Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 272
[132]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hem Kâtib Osmân, hem mübâreklerden İbrâhîm’in, hem Nûr fabrika sâhibinin, hem Hulûsî-i Sânî’nin mektûbları bir-iki günde geldiler. Merâk ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler. Kâtib Osmân’ın mektûbunda, husûsî selâmlarını gönderdiği zâtların, hususan kahraman Rüşdü, Zühdü Bedevî ve Nûrî kardeşlerimize hâssaten ve umûmen selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti. Mâşâallâh, Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib-i merâk noktaları yazıyor.
Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: Sıddîk Süleyman Rüşdü buraya gelmek ihtimâli var. O kahraman kardeşim yakînen bilsin ki, ben ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hâs dâiresinin birinci safında ma‘nen yanımızda bulunuyor, ma‘nevî kazançlarımıza hissedâr oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet-i sûriye ehemmiyeti azdır. Hem bu dehşetli ameliyât-ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehhâm ehl-i dünyâ, burada da ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hatta bu bayramda kapımı ziyâretçilere kapadık.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Rüşdü’nün bir teşebbüsü var ki, gençlere âit dört-beş parça ders ki, Hâfız Mustafâ’ya vermiştim ki tab‘ etsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr’a karşı kemâl-i mahviyetle kemâl-i ihlâsı ve irtibâtı, onun eskiden beri takdîr ettiğim bir hâsiyet-i mümtâziyesini göstermekle beraber, benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl-i samîmiyetini şefâatçi yapıp, duâsına âmîn derim.
Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrâhîm’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnûn eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osmân’ın ileride de Risâle-i Nûr’a talebe olması için kendini okutması, bizi mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 273
[133]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtâçtırlar. Lillâhilhamd, Isparta ve havâlîsi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misâl oldu.
Ey Husrev Te’sîrli ve güzel mektûbunu aldım. Vazîfenin başına geçmen bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin Sen bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merâk etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm biri vilâyet-i şarkiyede fa‘âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu‘cizeli iki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde, hususan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsîn ve tebrîklerini, inşâallâh yakında tab‘a girmesiyle âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allâh’a şükreyle.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, İslâmköy’ündeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi, bizi memnûn eyledi. Evet, İslâmköy’ü, nasıl ki Risâle-i Nûr’a pek ziyâde alâkadârlıkta imtiyâz ve sebkat kazanmış. Öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköy'ü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risâle-i Nûr’u takdîr ettiklerini gördüğümden, bu havâlîdeki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn-ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköy’ünü, Nûrs köyü gibi biliyorum. O hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum, onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risâle-i Nûr’a karşı dostluklarıyla, Nûr fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti tahmîn ediyoruz.
Ey Sabrî kardeş Başın sağ olsun. Cenâb-ı Hakk, o vâlidemizi mağfiret eylesin. Âmîn. Benimle, karâbet-i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişân ve bu yedi-sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli, fa‘âlâne kardeşlik
SAYFA 274
vazîfesini yaptığınızdan, elbette senin merhûm vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına ma‘nevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedâr ediyorum. Cenâb-ı Hakk size sabr-ı cemîl ihsân ve o merhûmeyi de garîk-ı rahmet eylesin. Âmîn. Husrev’in mektûbunda isimleri yazılanlar başta olarak bütün kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Büyük kardeşimiz Husrev’in gelmesi, bizi rûh u cânla mesrûr eyledi. Kendimizi tebrîk ve ona da binler safâ geldin, deriz. Ve Sabrî kardeşimizi ta‘ziye edip merhûme vâlidemize rahmetle duâ ediyoruz.
Buradaki Risâle-i Nûr Şâkirdleri nâmına
Feyzî ve Emîn
[134]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a çok çalışkan Âtıf’ın mübârek kalemiyle bir-iki nüshayı Feyzî ve Emîn’e hediyesiyle beraber, ma‘sûm ve efelerin ve ümmîlerin mübârek yazılarıyla yirmiden ziyâde küçük risâlecikler bizlere hediye edilmiş. Biz de bu havâlîdeki insanlara bir vâsıta-i teşvîk ve numûne-i emsâl olmak için, ma‘sûmlara ve ümmîlere göstereceğiz ve yazanların isimlerini de duâlarımızda dâhil edeceğiz. O yazanların hem kendilerini, hem vâlideynlerini, hem üstâdlarını ve bilhassa Hasan Âtıf’ı tebrîk ediyoruz. Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin Arabî bilmeyenlerinin fehmine medâr olmak için, orada yazılan mecmûa gibi Münâcât Risâlesi’ni, yalnız Münâcât-ı Aleviye'den sonraki tercüme kısmını yirmi nüsha kadar teksîr edilse, bize gönderilse, çok iyi olur.
Dokuzuncu Şuâ‘ Mukaddeme-i Haşriye beraberce yazılsa, daha fâideli olur. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve Husrev’e çok safâlarla geldin deriz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 275
Bu mektûbu yazdıktan sonra Mustafa Kâzım imzasıyla hem kıymetdâr, ince hissiyâtlı ve ihlâslı çok kuvvetli Âtıf’ın gāyet güzel ve daha tam okumadığımız hâlde pek ehemmiyetli ve lâhikaya kısmen geçecek canlı ve rûhlu bir mektûbu beraber gördük. Hem Âtıf’ı bu mektubtaki kemâl-i ihlâs ve irtibâtını ve mektûbunda beş-altı efelerin kahramancasına Risâle-i Nûr’a girmeleri ve Kızıl İrfân talebeleri ve şâkirdlerini bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Risâle-i Nûr hesabına Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyoruz. Pek çok selâm. Mağrib yakın olduğu için kısa kesmeye mecbûr olduk.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[135]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim, birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum.
Ehl-i dalâlet, Risâle-i Nûr’un elmas kılıçlarına mukābele edemedikleri için, şâkirdleri içinde derd-i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifâde ederek, meşrebler veya hissiyâtları muhâlefetinden zayıf damarları bulup, şâkirdler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.
Sakın, çok dikkat ediniz İçinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan hatâdan hâlî olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i‘tirâza ve haklı olarak tenkîde sevk ettiği vakit, deyiniz ki: Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nûr’un en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice i‘tibâriyle dünyaya, enâniyete âit her şeyi fedâ etmek vazîfemizdir deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ‘ bir mes’ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin âhirine ilhâk edilecek olan münâcât parçası âhir kısmının tercümesi ve baştaki kısmın da bir nevi‘ îzâhıdır. Onun için Arabî bilmeyenlere çok fâidesi olur. Biz bir kısmını sizden bekliyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 276
[136]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd-i maîşet belâsında, Risâle-i Nûr fütûhâtında devam ediyor. İstanbul’dan yazıyorlar ki, oraya giden, başta Husrev’in Mu‘cizât-ı Ahmediye’si asm olarak, risâleleri her kim görmüş okumuşsa, başta Fetvâ Emîni Alî Rızâ olarak herkes hayret ve istihsân ile, Bu tarz-ı ifâde ve isbat ve beyân, hiç bir kitapta bulmamışız. Bu şerâit içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış deyip, kemâl-i iştiyâk ile karşılıyorlar. Ve Ankara’da, dünyaca yüksek makamlarda, askeriye hey’etinde, kemâl-i iştiyâk ve takdîr ile Risâle-i Nûr’u yazıp okutturuyorlar. Başta Miralay Mehmed Yümnü olarak, mühim askerî paşaları, Risâle-i Nûr îmân kurtarıcıdır diye takdîrkârâne tam teslîmiyetle okuyup istifâde ediyorlar.
Hatta burada da pek çok, ayrı ayrı tarzda Risâle-i Nûr aleyhinde yaptıkları desîseler ve tedbîrler ve şâkirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maîşet belâları, Risâle-i Nûr’un inkişâfını durdurmuyor, günden güne tevessü‘ ediyor. Hatta en ziyâde hücûm edenler dahi, perde altında istifâdeye çalışıyorlar. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cebhede, mütemerrid münâfıklar tarafından bir hücûm var. Çok ihtiyât ve dikkat ve sebât ve tesânüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın. Plan da budur:
Risâle-i Nûr talebeleri içinde tesânüdü bozmak, On sekiz seneden beri hakkımızda programları, hâs talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi tesânüdü bozmak ve bazı menfaatperest, fakat ehl-i ilim ve ehl-i dînden, Risâle-i Nûr’un cereyânına karşı rakîb çıkarmak sûretiyle intişârına zarar vermeye çalışıyorlar.
SAYFA 277
Hem Ramazân Risâlesi’nin âhirinde nefs-i emmâreyi, her nevi‘ azâbdan ziyâde, açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl-i nifâkın mütemerridâne sefâhetinin cezâsı olarak, umûma ve ma‘sûmlara da gelen bu açlık ve derd-i maîşet belâsından ehl-i dalâlet istifâde edip, Risâle-i Nûr’un fakîr şâkirdlerinin aleyhine isti‘mâl etmek ihtimâli var. Mâdem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr hizmetini her belâya, her derde bir çâre, bir ilaç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maîşette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musîbetlere karşı da, yine Risâle-i Nûr’un hizmetiyle mukābele etmemiz lâzımdır. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
Kahraman ve mübârek ve kalemi kerâmetli ve Kur’ân'ın hârika kâtibi Husrev’in yazdığı ve bize gönderdiği mu‘cizeli iki Kur’ân’ın bir nüshasını, eğer orada aynı bulunmuyorsa göndereceğiz. Hatta bu def‘a yeni bir kardeşimiz ve Isparta kahraman talebelerinin isti‘dâdında Hilmî Bey’le gönderecektik. Fakat sonraya kaldı. İnşâallâh Husrev’in kerâmetli kalemi yine çalışıyor. Eğer Isparta şahs-ı ma‘nevîsi darılmasa idi yanıma isteyecektim. Saîdü’n-Nûrsî
[137]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الَّذٖی كَتَبْتُمُوهُ
Azîz, sıddîk kardeşim,
Mübârek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına, o yazdığı Kur’ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev
Bana gönderdiğin iki mübârek nüshadan birincisini size Hilmî Bey’le gönderdim. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile, sen Isparta’dan ayrılacaksınız diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü’z-Zehrâ-yı Kübrâ ve medrese-i nûriye-i kübrâ olduğundan, bu kudsî eser orada, hususan şuhûr-u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşâallâh orada da, bizim gibi cüz’leri taksîm ile hatmeler okunacak.
SAYFA 278
Hilmî’nin kağıdında şimdilik geri kaldı demiştik. Fakat bir ma‘nevî ihtâr ile gönderildi. Başta Alîler, Sabrî, Rüşdü, Zühdü, Nûrî, Alî, Re’fet, Tâhirî, Hacı Hâfız, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâ’lar, umûmen selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[138]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin mübârek kalemlerinizin mübârek ve nûrânî yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizin gibi yorulmaz, sarsılmaz, usanmaz şâkirdleri Risâle-i Nûr’a ihsân eylemiş. Bu ağır şerâit ve usandırıcı hâller içinde kemâl-i iştiyâk ile onların fa‘âliyetleri, şübhesiz bir inâyet-i Rabbâniyedir. Ve bu hizmet-i kudsiyenin zâhir bir kerâmetidir.
O kudsî hediye içinde merhum Âsım’ın yâdigâr kalemi ve Re’fet ve Rüşdü, Hasan Âtıf ve Hâfız Ahmed ve Barla’lı Muhâcir Hâfız Ahmed’in ma‘sûmesinin hediyesi gibi yâdigârlar ve Husrev’in müjdesiyle on beş yirmi fedâkâr kardeşlerimiz kalemlerini bizim hesabımıza çalışmasına karar verdikleri, beni ve bizi ve bu memleketi minnetdâr edip şükre sevk etti.
Hizb-i Nûrî’nin ve Misbâhü’l-Îmân’ın lâhikaları olan bu def‘a hediyeniz buraya girdiği gün, birinci def‘a Hizb-i Nûrî geldiği gibi tesâdüf olmadığına kat‘î kanâatimizle, buradaki medrese-i nûriyedeki talebelerin yeni gelen bu derslerin meftûhânesi nev‘inde, şimdiye kadar emsâli vukū‘ bulmamış bir ziyâfet-i Rahmâniye nev‘inde, dokuz ayrı ayrı yerden, hatta biri Kars’dan, biri de Çankırı’dan birer güzel taâm öyle bir tarzda geldi ki, hem beni, hem Feyzî’yi, hem Tahsîn’i, hem Emîn’i hayret içinde bıraktı. Kat‘î kanâatimiz geldi ki, hizmet-i nûriyedeki bereketin bir kerâmeti ve buradaki medrese-i nûriyenin inâyetinden gelen bir meftûhânesidir. Evvelce Hizb-i Nûrî’nin gelmesiyle fevkalâde meftûhânesini
SAYFA 279
hem te’yîd ediyor, hem onunla teeyyüd edip bir eser-i inâyet olduğunu isbat etti. Hem geldiği aynı günde öyle bol bir yağmur geldi ki, odamın önünden ehemmiyetli bir sel aktı.
Ve Sabrî’nin orada münâcâtın kesretle yazılmasıyla yağmur gelmesine vesîle olduğu gibi, buraya gelmesiyle de burada rahmetin böyle kesretle yağması gösteriyor ki, münâcât bir vesîle-i rahmettir. Hem ihtiyâta binâen dört seneden beri buraya gelmeyen kahraman Nazîf, hediye-i nûriye ile hiç bir sebeb yokken Kastamonu’ya yanımıza geldi. Demek ma‘nevî istikbâle gönderildi.
Husrev’in bu def‘aki mektûbu beş-altı cihette bizi minnetdâr etti. Husrev dâimâ hizmet-i nûriyede ve tedbîrinde dâimâ terakkîde ve sarsılmaz bir rükün olduğunu gösteriyor. Âtıf’ın pek ziyâde iştiyâk ve gayreti şimdilik ihtiyât ve i‘tidâl-i demle perdelenmesi, zamanın muktezâsıdır. Zekâî, Hâfız Ahmed Risâle-i Nûr hizmetinde vazîfe başına geçmeleri, bu günlerde onların hakkında hâsıl olan merâkımı izâle etti.
Umûm kardeşlerimize ve bilhassa rükünlere ve bu def‘aki nüshaları yazanlara ve Husrev’in mektûbunda isimleri bulunanlara ve bilhassa kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmaya karar verenlere binler selâm ve selâmetlerine ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.
Mâdem on beş kardeşimiz kalemiyle ümmîliğime şefkaten yardım ediyorlar. İhtiyâr ve Hasta ve İktisâd ve Şükür risâleleri ve Birinci, İkinci, Üçüncü Lem‘aları yazsınlar. Hem Husrev’in bana gönderdiği eskiden bana yazdığı İ‘câz-ı Kur’ân'ın kıt‘asında onun zeyilleri olan On İkinci, On Dördüncü, Yirminci Söz’ler ve Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin lem‘ası ve Rumûzât-ı Semâniye’ye âit Fihriste’deki kısmı ve manzûm Lemeât'tan olan parça gibi ki, size evvelce bu zeyiller hakkında yazmıştık, siz de yazmıştınız. Husrev’in tertîbiyle yazdırılsa, mümkün ise bu kısmı kendisi yazsa iyi olur. Tâ ki Husrev’in kalemiyle bu eski nüsham tam bir zeyil olsun.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 280
[139]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin âhirinde Risâle-i Münâcât’dan Münâcât-ı Aleviye'nin tercümesinden sonra gelen Türkçe tercümeleri biz nüshalarımızın âhirinde yazdırıyoruz. Arabî bilmeyenlere çok iyi olur. Eğer siz kuvvetli kalemleriniz ile Hizb’in tarzındaki aynı sahîfelerde yazıp, bize gönderip yardım etseniz, bizi çok minnetdâr edersiniz. Ben bu cihette zahmet çekiyorum. Hem Hizb-i Ekber’in başında Türkçe fıkrasına mukābil, sahîfede size gelen, buna leffen gönderilen parça nüshanızda yazılacak.
Nûr fabrikası sâhibinin bir mektûbunda ehemmiyetli bir müjde veriyor. Yani Mu‘cizeli Kur’ân’ımızı tab‘ etmek ve onun perdesi altında Mu‘cizât-ı Kur’âniye'yi tetimmeleri ile tab‘ etmek mümkün ve mütasavverdir diye bizi derinden derine mesrûr ve ümîdvâr eyledi. Cenâb-ı Hakk rahmet ve inâyetiyle Risâle-i Nûr’un gāyet parlak olan bu netîceyi ve muvaffakiyeti ve şâkirdlerinin bu ehemmiyetli bir gaye-i hayâllerini ve muzafferiyetlerini ihsân eylesin. Âmîn.
Gül fabrikasının sâhibi ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kâtibi Husrev’e binler safâlarla geldin, tekrâren deriz. Umûm kardeşlerimize birer birer ve bilhassa bu def‘a bize yazıları gelenlere selâm ve duâ ediyoruz. Ve duâlarınızı istiyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 281
[140]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz kardeşim Husrev,
Cenâb-ı Hakk merhumeyi mağfiret eylesin. Ve sana ve onun evlâdlarına sabr-ı cemîl ihsân eylesin. Ben de mâteminize cidden hissedârım.
Senin ağlamana ve ağlayan mektûbuna cidden iştirâk ettim. Evet, sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risâle-i Nûr’un bir fedâîsi alâkası olmamalı ve alâka peydâ etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir sebât, bir ihlâsın, lüzûm ile beraber bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedâkârlık edemez. O havâlînin kahramanları elhak müstesnâdırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları, Husrev gibi, Saîd gibi ve Âtıf ve emsâli gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.
O merhûme şimdiye kadar, Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri içinde dâimâ her gün yüz def‘aya yakın ve husûsî ismiyle de bir def‘a fecirde, ma‘nevî kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefâtından sonra ismiyle her gün çok def‘a husûsî duâlarda hissedâr olduğu zaman gibi, yine yüz def‘a hissedâr oluyor.
Azîz kardeşim Husrev, seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakîkada o kadar vaktim dardır ki, ziyârete gelen dost dört-beş adama karşı Beni meşgul etmeyiniz diye lüzûmsuz hiddet ettim. Her ne ise Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyâk ile çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de sizi ta‘ziye ve oradaki kardeşlerine arz-ı hürmetle selâm ediyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 282
[141]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine ve ehemmiyetine dâir bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız Mecmûa-i İşârât’a, lâhikadan sizin intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmûa yazmış iseniz, ilâve ettiğimiz mikdârı size de göndereceğiz. Bu mecmûanın gösterdiği kıymet Risâle-i Nûr’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbat ediyor.
Evet, kardeşlerim, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm İncîl-i Şerîf’de demiş ki: Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin demesiyle, Kur’ân’ın beşere gāyet büyük bir netîcesi, bir gāyesi, bir hediyesi tesellisidir.
Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahrîbâtları içinde bu boşluk nihâyetsiz fezâda her şeyle alâkadâr olan insan için hakîkî tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyâde o teselliye muhtâç, bu zamanda, bu asırda en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbat eden, gösteren Risâle-i Nûr’dur. Çünki zulümât ve evhâmın menba‘ı olan tabiatı, delmiş geçmiş, hakîkat nûruna girmiş. On Altıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakāik-i îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve îzâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış.
İşte bu hakîkat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risâle-i Nûr’la meşgul ediyor. Re’fet Bey’in mektûbunda dediği gibi, Risâle-i Nûr’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz def‘a okunsa, yüz birinci def‘a yine zevkle okunabilir. Pek doğru demiş.
Risâle-i Nûr’un tercümanı, hakîkî vazîfesinin hâricinde dünyadaki istikbâliyâta ara sıra bakması, bir derece zâhirî
SAYFA 283
bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz-kırk sene evvel diyordu: Bir nûr gelecek. Bir nûrânî âlemi göreceğiz deyip, o ma‘nâyı geniş bir dâirede ve siyâsette tasavvur edilmiş.
Hem bundan on dört, on beş sene evvel, Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler diye büyük, geniş, küre-i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur edilmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbâr-ı gaybîyi tasavvurunun pek fevkınde tefsîr ve ta‘bîr eyledi. Evet, Eski Saîd’in Bir nûr âlemi göreceğiz demesi, Risâle-i Nûr dâiresinin ma‘nâsını hissetmiş, geniş bir dâire-i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın remziyle, on üç, on dört sene sonra Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler deyip, o hakîkati dar bir dâirede tasavvur etmiş. İstikbâl, o iki hakîkati tam ta‘bîr ve tefsîr etti.
Evet, başta Isparta vilâyeti olarak Risâle-i Nûr dâiresi, birinci hakîkati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakîkati de, medeniyet-i sefîhenin tuğyânını ve maddiyyûnluk Hâşiyetâûnunun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın hakîkatini, tam tamına isbat etmiş.
Risâle-i Nûr, kat‘î burhânlara istinâden, hükümleri sâir hakāikte aynı aynına, te’vîlsiz, ta‘bîrsiz hakîkat çıkması ve yalnız işâret-i tevâfukiye ve sünûhât-ı kalbiyeye i‘timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbâliyede neden bazen ta‘bîr ve te’vîle muhtâç oluyor diye hâtırıma geldi.
Böyle bir cevâb ihtâr edildi ki: Gaybî istikbâl-i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtın bildirmemekte, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtâr ile, bir emâreyi vesîle ederek, keşfiyâtta ve rüyâ-yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakîkatleri ihsâs eder. O hakîkatlerin husûsî sûretleri vukūundan sonra bilinir.
SAYFA 284
Kardeşlerim, bu def‘a Hilmî Bey ile gelen Re’fet ve Rüşdü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re’fet, Rüşdü Risâle-i Nûr’a intisâbda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re’fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir-iki senedir ondan hiç bir mektûb ve hizmet-i Kur’âniyedeki vaz‘iyetinden bir haber alamamıştım, merâk ediyordum. Bu def‘a mektûbunda, Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuruz, tatlı tatlı istifâde edip, üstâdımızla görüşürüz demesi, bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatinde nâmdâr Rüşdü’nün mektûbunda merâk ettiğim noktaları beyân etmesi ve hizmet-i nûriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.
Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu def‘a çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız On Dokuzuncu Mektûb’da Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tevâfukunda, mecmûu dokuz bin sekiz yüz otuz üç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir kerâmetidir diye hükmettik.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden Emîn ve Feyzî’nin bir fıkrasıdır]
Hem Risâle-i Nûr’un kasabalara ve cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette, hem bereket ve hüsn-ü maîşet ona çalışanlara; ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi, bu havâlîde çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde çalıştığımız zaman, pek zâhir bir sûrette bir hüsn-ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri aleyhinde çalışanlara, şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz. Ezcümle:
Risâle-i Nûr’un erkânından birisi, kat‘î bir sûrette haber veriyor ki: Üç-dört adam, dünya servetinin hâtırı için toplanıp münâfıkāne Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde tedbîr kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç-dört adamın hâneleri ve birinin dükkânı yanıp, her biri binler lira zâyiâtla tokat yediler.
SAYFA 285
Hem bir dessâs ve câsûs adam, Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, Serbest olarak ben, bir ipucu bulamadım ki bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım diye i‘lân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerinde o adam iki sene hapse girdi.
Hem bedbaht, muannid bir adam Risâle-i Nûr aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengâmda, bir-iki gün sonra meyhâneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nev‘de çok hâdiseler var. Demek Risâle-i Nûr, dostlara tiryâk olduğu gibi, düşmanlara da sâika oluyor.
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Hâfız Tevfîk, Mehmed Feyzî, Emîn, Hilmî, Kâmil’in bir fıkrasıdır]
Hem Gavs-ı A‘zam’ın ra, Üstâdımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ fıkrasıyla, inâyet ve teshîle dâimâ mazhar olduğuna, ve tevâfuk, Risâle-i Nûr’un bir ma‘deni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir-iki gün zarfında, küçük ve latîf, fakat kat‘î kanâat veren cüz’î hâdiselerin tevâfukātında gözümüzle gördüğümüz inâyât-ı Rabbâniyenin numûnelerinden birkaçını beyân ediyoruz ki, onlar, bu iki gün zarfında beraber vukū‘a gelmiştir.
Birincisi: Dün Üstâdımıza, Risâle-i Nûr’a âit üç hizmet için üç adam lâzım gelmiş. Kimse de yok. Biz de uzaktayız. Üstâdımız merdivenden inip, bir çocuğu bulup, bize göndermek niyetiyle kapıyı açmış. Risâle-i Nûr’un o üç hizmetini görecek üç şâkirdi fevkalâde bir tarzda, aynı dakîkada kapıya gelmişler.
İkincisi: İki seneden ziyâde Risâle-i Nûr’un mühim parçaları, Risâle-i Nûr’un berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hâfız Ahmed kendine yazdırıp, başka bir kazâ ve nâhiyede bulunan bir-iki zât onları istinsâh için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp, mahcubiyetlerinden haber vermedikleri için hem biz, hem Hâfız Ahmed merâk, hem hiddet ediyorduk. O kitaplar bugün geldiği aynı vakit dün aynı saatte, Üstâdımıza, beş seneden beri, her birkaç gün zarfında Üstâdımıza kolaylık için bir parça yemek pişirmekle hâtırını soruyordu.