KASTAMONU LÂHİKASI

159

Üçüncü güneşin Risâle-i Nûr olduğunu şimdi bildim. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰی نُورٍ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ âyet-i Kur’âniye, o rüya hakîkatine işâret etmiş. Bu nûrânî rüya, mezkûr âyet-i Nûr'un on işaretle, on parmak ile gösterdiği hakîkati aynen gösteriyor, otuz sekiz sene evvel haber veriyor. Evet, üç nûr-u a‘zam olan güneşlerin اَللّٰهُ اَعْلَمُ ta‘bîri şu olmak gerektir.

Güneşlerin birincisi Bu asırda Risâle-i Nûr’dur. Ve en parlak bir nûru da, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmında risâle-i hârikadır.

İkincisi: Hazret-i Îsâ’nın as dîn-i hakîkîsinden çıkan nûr-u semâvî güneşidir.

Üçüncüsü: Tarîkatler ruhunda ve tasavvuf menbaında çıkacak bir güneştir ki, şimdiki Şeyh-i Geylânî ks timsâliyle o ma‘nâ gösterilmiş. Risâle-i Nûr’a işâret eden otuz üç âyet-i Kur’âniyenin en birinci âyeti olan Âyetü'n-Nûr, on vecihle Risâle-i Nûr’a işâret ettiği, Birinci Şuâ‘ Risâlesi’nde gözümle gördüm, isteyen görebilir.

Sizi nefsinden ziyâde seven âciz şâkirdiniz

Muhyiddin Kerkûkî

[81]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhâveredir

Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücûmları karşısında, Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız? diye Risâle-i Nûr’dan meded istediler. Ben de Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda Üç Yol dan başka yol yok.

160

Birinci Yol: O kabir, ehl-i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci Yol: Âhireti tasdîk eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrîd içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i‘tikād ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.

Üçüncü Yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir i‘dâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i‘dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için cezâsı olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir. Delîl istemiyor. Göz ile görünür.

Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç ihtiyâr farkı yoktur. Elbette dâimâ gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçâre insan, o i‘dâm-ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps-i münferidden kurtulmak çâresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saâdet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.

Bu kat‘î hakîkat, bu üç yol ile bulunduğunda; ve bu üç yolun da mezkûr üç hakîkat ile olacağını ihbâr eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i tasdîk olan mu‘cizeler bulunan enbiyâlar as; ve o enbiyâların as haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhûd ile tasdîk eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyânın aynı hakîkate şehâdetleri; ve had ve hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat‘î delilleriyle o enbiyâ as ve evliyânın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri Hâşiyeve yüzde doksan dokuz ihtimâl-i kat‘î ile i‘dâm ve zindân-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir diye ittifâken haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimâl-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa; ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın endîşe-i helâketten gelen elem-i ma‘nevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde, böyle yüz binler sâdık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimâl ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat‘î sebeb olduğunu; ve îmân ve ubûdiyet yüzde yüz ihtimâl ile

161

o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazîne-i ebediyeye, bir sarây-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbâr eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusûs Müslüman, eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Mâdem ihtiyârlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefeyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtâr ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o ma‘nevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

Mâdem ehl-i îmân ve tâat, göz önündeki gördüğü kabri, bir hazîne-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu; ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesîkasıyla ona çıkmış. Her vakit Gel, biletini al diye beklemesinden derin, esaslı, hakîkî lezzet ve zevk-i ma‘nevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama husûsî bir cennet hükmüne geçtiği hâlde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip, gençlik sâikasıyla o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet-i gayr-i meşrûayı ihtiyâr eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar peygamberi asm inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allâh’ı tanıyabilirler. Allâh’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.

Fakat bir müslüman hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiç bir peygamberi tanımaz. Ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiç bir esâsâtı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri; ve dîni ve da‘veti umûm nev‘-i beşere baktığı için ve mu‘cizâtça ve dînce umûma fâik ve bütün nev‘-i beşere bütün hakāikte üstâdlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev‘-i beşerin medâr-ı iftihârı bir zâtın asm terbiye-i esâsiyelerini ve usûl-ü dinini terk eden, elbette hiç bir cihette bir nûr, bir kemâl bulamaz. Sukūt-u mutlaka mahkûmdur.

162

İşte ey hayât-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endîşe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te’mîn için çabalayan bîçâreler Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, râhatını isterseniz, meşrû‘ dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Hâricinde ve gayr-i meşrû‘ dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız.

Eğer mâzî, yani geçmiş zamanın hâdisâtı, sinema ile hâl-i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi, meselâ elli sene sonraki hâlleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefâhet şimdiki güldüklerine yüz binler nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediyeyi asm kendine rehber etmek gerektir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[82]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, metîn, sebâtkâr kardeşlerimiz,

Biz, bu havâlîde Risâle-i Nûr talebeleri nâmına sizlere pek çok selâm ile beraber, arz-ı şükrân ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdârız ki, muktedir ve parlak kalemlerinizle bizi hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti, nûrânî kalemlerinizle inşâallâh Isparta’ya benzettireceksiniz. Bilhassa çok ehemmiyetli kardeşimiz kahraman Tâhirî’nin parlak ve muvaffakiyetli ve tevâfuklu kalemi, kerâmetkârâne fütûhât yapıyor. Ve onun iki ma‘sûmeleri ve ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların rengârenk, çeşit çeşit meziyetlerini gösteren yazıları bizleri teshîr ediyor, herkesi şevkle okumaya sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun ve sizi muvaffak etsin. Âmîn.

Çok mühim ve mübârek kardeşimiz Hâfız Mustafâ’nın bize verdikleri ehemmiyetli hâdise-i taarruziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstâdımızın o zamanda endişelerinin ve heyecanının hikmetini anladık. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile mütemâdiyen bizlere der idi:

163

Dikkat ediniz, sebât ediniz Münâfıklar, taarruz plânını çeviriyorlar diye bizi ihtiyâta sevk ediyor, hem Bir halt edemezler diyordu.

Evet, Isparta’lı kardeşlerimizin bize haber verdikleri gibi, bu ehemmiyetli hâdise-i taarruziyeye teşebbüs vukū‘u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen, her vakit Üstâdımız, aynı taarruza ma‘rûz bulunuyoruz gibi, bizi, yani Emîn ve Feyzî’yi îkāz ediyor. Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebât ediniz. Bir halt edemezler. Biz de bakıyorduk ki, bizde bir şey yok, hissetmiyorduk. Hem o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için, tam mutâbık bir mektûb bize yazdırıp size göndermiştik.

Risâle-i Nûr talebelerinden

Nazîf, Salâhaddîn, Tevfîk, Hilmî, Emîn, Feyzî

[83]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kahraman arkadaşlarım,

Bundan evvel üç mektûb, emâneti aldıktan sonra göndermiştim. Bu def‘aki Hâfız Alî’nin mektûbunda onlardan bahsetmemiş, merâk ettim. Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin hastalığı beni müteessir etti, bizi duâya sevk etti. Cenâb-ı Hakk kuvvet ve şifâ ihsân eylesin. Âmîn.

Hâfız Alî’nin mektûbuyla Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli rükünlerinden olan Halîl İbrâhîm’in ve eski Zekâî’nin sisteminde Ahmed Feyzî’nin mektûbları, şahsıma âit haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zanları bir tarafta kalsa, ondan kat‘-ı nazar, o havâlîde Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine karşı Halîl İbrâhîm’in, Ahmed Feyzî’nin sarsılmaz, gāyet kuvvetli irtibâtlarını gösterdiğinden, bizi cidden mesrûr eyledi.

Evet, onların o şiddetli alâkadârlıkları, o havâlîde Risâle-i Nûr’u yerleştiriyor, idâme ettiriyor. O ikisinin mektûbları, sûret-i zâhiriyede benim şahsıma atf-ı ehemmiyet etmeleri gerçi muvâfık değil, mübâlağadır. Fakat o yanlış

164

sûretin altındaki hakîkat ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin samîmî tesânüdlerinden süzülen bir şahs-ı ma‘nevîye ve Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan gelen hakîkatine karşı tam mutâbık ve hak olarak sarf edilecek. O mektûblardaki ta‘bîrât, benim gibi bir cüz’î ferde karşı sarf edilmiş. Benim haddimden bin derece fazla olmakla beraber, o şahs-ı ma‘nevî nâmına ve Risâle-i Nûr’un hakîkati hesabına ve o ehemmiyetli ve çok muhtâç memlekette fevkalâde bir alâka ve fa‘âliyete alâmet olmak cihetiyle Ahmed Feyzî’nin, inşâallâh Kastamonu Feyzî’si gibi, bütün kuvvetiyle Risâle-i Nûr’a çalışacak bir azim ve karar sûretinde mektûbunu telakkî ediyoruz. Fakat mahviyeti ve tevâzuu pek fazla ve istedikleri pek fazla ve mektûbundaki duâları da güzel olduğundan, dâimî duâmızda buranın Feyzî’si ile omuz omuza girdi.

Halîl İbrâhîm’in mektûbu, belki her mektûbu hem onun, hem İnce Mehmed’in nâmına kabûl ediyorum. O ikisine, Husrev’le Rüşdü gibi bir rûh, iki cesed nazarıyla bakıyorum. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak etsin ve emsâlini oralarda çoğaltsın. Ve o mektûbda, Risâle-i Nûr talebelerinden Hâfız Mehmed, Emîn ve Mustafâ Çavuş ile beraber, Siirt'li Ahmed ve Salâhaddîn ve İzzeddîn gibi zâtlar da Risâle-i Nûr’la alâkadâr olduklarını bildiriyor. Biz de onlara birer birer hem selâm, hem onları da Risâle-i Nûr talebeleri içinde duâda teşrîk edeceğiz.

Hâfız Alî’nin mektûbunda, eline geçen mektûbumuzu güzelce takdîr ve hulâsa etmiş. Risâle-i Nûr, saâdet-i ebediye dükkânı ve bâkî elmasları sattığından, fânî, kırık cam parçaları ondan istenilmemeli ta‘bîri çok güzel düşmüş.

Hem Isparta, hem Manisa’daki bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Hapishânede Hâşiye, Risâle-i Nûr’un son kâtibi kahraman Şefîk acaba sağ mıdır? Nerede? Merâk ediyorum. Halîl İbrâhîm’den sorunuz. Buradaki kardeşleriniz hem Isparta’da, hem Manisa’da bulunan kardeşlerine selâm ediyorlar.

Kardeşiniz ve duânızdan çok istifâde eden

Saîdü’n-Nûrsî

165

[84]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Şuhûr-u muharremeden sonra, hususan bahara yakın, hayât-ı dünyeviye gafleti bir derece fütûr vermekle beraber, bazı sarsıntılara ve hastalıklara ve askerliğe gitme cihetinde Risâle-i Nûr’un hizmetine bir derece zaaf gelmiş diye endişe ediyordum. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, mektûblarınız ve Âtıf Hasan’ın gelmesiyle o endişe zâil oldu. O mektûbunuzda, çok ehemmiyetli bir hâdise-i nûriyeden bahis var ki, Hizbü’l-Ekber-i Kur’ân’ı tab‘ etmek teşebbüsüdür.

Evet, o Hizbü’l-Ekber’deki âyât, bütün Resâil-i Nûriye’nin rûhu, esası, ma‘deni, üstâdı ve güneşidir. Onun tab‘ından sonra, mümkün olsa, Risâle-i Nûr’un Hizbü’l-Ekber'i nâmında Arabiyyü’l-ibâre ve iki Âyetü’l-Kübrâ ve Münâcât’ın hulâsası olan risâleyi tab‘ etmek lâzımdır. Fakat elinizdeki nüsha, benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp, isterseniz size gönderelim. İsterseniz, İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim, adresini bildiriniz.

Kardeşimiz Hasan Âtıf, hakîkaten Risâle-i Nûr’un hizmetine pek çok lâyık ve müsteiddir. Müstesnâ hattıyla beraber, ihlâsı, irtibâtı, alâkadârlığı, ciddiyeti, sadâkati dahi mükemmeldir. Cenâb-ı Hakk onun emsâlini çoğaltsın. Bu kardeşimizi yirmi mektûb yerinde, size canlı bir mektûb olarak gönderdik.

Hâfız Alî’nin buradaki kardeşlerine çok yüksek, çok te’sîrli yazdığı mektûba karşı, başta Feyzî, Emîn olarak umûm nâmına Feyzî diyor ki: Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi ve hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Her birisi, bizim için birer üstâddır. Onların ellerinden öper, arz-ı hürmet ederiz. Cenâb-ı Hakk, o kahramanlardan ebeden râzı olsun, âmîn diyorlar.

Risâle-i Nûr’un iskele nâzırı Sabrî’nin birinci talebesi ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük mektûbundaki güzel yazı bizi mesrûr etti. Cenâb-ı Hakk onu ve onun gibi Risâle-i Nûr’a çalışan ma‘sûmları tevfîk ve selâmet ve saâdet ihsân eylesin. Âmîn.

166

Hâfız Mustafâ’nın bizce pek çok ehemmiyetli olan mektûbu, çoktan beri beklediğim bir hakîkati gösterdi ki, Risâle-i Nûr dâiresindeki şâkirdler, istişâre sûretinde, tab‘ etmek gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[85]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الْحَكٖیمِ وَرَسَٓائِلِ النُّورِ

Azîz kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kıymetli arkadaşlarım,

İçinde bulunduğumuz şu asrın en tehlikeli, boğucu ve zulmetli ve şiddetli devresinde kemâl-i ihlâsla deruhde ettiğimiz hizmet-i Kur’ânda ve hizbullâh hükmünde gösterilen çok kıymetli alâka ve râbıta ve mesâimiz, Risâle-i Nûr mübârekler hey’etinin ve o havz-ı kevserin menba‘ ve merkez-i umûmîsini teşkîl eden Isparta’nın küçük bir şu‘besi olarak muhitimizi ikinci bir Isparta nâm ve ünvânını kazandırmaya muvaffak olduğumuzdan dolayı, Kur’ân ve Risâle-i Nûr nâmına iftihâr eder ve Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince hamd ü senâlar ederiz.

Kardeşlerim Risâle-i Nûr’un bizlere tevdî‘ ettiği vazîfenin pek büyük ve kudsî olmakla beraber, Kur’ân-ı Hakîm’in emrettiği hakāik-i dîniye ve îmâniyenin şu devr-i dalâlet ve enâniyette ne kadar lüzûmlu olduğunu ve halkımızın ne kadar fazla ihtiyacı bulunduğunu, Risâle-i Nûr eczâlarının bir an evvel teksîr ile beraber dalâlete yüz tutan bir zamanda dîn ve îmânı kurtarmaya çalışmaklığın ne derece azîm ve kıymetli bir hizmet-i kudsiye olduğu, böyle bir kudsî hizmetin ebedî hayâtımıza ne derece azîm ve kıymetli kazançlar te’mîn edeceğini az bir teemmülle her bir talebe arkadaşlarımızın böyle bir fırsatı ve bilhassa ni‘meti biz günâhkâr âciz ve fakîr kullarına ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a niyâz ve hamd ederek elden kaçırmamak için geceli gündüzlü çalışmamız îcâb etmektedir. Muhîtimizde adedi pek mahdûd olan Risâle-i Nûr eczâlarının her arkadaşta tekemmül ettirilmesi sûretiyle teksîrine şiddetle muhtâcız. Böyle uzun gecelerinde kıymetli vaktimizi boş geçirmek, bizim gibi fakîr ve âcizler için en büyük zarar ve zâyiâttandır.

167

Ey kardeşlerim Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın asrımıza bakan bütün âyât ve beyyinâtlarından herkesin anlayabileceği bugünkü lisânla açık ve noksânsız olarak tefsîr edilmiş, yani su gibi eritilmiş bir şekilde yalnız içmesi kalmış, havz-ı kevserden ve âb-ı hayâttan başka hiç bir kitaba ve rehbere ve hocaya ihtiyâç bırakmayan Risâle-i Nûr’un nûrlarından feyiz almak ve isti‘dâda göre kanmak ve diğer dîn kardeşlerimizin mütâlaalarına arz etmek sûretiyle, Bir ilâ Otuz Üçüncü Söz’e kadar olan cüz’lerden istifâde ettirmek de birer vazîfe-i hizmetimizdendir.

Bazı arkadaşların eski zaman kitaplarına ve hatta gazete ve siyâset âlemleriyle alâkadâr bulundukları Üstâdımıza aksetmiş olduğundan, hiç bir şeye muhtâç bırakmayan Risâle-i Nûr hâricinde boş vaktinizi lüzûmsuz başka şeylerle zâyi‘ etmenin zararlı olduğunu bilelim. Ve dört el ile mürşidimiz, rehberimiz ve hatta hâdîmiz bulunan Risâle-i Nûr’a sarılalım. Ve ona hizmet edip mükâfâtını da ondan isteyelim.

Hem Risâle-i Nûr, kazancı ma‘nevîdir. Maddiyâtdan kaçar. Şunu bilmiş olunuz ki, Risâle-i Nûr hiç bir maddî menfaati kabûl edemez. Ve kendisine böyle muvakkat bir menfaati âlet edemez. Çok yerlerde görüldüğü gibi maddî menfaate hasreden bazı arkadaşlar şefkat tokatları yemişler. Ve bazılar ebedî zararlara ma‘rûz kalmışlardır. İşte bizler bu ağır ma‘nevî tokatları göz önünde tutarak zerre mikdar da olsa maddî menfaati tercîh şöyle dursun, akla bile getirilmemelidir. Risâle-i Nûr’a sadâkatle hizmet edenlerin esâsen çok hakāik ve kerâmetleriyle zâhirdir ki, maddî ve ma‘nevî iki türlü mükâfâtını Rabb-i Rahîmimiz ihsân ediyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Dünyanın acîb, aldatıcı ve elemli ve ziynetli, muvakkat, şa‘şaalı hayat-ı sefîhânesi câzibelerine kapılan ve hayât-ı ictimâiyenin azîm günahlarına ma‘rûz kalan bizler bilmeliyiz ki, bu müdhiş ve fakat elem-i ma‘nevî görmediğimiz için muvakkat ve zâhirî ve aldatıcı riyâkâr, güler yüzüne aldanarak düştüğü girdabdan kurtulmak çâresini, ancak her türlü âhirzaman fitne ve dalâlet ve ilhâdına karşı, metîn ve sarsılmaz kal‘a-i nûr olan Risâle-i Nûr çerçevesi içine girerek, sadâkat-i tâmme ve ihlâs ile okuyup yazmak ve ehl-i dîn kardeşlerimize de öğretmek sûretiyle bu mübârek nûrun hizmetinde bulabileceğimizi kat‘iyen ve şeksiz olarak arz eder ve hepinize muvaffakiyetler dilerim.

Duâlarınıza çok muhtâç günâhkâr kardeşiniz Nazîf Çelebi

168

[86]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk ve sebâtkâr kardeşlerim,

Merhûm Lütfü’nün bir ders arkadaşı ve merhûm Abdurrahmân’ın bir vârisi ve numûnesi olan Zekâî’nin eski Zekâî’ye dönmesini ve tam nedâmetini, çoktan beklediğim bu def‘aki mektûbuyla, aynen merhûm Abdurrahmân’ın mektûbu gibi, ciddî bir nedâmet ve dünya hevesâtından bir nefret gösterdiğini gördüm. Böyle bir talebemi yine eski sadâkatte bulduğuma şükrettim. Ve bunun bu sadâkat-i ilticası ciddî olduğuna delâlet eden Risâle-i Nûr’un bir kerâmetini beyân ediyoruz. Şöyle ki:

Burada Emîn, Feyzî hazır iken Âtıf Hasan’a dedim ki: Zekâî’yi gör ve de ki, ben onu kabûl ediyorum. Hastalara bakması da, Risâle-i Nûr hesabına teselli vermek cihetinde mecbûriyetle yapsa, men‘ de etmeyiniz. Daha yeni gelen mektûbunda istediği mukābele nev‘inde söyledik. Güyâ Zekâî kapı arkasında bulunuyor gibi, Risâle-i Nûr hesabına ona karşı mukābelemi ve kabulümü işitiyor gibi, mesâfece çok uzakta bulunan o kardeşimiz, aynı zamanda, aynı anda mektûbu yazıyor tahmîn ettik. Konuşma ile mektûbun mâbeynindeki zaman kat‘î gösteriyor. Mâdem bu işaretle tam eski Zekâî ve Lütfü’nün kardeşi ve arkadaşı ve Abdurrahmân’ın bir numûnesi makamına giriyor. Biz de onu Risâle-i Nûr’un hâs dâiresi içine, yine ona o makam verilmiş telakkî ediyoruz. İnşâallâh Mes‘ud da, Zekâî gibi kıymetdâr vazîfe-i sâbıkasına dönecek. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

169

[ 87 ]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sâdık, hâlis, muhlis kardeşlerim,

Dört-beş kardeşime âit birer kısacık konuşacağım. Birincisi Medrese-i nûriyenin mürşidi, müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu def‘a üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Barla’da iken, tatlı lokmaların kerâmetli, acîb bereketi ve Isparta’da İktisâd Risâlesi’ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın hârika bir hâdiseye sebebiyet vermesi Hâşiye, bu üçüncü def‘a da, bin mübârek ve ma‘sûm hâtırlarını ve iltifâtlarını temsîl eden ve parçalanmayan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik bir kāide-i hayatiyemi, o bin hâtırın hâtırı için, o kaidemin hâtırını kırdım. Şahsıma değil, belki talebelere sarf etmek niyetiyle Risâle-i Nûr hesabına onun altınını kabûl ettik.

İkincisi: Âtıf Hasan’ın hakîkaten fevkalâde yazdığı tevâfuklu Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi o gittikten sonra temâşâ ettim. Elimden gelse idi, her bir yaprağına mukābil bir lira verecektim. İnşâallâh o nüsha ile binler adam istifâde edip, onun hayat-ı bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridât verecek. Husrev’in ve kahraman Tâhirî’nin bir üçüncüsü oluyor.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr’un eski ve ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osmân’ın sâdık ve hikmetli rüyası ve mutâbık ta‘bîri, onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektûbuyla, merâk ettiğim şeyleri ve Husrev ve Rüşdü, Hâfız Alî, Zühdü Bedevî, Nûrî ve Nûr fabrikası sâhibi, Tâhirîler, mübârekler hey’eti, medrese-i nûriye ve ümmî ihtiyârlar ve ma‘sûm çocuklar, umumlarının selâmlarını yazıyor.

170

Dördüncüsü: Aliköy'ünde Ali’lerin dördüncüsü ümmî Ali’nin mektûbu, bizleri derince mesrûr eyledi. Gerçi kalemi ümmî kalemidir, fakat himmeti ve gayreti kahraman Ali’lerin gayretleri, himmetleri nev‘indendir. Beş-altı ayda altmış çocuğu okutmasıyla, Risâle-i Nûr’u öğretmesiyle ve o köyde böyle nûra sarılmasıyla Aliköy’ü dahi, Sava ve Kuleönü ve İslâm ve Ağras köyleri gibi Nûrs karyesiyle beraber emvâtı dahi ma‘nevî kazanca girecek.

Beşincisi: Hacılar-ı Kebîr köyünden çobanların yüzünü ak eden çoban Hasan’ın mektûbu, çok çalışkan ve fedâkâr Marangoz Ahmed’den tam ders alan ve Risâle-i Nûr’a ihlâs ve iştiyâkları câzibesiyle Risâle-i Nûr kerâmetkârâne onlara konuşması ve Topal Ahmed’in altmış-yetmiş çocukları okutmasıyla ve Risâle-i Nûr’un fedâkâr şâkirdleri olan oradaki âhiret hemşîrelerimizin evvelce Marangoz Ahmed’in ihbârıyla Risâle-i Nûr’un yardımına koştukları gibi, yetîm çocuklara da birer kelâm-ı kadîm almaları, bizler ve buradaki Risâle-i Nûr şâkirdleri olan hanımlara ulvî bir sürûr ve derince bir sevinç verdi ve verecek. Onların hâtırları için bugünden i‘tibâren Hacılar-ı Kebîr köyü, aynen Aliköy’ü gibi Nûrs köyüne arkadaş olacak.

Bu havâlîde dahi, belki çok yerlerde, sizin fa‘âliyetinizden şevke gelip Risâle-i Nûr ziyâde tevessü‘ ettiğinden, ehl-i dünyâyı düşündürüyor, nazar-ı dikkati celb ettiriyor. Bazı ufak tefek ilişmek de ondan ileri geliyor. İhtiyât her vakitte olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh iki def‘a سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesi, Risâle-i Nûr perde altında tenevvür ve tenvîr eder diye işâret ediyor. Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mâbeyninizde samîmî tesânüd ve meşveret-i şer‘iye, sizi öyle şeylerden muhâfaza eder. İçinizdeki şahs-ı ma‘nevînin fikrini, o meşveretle bildirir.

Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette müteşekkirâne iftihâr eden ve edecek hizmet-i Kur’âniyede arkadaşınız

Saîdü’n-Nûrsî

171

[88]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu yeni hâdise-i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünki mükerrer tecrübelerle Risâle-i Nûr inâyet altındadır. Hiç bir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış.

Hem geçen Ramazân’daki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla, zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risâle-i Nûr’un fâidesine olarak inkişâfâtı ve daha te’sîrli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh bu sıkıntılı hâdise dahi, münâfıkların aks-i maksûduyla, Risâle-i Nûr’un fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesîle olur.

Beşinci Şuâ‘, yirmi beş sene evvel mesâili yazılan, yalnız bir-iki sahîfe tatbîkāt ilâve edilip Şuâ‘lar'a giren Beşinci Şuâ‘ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara, kendi mesleklerini bildirmek ve cehenneme gidenin mâhiyetini bilmek için, fevkalâde, iktidâr hâricinde bir kazâ-yı İlâhîdir, diye Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i‘timâd edip merâk etmeyiniz.

Hem siz, hem onlar bilsinler ki, sadaka belâyı def‘ ettiği gibi; Risâle-i Nûr Anadolu’dan, hususan Isparta, Kastamonu’dan âfât-ı semâviye ve arziyenin def‘ ve ref‘ine vesîledir. Evet, Sabrî’nin یَٓا اَرْضُ ابْلَعٖی ilâ وَاسْتَوَتْ عَلَی الْجُودِیِّ âyetinden istihrâc ettiği ma‘nâ, haktır ve mutâbıktır.

Evet, Risâle-i Nûr, Sefîne-i Nûh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebebdir. Çünki zaaf-ı îmândan gelen tuğyân, ekser musîbet-i âmmeyi celb ettiği gibi; îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risâle-i Nûr, o musîbet-i âmmeyi dâiresinin hâricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesîle oldu. Bu ehl-i dünyâ, bu Anadolu halkı Risâle-i Nûr’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, zelzeleler ve tâûnların istîlâsına uğrayacaklarını düşünsünler,

172

akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzûmsuz bir hâlde bu derece âhiretimize karışmalarında, onlara felâket getirmek ihtimâli kavîdir.

İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber, şimdi yanımdaki Feyzî ile Emîn, bütün bana temas eden dostlar şâhiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek def‘a ne harb-i umûmîyi, ne siyâseti sormamışım. Ve odamdan işitilebilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz. Hem ehl-i siyâsete hiç münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat‘î bilsinler ki, bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî-i mutlakadan kurtaracak yegâne çâresi, Risâle-i Nûr’un esâsâtıdır.

Bu hâdisede sıkıntı çeken ma‘sûmlar ve üstâdları bilsinler ki, ağır şerâit altında bir sâat nöbet, bir sene ibâdet ve hakîkî tefekkür-ü îmâniye ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merâk ve teessürle değil, ferah ve sürûrla karşılamalı. Fakat Hazret-i Alî’nin ra iki def‘a سِرًّا بَیَانَةً سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit tam ihtiyât ve tam sakınmak vaz‘iyetini muhâfaza etmekle mükellefiz.

Risâle-i Nûr’un mensûbları, şuûr ve ihtiyârları hâricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadâr olduğuna bir delîl de, bugünlerde oldu. Şöyle ki:

Oradaki hâdisenin vukūundan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaz‘iyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi, çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celb etmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum. Hem Nazîf gibi birkaç zâtın rüyalarının ta‘bîrleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.

Umûm kardeşlerimize birer birer ve bilhassa musîbetzedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları çabuk kurtarıp vazîfelerinin başına göndersin. Âmîn.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç