
SAYFA 169
[404]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim Tâhirî, Sabrî, Salâhaddîn, Mehmed, Mustafâ
Evvelen: Bu gelen şuhûr-u selâsenin hürmetine ve nûr şâkirdlerinin sadâkat ve ihlâslarının hürmetine, çok ehemmiyetli, hakkımda bir sebeb-i itâb ve tokat bir hâdiseyi ta‘mîre çalışınız ve gücenmeyiniz. Şöyle ki: Bu gece hiç görmediğim bir itâb, bir ta‘zîb sûretinde ma‘nevî bir şiddetli ihtâr ile denildi ki: Dünyaya, zevke, keyfe tenezzül etmemekle nûrlardaki ihlâsı ve istiğnâyı muhâfaza etmeye mükelleftin. Ve bu asırda یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا sırrıyla dünyayı dine tercîh etmek ve bilerek elması şişeye tebdîl etmek olan hastalığa, nûr vâsıtasıyla tedâviye çalışmaya vazîfedârdın. Yüz tecrübenizle de anladın ki, insanların hediyeleri, ihsânları, yardımları sana dokunuyor. Hatta seni hasta ediyor. Her gün eserini, tecrübesini görüyorsun. Senin en ziyâde i‘timâd ettiğin ve Risâle-i Nûr’un fedâkâr kahramanlarının yüzlerini Risâle-i Nûr’un hizmetinden ziyâde kendi istirâhatine çevirmeye sebebiyet verdin ilâ âhir. diye daha çok söylenildi diye, beni tam tekdîr etti. Hatta şimdi bir ma‘nevî tokattan dahi korkuyorum. Bu hâdisenin çâre-i yegânesi,
SAYFA 170
bu otomobili alan sizler i‘lân edeceksiniz ki: Bu kardeşimiz Saîd, bunu kabûl edemedi. Ma‘nevî, dehşetli bir zarar hissetti.
İkincisi: Otomobil, şimdi Konyalı Sabrî’nin yanına gönderilmeli, oraya gitsin. O râzı olmazsa, Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına gitsin. Sabrî merâk etmesin, her ay nûrlara onun hârika hizmeti, bir otomobil fiyatından ziyâdedir. Onun için gücenmesin.
Sâniyen: Kat‘iyen biliniz ki, bu dehşetli itâbı gördüğümün sebebi, istirâhat için bir arzu nev‘inde ve bir temennî tarzında, bir otomobille gezmeye gittiğim vakitte, otomobilci dedi ki: Küçücük otomobiller çıkmış, bin lira gibi bir fiyatla satılıyor. Ben de temennî nev‘inde dedim ki: Keşke, öyle bir emânet küçük otomobil elimize geçse idi, sâir yerlerdeki Nûrcu kardeşlerimi ziyâret etse idim, demiştim. Buna hakîkî ve ciddî bir karar vermemiştim. Bir arzu iken, buradaki iki hâs kardeşimiz, bu arzuyu ciddî bir karar zannedip bin lira değil, dört bin liraya kadar fedâkârâne çalışmışlar. Buraya geldikleri vakit, yedi sâat memnûniyetle telakkî edip, o arzuyu bir duâ-yı makbûle zannettiğim hâlde, birden bütün gecede ma‘nevî i‘tirâz ve itâb gördüm. O arzumun hatâsını anladım. Hiç görmediğim bu tarz ma‘nevî itâbın üç sebebi var, başka vakit îzâh edilecek.
SAYFA 171
Bu otomobili alan beş kardeşimiz kat‘iyen bilsinler ki, değil beşinin bir otomobil sadaka ve ihsân ve hediye etmişler, belki onların hayırlı niyetleri cihetinde Risâle-i Nûr dâiresi hizmetinde her biri tam bir otomobil fiyatı kadar bir hediye bilfiil yapmışlar gibi ma‘nen kabûl edildiğine bana bir işâret ve kanâat var. Mâdem kardeşlerim, sizin hâlisâne bu hizmetiniz hakkınızda böyle makbûliyet var. Siz müteessir olmayınız. Beni de bu ma‘nevî itâbdan kurtarınız. Hem benim düstûr-u hayâtıma, hem Risâle-i Nûr’un sırr-ı ihlâsına gelmek ihtimâli bulunan zararı çabuk ta‘mîr ediniz.
Hem o otomobil burada kalmasın, en büyük hisseyi veren zâtın yanına gitsin. Üç ehemmiyetli sebebi îzâh ettiğim vakit, bu telâşımın hakîkatini anlarsınız. Zâten hem şuhûr-u selâse, hem üç ay mühim mecmûaların çıkmasına kadar, bütün dünya saltanatı verilse de bakmamaya mecbûrum. Şâyet otomobile verdiğiniz para tam çıkmasa, o noksânını alâ küllihâl ben her şeyimi satıp tekmîl etmeye karar verdim. Umûmunuza selâm. Hakkınızı bana helâl ediniz. Ben de sizi helâl ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 172
[405]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bütün rûh u cânımızla hem şuhûr-u selâsenizi, hem Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânlarını Asâ-yı Mûsâ’nın mükemmeliyetiyle tebrîk ediyoruz. Ve yazanı ve yardımcılarını çok takdîr ve tahsîn ile Bârekallâh deriz ki, bu derece güzel ve sıhhatli çıkmasına muvaffak olmuşlar. Hatta bugün On Birinci Mes’ele’ye kadar altmış ikinci sahîfeye kadar baktım. Ma‘nâya zarar vermeyen, pek az sönük ve noktalardan başka, yalnız onuncu sahîfede altıncı satırda gaybı bildirmemektir yerinde, sehven bildirmektir yazılmış. Hem otuz sekizinci sahîfede yirminci satırda, on beş sene cezâda, sehven sene lafzı yazılmamış. Elli ikinci sahîfenin dokuzuncu satırında izzet-i Rabbâniye den evvel, sehven rahmiyet kelimesi de yazılmış. izzet kelimesinden evvelki rahmiyet sehivdir. Hem elli dördüncü sahîfede dokuzuncu satırda şerîat dersinden tevhîd dersine yerinde, sehven derecesine yazılmış. Elli yedide sekizinci satırda en büyük hakîkati, sehven noksân bırakılarak hakîkî yazılmış. Elli sekizde ikinci satırda bir mu‘cize-i ma‘neviye sönük çıkmıştır. Yüz yirmi dokuzuncu sahîfede sekizinci satırda isnâd edilmezse, sehven isnâd edilse yazılmış. Yüz otuz dokuzuncu sahîfede on altıncı satırda hârika muvâzeneleri var, sehven
SAYFA 173
muvâzları var yazılmış. Yüz altmış sekizinci sahîfede onuncu satırda takdîs etmek niyet edip, sehven takdîs edip niyet edip yazılmış.
208. sahîfesinde birinci satırında başında veya çirkinliğini, sehven nûn yazılmamış çirkinliği yazılmış. 218. sahîfesinin son satırında bizler bir insân-ı kâmil ismine, sehven öyle bir insan yazılmış. 224. sahîfede sekizinci satırda âyînesinde umûmî nûr, sehven nûr noksân kalmış. 225. sahîfede 6. satırda o makama müteaddid isti‘dâdlar yerinde, sehven müstaid olan isti‘dâdlar yazılmış. 241. sahîfe 4. satırda şimdi plânlar akîm kaldı, sehven akîm kaldı noksândır. 243. sahîfe 18. satırda ve ma‘rifet, sehven o ma‘rifet bir elif ziyâde. 246. sahîfe 12. satırda الكشفیات, sehven كشفیات yazılmış. 248. sahîfede 14. satır كَوَاهٖینْ lafzı sönüktür. 249. sahîfede 1. satırın başı عَلٰی یَدَیْهِ, sehven بَدَیْهِ yazılmış. 249. satırda كَمَالَاتِ عِبَادِهٖ, sehven عبادة yazılmış. Son satırında وعجزها ونقصها yerinde, نقضها yazılmış. Bir nokta ziyâdedir. İki yüz otuz dördüncü sahîfede on dokuzuncu satırda ma‘rifetlerinden mallarının kıymetini dahi bildikleri için yerinde, sehven masraflarından mallarının dahi kıymetini dahi bilmedikleri için yazılmış. Hem aynı satırda ulemânın arasında, sehven arkasında yazılmış.
Çok memnûn ve minnetdâr ve mesrûr kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 174
[406]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Receb-i Şerîf’inizi, şuhûr-u selâsenizi ve muvaffakiyetinizi tebrîk ediyoruz. Ve Asâ-yı Mûsâ’yı fevkalâde sıhhatle yazan ve çıkaranlara bin Bârekallâh deriz. Pek az sönük ve bazı noktalardan başka yanlışını bulamadım. Tâhirî ile gönderdiğim sehivleri makine ile çıkarmaya o kadar lüzûm yok. Yalnız iki yerde ma‘nâya zarar veren sehivler var. Üçüncü mes’elede gaybı bildirmemek iken bildirmek yazılmış. Ve İktisâd Risâlesi’ndeki, Husrev hâşiyesinde üç kelimedeki sehiv, el ile bu iki sehiv tashîh edilse kâfî geliyor.
Kardeşimiz fa‘âl Re’fet Bey’in mektûbunda İmâm Nûreddîn ve refîkasıyla nûrlara ciddî çalışmaları ve Re’fet’in talebelerinden Sâim’in de hatme-i Kur’ân’dan sonra nûrları yazmaya başlaması ve Husrev’in halasının kızı Râbia’nın Asâ-yı Mûsâ’yı tamâmen yazmasıyla Zülfikār’a başlaması gösteriyor ki, Medresetü’z-Zehrâ talebeleri içinde her bir tâifeden var. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak etsin. Âmîn.
Sâniyen: İkinci Isparta kahramanlarından başta kardeşimiz Nazîf ve Abdurrahmân Salâhaddîn olarak oradaki tam fedâkâr ve çalışkan kardeşlerimizin hakîkî bir
SAYFA 175
ittihâd, bir tesânüd ve kuvvetli bir ittifâka fedâkârâne karar vermeleri ve husûsen mektûblarındaki isimleri bulunanları rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Ve onların şuhûr-u selâsemizi tebrîklerine mukābil şuhur-u mübârekelerini tebrîk, Cenâb-ı Hakk hem onlar hakkında, hem umûm Nûrcular hakkında nûrun fütûhâtıyla mübârek eylesin. Âmîn.
Gerçi çok esbâba binâen zâhirce bir parça tevakkuf gibi birkaç ay geçti. Fakat perde altında nûrun fütûhâtı o havâlîde tevakkuf değil, bilakis terakkî ettiğini, ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Hoca Rıfʻat’ın güzel mektûbuyla ve beş kardeşin mektûbu ve o mektûbu tasdîk ile iştirâk ve imza basan on beş Nûrcu kardeşlerimizin mektûbları isbat ediyor. Cenâb-ı Hakk onları dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn.
Bu def‘a yeni hurûf Asâ-yı Mûsâ’dan yüz yirmi yedinci sahîfeye kadar yanlışsız mükemmel yazıldığını gördük. İnşâallâh o yeni hurûfla çıksa, eski hurûf bilmeyen çok gençleri kurtaracak. Başka sâhada fütûhât-ı nûriyeyi parlattıracak.
Sâlisen: Merhûm Âsım Bey’in halefi ve güzel kalemiyle nûrlara çok hizmet eden Ya‘kūb Cemâl’in güzel mektûbunda nûrânî bir zâttan bahsedip, o zât ma‘nâsında Türbe-i Saâdet’e gitmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yüksek bir sadâ ile salât-ı münfericeyi okuması ve Türbe-i Saâdet’in duvarına yazması ve بِهٖ بِهٖ بِهٖ بِهٖ kelimeleri ile sekiz def‘a Resûl-i Ekrem’e asm işâret bulunması, ferah ve ferec ile fütûhât-ı nûriyeye ma‘nevî bir işâret, hayırlı bir tefe’ül telakkî ediyoruz. Ve Denizli’de ve civârında
SAYFA 176
nûrların şevk ile intişârı ve iki kardeş Şevkî ve Alî, nûr dâiresinde çalışmalarını yazıyor. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn.
Râbian: Aydın tarafının Hasan Feyzî’si olan Ahmed Feyzî’nin teşvîkiyle nûr dâiresine tam bir ciddiyetle giren ve çalışan Alî Akdağ’ın samîmî ve şiddetli bir alâka ile yazdığı mektûbunu aldım. Husûsî mektûblara cevâb vermeye hâlim müsâid olmadığı için cevâb yazamadım. Ahmed Feyzî’ye ve o kardeşimize ve Nûrcu arkadaşlarına çok selâm ve duâ ediyoruz. Ve Eskişehir hapis arkadaşlarımızdan merhûm Hâcı Emîn akrabalarına da çok selâm ediyoruz. Hâşiye
Umûm kardeşler ve hemşîrelerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 177
Konya kahramanı Sabrî ve İnebolu bahâdırı Salâhaddîn ve Isparta kahramanı Tâhirî arzuya muvâfık bir otomobili benim için almışlar. Fakat bin lira değil, dört bin lira vermişler. Buraya getirildi. Ben birden o arzum hükmüyle memnûn oldum. Sonra ma‘nevî bir şiddetli ihtâr ile denildi: Sen on kuruşluk bir hediyeyi kabûl edemiyorsun, böyle büyük bir yekûnde bir hediyeyi kabûl etmek, dünyadan istiğnâ ve sırr-ı ihlâs ve senin düstûr-u hayâtına zıd olduğu gibi, ehl-i ilmin derd-i maîşet bahânesiyle sünnet-i seniyeye hizmet etmemesi hatâlarına fiilen bir fetvâ veriyorsun diye bana şiddetli ilişti. Ben de o arzumdan vazgeçtim. Onu alan fedâkâr kardeşlerimiz نِیَّةُ الْمُؤْمِنِ خَیْرٌ مِنْ عَمَلِهٖ sırrıyla her biri onun fiyatı kadar sevâb kazandılar, İnşâallâh. Umûma selâm.
Saîdü’n-Nûrsî
[407]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Gerçi şimdi ayrı ayrı kasabalarda kardeşlerimi görüp, nûr hizmetinde bir cihette yardım etmek için, beş kardeşimin benim için minnetsiz olarak aldıkları
SAYFA 178
otomobil, bir cihette kırk bin lira kadar fâidesi ve lüzûmu varken kabûl etmediğimden, zâhirî bir zarar zannedildi. Fakat netîcesinde nûr şâkirdlerinin ellerinde kat‘î bir hüccet oldu ki, dünya için ilme ve dine zarûret var diye zarar veren mu‘teriz hocaları ve siyâsîleri, Risâle-i Nûr’un yüksek hakîkati, dünyanın hiç bir menfaatine tenezzül edip âlet olmadığını kat‘î bir sûrette bu hâdise ile bir hüccet olarak, onları ilzâm etmesine kuvvetli bir sened ve on hârika kerâmetden daha kuvvetli bir burhân hükmüne geçti. Hatta çok evhâm eden ve nûrdan kaçan ve nûrun dünyanın hiç bir şeyine tenezzül etmediğine inanmayan bir kısmı, şimdi kemâl-i teslîmiyetle nûrların hakîkatine ve her şeyin fevkinde olduğunu teslîme mecbûr oluyorlar. Demek o zararı da, inâyet-i Hakk, hakkımızda ehemmiyetli bir rahmete çevirdi. Hâşiye
Sâniyen: Buranın fevkalâde emsâli görülmemiş çok rahmetli bu baharda çok tarlalar baştan başa yabânî güller ile süslendiği bir tarzda çok yerleri gezip
SAYFA 179
temâşâ ettiğimden bana fevkalâde bir inşirâh ile bir sevinç verdi. O umûm çiçeklerin lisân-ı hâlleri, küllî ve geniş ve gāyet fasîh ve gāyet parlak ve sarîh bir tarzda Sâni‘-i Zü’l-Celâl’in kemâlât-ı san‘atını ve o Nakkāş-ı ezelî’nin mu‘cizât-ı kudretini o derece belîğ bir tarzda bize ders verirken, bütün rûh u cânımla dedim: Keşke muktedir olsa idim, bunların dillerini ve tahmîdâtlarını tercüme etse idim. Birden ihtâr edildi: Risâle-i Nûr düşündüğünün pek fevkinde o vazîfeyi yapmıştır. Onun içindir ki, nûrda çiçekler pek çok tarzlarda konuşturulmuş. Ben de hadsiz şükrettim. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی رِسَالَةِ النُّورِ بِعَدَدِ كُلِّ الْاَزْهَارِ وَالْاَثْمَارِ فٖی جَمٖیعِ الْاَقْطَارِ
Sâlisen: Muallim İhsân yine güzel kalemiyle eski vazîfe-i nûriyesine başlaması ve sadâkat ve alâkasında sarsılmaması, bizi çok sevindirdi. Onun bu güzel fıkrasını sâir muallimlere bir medâr-ı teşvîk olarak Lâhika’ya dercediniz. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Lâhika’ya Küreli Muallim İhsân’ın fıkrasıdır.
Siz ıslâh ve ta‘dîl edebilirsiniz.
(408)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
SAYFA 180
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Kıymeti Nûruyla Görülen Üstâdımız Hazretlerine,
Uzun zamandan beri bir kûşe-i gaflet ve telâşe-i maîşet-i âlâma dalan ve fakat hasretiyle yanan İhsân Abdurrahmân’ın kalbi ve dili ile sohbetlerde nûrun ilhâmıyla tezâhür eden temsîlâtlar ile muhibleri nûr-u hakîkatin tecellîsine yardımda tekâsül edilmedi. Lehü’l-hamd tekrar iâde-i me’mûriyet, yani muallimliğe alınmaklığım hasebiyle terbiyesine me’mûr bulunduğum çocukların pek yolsuz vaziyetlerinden de üzüldüğüm bir sırada, sonradan Risâle-i Nûr’a talebe olanların yazdıkları Mektûbât, kalblerdeki gayr-i muhabbeti silerek mücellâ ve musaffâ bir hâl ile hâllendirmekte, bayılmamak imkân hâricinde olduğu kat‘iyetle okuyan herhangi nûr nasîblisi bulunan ehl-i îmân, o kat‘î ve sarîh belâgatin önünde meczûp ve müştâk olmasın, imkânı yok. Zerre kadar îmân kıvılcımı olan kalp, bu nûr talebelerinin aldığı feyizle ateşîn mektûbâtını alınca, bütün vücûdu aşk-ı îmânla yanmaktadır. Kat‘î şâhit, göz önünde görülen bir hakîkat, günden güne nûr risâleleri bütün mevcûdâtı titreten yakıcı ifadeleriyle her tarafta nev‘-i insanı insanlık hakîkatiyle abd-i sâlih zümresine çekiyor. Misâli meydanda, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın mübelliği Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in az zamanda intişârı ile dünyayı yeniden ihyâ eden Kur’ân hakîkatinin şu zamanımızda beşerin bi-iznillâh keşfiyâtı arasında nefsin şaşırıp tamâmen şeytana ve şeytanın
SAYFA 181
yardımcılarına uyduğu bir sırada, Rahmet-i İlâhiyenin son bir tecelliyâtı olan nûr sözleriyle, nûr Lem‘alarıyla, nûr Şuâ‘larıyla, nûr Reşahât’ıyla yanan kalb-i sâfiyânenin menba‘-ı nûrdan aldığı nûrlu eşhâs-ı muhtelife-i ihvânın ifâdâtı ve tecelliyâtı olan nûrlu Mektûbât arasına tekrar girmek aşk-ı harîsânesiyle bu kalem de harekete geçirildi.
Geçen bir çok mütâlaa edilen nûr risâle ve Lemeât ve Şuâât’ın ve Mektûbât Lâhikaların bir kısım mütâlaa netîcesi ile düşünüldü. Şöyleki: Hâlık-ı Zü’l-Celâl-i lemyezelimiz emr-i kelâmında یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ hitâbıyla insanlık iddiâsında olanlara اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ emriyle îmânı, sâlih ameli, hakkı tavsiyeyi ve bu tavsiye meyânında sabrı tavsiye etmiyor mu? İlmi emretmiyor mu? O hâlde Risâle-i Nûr Kur’ân’a bağlı olduğu, bunca mahkeme müdâfaâtında Üstâd hazretlerimiz himâye-i İlâhiye’de bulunduğunu beyân etmiş. Ve her gün, her yerde ikrâmât-ı İlâhiye ile taltîf edilen Üstâd hazretleri ve Risâle-i Nûr ve talebeleri muhâfaza edildiği görünüyor. Fakat ey ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, biliniz, dünün vesâit-i nûriyesi bugünkü elektrik yanında müzeye kondu. Zîrâ güneşin yanında yıldız görünmez ki Dünün patika münferid yolu, orada zuafânın bile gitmediği bir yol bâtıl oldu. Yerine otobüslerin, trenlerin ve elektrikli trenlerin keşfi yanında, o yoldan gitmek şöyle dursun, bakarken yorulacak derecede sıklet veriyor. Böyle güzel
SAYFA 182
Risâle-i Nûr caddesinde asfalt, tren, tramvay dururken, patikaya gitmek ne derece cehâlet olur Veya göz kapamak ne derece doğrudur Bu ni‘met-i İlâhiyeye göz kapamak ne derece hasârettir Tayy-ı zaman ve mekânı peygamberân ve evliyâsına denizden yürümek mu‘cizâtı, kezâ enbiyâ ve evliyâsına verildiği hâlde, zâhirîlerin tayyâre ile havada uçması, radyo ile dünyanın öbür tarafında konuşması ve tahte’l-bahr ile deniz altından geçmesi ve seyr ü sülûk yanında tünel geçitlerini ileri süren zâhirî maddiyûn ve tabîiyyûnun güyâ icâtlarıyla öğünmesi ve hedef ve gāyenin neye varacağını bilemedikleri gibi, îmânın hissiyle ve ma‘rifet-i İlâhiye aşkıyla bu günkü Risâle-i Nûr yolunu görmemek, anlamamak, sonu nereye vardığını düşünmemek veya benim bildiğim bana yeter gibi sâbıkînin patika yolundan bugünkü vesâit-i nakliyeyi geçirmek gibi gülünç bir harekete düştüğünü, şu temsîlâtımla insafla düşün, anla
Diğer bir cihet-i mütâlaa düşünce, bütün yollar menzile bakar. Vuslata medâr birer tarîktir. İnkâr edilmez. Ya o yol bir emr-i mühim ile kapatılmış ise, ya türlü tâğîlerle dolmuş ise, sönük fenerle mi gidilir? Risâle-i Nûr yolu kat‘îlemiştir. Zîrâ ilm-i hakîkat ilmelyakîn, aynelyakîn yoludur. Bu cihâd-ı ekberde bugünkü vesâitin en keskin te’sîrlisi ile cihâd edilir.
Ey kardeş, kurûn-ı vustâda değiliz. Asr-ı âhirdeyiz. Hâlâ çakmaklı tüfenk kullanmak sevdâsında olmak hatâdır. Hasmın atom bombası, makineli kullanıyor.