkıntı ile mahkemeye celbedip ifâdemi aldıkları bir zamanda, beş on sâat sonra dört yerde ehemmiyetli yangın içinde, bu hâdisede aleyhimize çalışan maârif dâiresi iki milyon lira zarar edip, dört sâat içinde söndürülmesine imkân bulunmayan maârif dâiresinin tamâmen yanması, küllî bir tokat olduğu gibi, aleyhimize isti‘mâl edilen şahıslar da, her biri bir tarzda maksûdunun aksi ile aynı zamanda tokat yediler. On beş günde beş def‘a buraya gelen Afyon vâlisi, değil terfîe, bilakis daha vâliliğe yaramadığı için tekāüde yazılmış. Hem aynı zamanda tokatını yemiş, yatakta hasta yatıyor. Hem Emirdağı’nda en ziyâde hücûm eden iki üç adam, buradan başka yere gidiyorlar, hem de hafîf hastalıkla tokatlarını yediler. Hem aleyhimize buraya gönderilen beş taharrî me’mûrundan ikisi yanıma gelip bir derece dost göründükleri hâlde, bir meyhâneci dükkânında bir pusula yazıp köylü ve gāyet sarhoş bir adamı bulup aleyhimde, yani Saîd’in hizmetçisi burada Saîd’e rakı aldı diye iftirâ edip yazdırdığı pusulayı imza ettirmeye, o sarhoş köylüye teklîf etmiş. Hiç bir şeytan bunu inandırmaya çalışmayacak bir iftirâya müfteriyâne bir zabt yapıp, o sarhoş köylüye imza ettirmeye çalışmış. O da, Hâşâ ve kellâ Tevbeler tevbesi demiş. Aynı gecede o taharrî me’mûru, pek şiddetli tokatını yedi. Şöyle ki: Kendisiyle beraber sarhoş olanlar, onu dere kenarına götürüp döverek

384

suya atmışlar, hem tabancasını almışlar. Kendisi azlolmamak için tabancayı geri verene üç yüz lira veriyor. Da‘vâ etmeyeceğine yemîn ediyor ve yalvarıyor.

Saîdü’n-Nûrsî

(486)

[بَدٖیعُ الزَّمَانِ النُّورْسِیُّ]

[مُرْشِدُ طُلَّابِ النُّورِ فٖی تُرْكِیَا]

بِقَلَمِ الْأُسْتَاذِ عٖیسٰی عَبْدِ الْقَادِرِ

لَقَدْ سَأَلَنٖی غَیْرُ وَاحِدٍ مِمَّنْ قَرَأَ مَا نَشَرْتُ فِی الدِّفَاعِ عَنْ طُلَّابِ النُّورِ فٖی تُرْكِیَا وَعَنْ مُرْشِدِهمْ بَدٖیعِ الزَّمَانِ سَعٖیدٍ النُّورْسِیِّ أَنْ أَنْشُرَ لَهُمْ مَا یَزٖیدُهُمْ تَعْرٖیفًا بِهٰذَا الْأُسْتَاذِ وَطُلَّابِهِ الَّذٖینَ یَتَوَلّٰی اِرْشَادَهُمْ بِرَسَائِلِهِ الْمُسَمَّاةِ: رَسَائِلُ النُّورِ.

وَاِنِّی اسْتِجَابَةً لِلطَّلَبِ وَرَغْبَةً مِنّٖی فِی الْوَفَاءِ وَلَوْ بَعْضَ الْوَفَاءِ بِمَا لِلْأُسْتَاذِ وَ طُلَّابِهٖ مِنْ حَقٍّ عَلَی الْعَرَبِ الَّذٖینَ هُمْ مَادَّةُ الْاِسْلَامِ كَمَا قَالَ الْفَارُوقُ عُمَرُ رَضِیَ اللّٰهُ عَنْهُ یَجِبُ اعْتِرَافُهُمْ بِهٖ كُلَّمَا تَزَایَدَ عَنْهُمُ الشُّعُورُ بِفَائِدَةِ رَسَائِلِ النُّورِ وَتَأْثٖیرِهَا الْمَادِّیِّ اِلٰی قِیَامِ هٰذَا السَّدِّ الْمَنٖیعِ مِنَ التَّعَالٖیمِ الْاِسْلَامِیَّةِ فٖی تُرْكِیَا لِیَقِیَهَا وَیَقِیَ الْبِلَادَ الْعَرَبِیَّةَ مِنْ بَعْدِهَا عَادِیَّةَ الشُّیُوعِیَّةِ; رَأَیْتُ أَنْ أَنْشُرَ صُورَةَ الْأُسْتَاذِ مَعَ مُلَخَّصِ التَّرْجَمَةِ الَّتٖی ی َنْشُرُهَا طُلَّابُهُ وَنُبْذَةً

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç