
SAYFA 43
[31]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz kardeşlerim,
Temâdî eden tahrîbât-ı ma‘neviye karşısında, lillâhilhamd gittikçe Risâle-i Nûr’un mu‘cizâne mukāvemeti ve satveti ve kıymeti tezâyüd ediyor. Dalâletin temel taşı ve nokta-i istinâdı olan tabiat tâğūtunu dağıtıp, Kur’ân elinde bir elmas kılıç olarak her tarafta nûrları saçar, zulümâtı dağıtır. Fakat dalâletin envâı çoktur. O nisbette risâlelerin dahi ayrı ayrı meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem‘ası'nı da bize gönderiniz. Umûmunuza binler selâm. Makbûl duâlarınızdan çok istifâde eden ve o hâlis duâlara çok muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[32]
[Ahmed Nazîf’in bir fıkrasıdır]
Kıymetli Üstâdım,
Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câzlarını güneşin parlak ve keskin şuâ‘ları gibi kalblerimize nüfûz ettiren ve hakāik-i dîniye ve îmâniyenin, dalâlete yüz tutan zayıf ve âciz mü’minlerin halâsı ve selâmeti ve hidâyete çıkarılmasına hâdim ve kudsî Risâle-i Nûr’un, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtâç bulunduğu bir sâhib-i zuhûr nâmını taşıyacağı şübhesizdir.
Binâenaleyh, hem Kur’ân’ın tercümanı ve dellâlı ve hem de bu Risâle-i Nûr’un müellif ve hâdim-i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakîr bir nefer iken, ma‘nevî hizmetinizle müşîriyet derece-i âliyesine terfî‘ ve tefeyyüze istihkāk kesb etmiş bulunmanızdadır ki, Âlim-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak, Kādir-i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazîfe-i âliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve fazîletli ve feyizli ve âlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdî‘ ve nasîb ve bilhassa me’mûr etmiştir. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Biz âciz ve âsî ve günâhkâr hizmetkârlarınızı dahi lütf u keremiyle irşâda ve hidâyete, siz Üstâdımızı rehber ve mürşid ve vâsıta buyurmuştur ki, ebedî minnet ve şükrânlarımızı edâdan âciz bulunuyoruz.
SAYFA 44
İşte, Üstâdım Çok kıymetli arkadaşımız ve hizmet-i Kur’âniyede kıymetli refîkimiz ve şerîkimiz Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin mektûbundan başka yerde ve mahalde mevsimsiz olduğunu idrâk ederek, bu hakîkî kelime-i mübâreke ve ism-i şerîfi Risâle-i Nûr’a dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve isti‘mâlinden hazer ediyorum. Çünki Üstâdımın izin ve müsâadesi olmadıkça bu gibi lakabların kıymeti olamaz. Ancak Risâle-i Nûr’dan aldığım ilhâm üzerine muhîtimizde birinciliği ihrâz eden kardeşimiz olan Feyzî’nin mektûbunda bahsedilmesi, sırf hüsn-ü niyet ve fart-ı merbûtiyet ve sadâkatten ve ihlâstan doğmuştur.
Bu ızhârın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum, af buyurunuz. Îkāz ve irşâd edici ni‘met ve himmet-i itâbınızla af buyurulmasını ve Risâle-i Nûr’un ma‘nevî tokatlarından muhâfaza edilmekliğimizi kemâl-i hulûsla istirhâm eylerim.
Azîz ve kıymetli Üstâdım Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremiyle ve hadsiz ihsânıyla intisâben hizmet-i kudsiyesinde bulunduğum Risâle-i Nûr’un maddî ve ma‘nevî pek çok kerâmetlerini ve bereketlerini aynelyakîn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın noksânlarını, hüsn-ü niyete ve hulûs-u kalbine bağışlamanızı ricâ ederken, bu mübârek Risâle-i Nûr’un pek çok kerâmetlerinden birkaçını arz ederim. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr’un tercümanı ve müellif ve sâhibi bulunan zât, bin üç yüz yirmi dörtveyirmi beş rûmî senelerinde, İstanbul’da iştihârla Bedîüzzamân nâmı ve lakabı altında matbûâtın sitâyişle neşriyâtından mütehassis olarak, o zaman on yedi yaşımda bulunduğum ve çok câhil ve çocukluk devresinde iken, bu mübârek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki, bin üç yüz yirmi altı senesinde Hazret-i Üstâd’ın, Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî lakabı altında Karadeniz seyâhatinde iki hizmetkârı ile İnebolu’yu ziyâret ederek, o zaman İnebolu’nun meşhûr ulemâsından Hacı Ziyâ ve diğer ulemâ arasında vapura teşyî‘ edildiği sırada tesâdüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübârek zâta selâm durarak mütebessim ve nûrânî sîmâlarıyla ve keskin nazarlarıyla selâmlarına ve ma‘nevî nazarlarıyla iltifâtlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamın, otuz senelik hâtırımdan kat‘iyen silinmediğini aynelyakîn görüyordum.
SAYFA 45
Tahmînen ve takrîben altı sene evvel, bir gazete sütununda Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, dîn ve îmân telkîn etmesinden ürken ehl-i dünyâ tarafından tevkîf edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir def‘a böyle acı haber aldığım hâlde, âkıbetinden kat‘iyen başka bir ma‘lûmât edinememiştim. On seneden beri Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn Hazretleri’nden niyâzımda, dâimâ beş vakit duâlarımda: Yâ Rab Bana bir mürşid-i kâmil ihsân buyur, niyâzında iken, bundan üç sene evvel, yani hicrî bin üç yüz elli yedi ve mîlâdî bin dokuz yüz otuz sekiz senesinde, İnebolu’da bir kahvede, Kastamonu'lu bir zavâllı sarhoşun sitâyişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu’da mevcûdiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkîk ve ta‘mîk ettim. Anladım ki, otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Saîd-i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyâret edip, mübârek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyâretimde, Eski Saîd’in ism-i mübârekleri Bedîüzzamân Saîd Nûrsî ve Risâle-i Nûr müellifi ve sâhibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâsla sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük Üstâdım o Risâle-i Nûr’dur, dedim. Ve bana bu hadsiz ihsânâtı hidâyet ve inâyet buyuran Cenâb-ı Hakk’a, Kur’ân-ı Hakîm’in harfleri adedince şükrederek اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی dedim. Hâşiye
Risâle-i Nûr’a intisâb etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethânemizin kazançlarında ve şahsî ve husûsî işlerimizde Risâle-i Nûr’a intisâbdan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir ticâret veya mes‘ûd bir zenginin, müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah u sürûr ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle elhamdülillâh mes‘ûdâne imrâr-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risâle-i Nûr’un kudsî lütf u kerâmetlerine medyûn bulunduğumuzu i‘tirâf ve tasdîk ederiz.
SAYFA 46
Üstâd hazretlerinin me’zûniyet-i husûsiyesiyle, Risâle-i Nûr nâmına neşriyât ve hakāik-i îmâniye noktasında, bilhassa ibâdet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs, iktidârsız vaz‘iyetim ile vâki‘ olan ve olacak bulunan telkînât-ı dîniyedeki kuvvetli iknâ‘ ve müessir hitâbelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; Üstâdım Risâle-i Nûr nâmına kemâl-i fahirle, bir çok namazsız müslümanları elhamdülillâh namaza ve câmi‘lere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risâle-i Nûr’un büyük hârika kerâmetinden tulû‘ ettiğini ve etmekte olduğunu tasdîk ederiz.
Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidâyetinden, devamı müddetince, hadsiz zındıka ve münâfıkların hiç yoktan, sebebsiz olarak şahsıma bir isnâdât olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse câhil, mülhid, hemen hemen birkaç dostlarım müstesnâ, memleket halkı ve kudsî hizmetimden küstürmek için, شَیْطَانٌ عَلَیْهِ مَا یَسْتَحِقُّ bütün memleket halkını iğfâl ederek aleyhime tahrîk etmiş olacaktır ki, Nazîf, muhâlif bir siyâsetle ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr eder, siyâset propagandası yapıyor zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirâyet ettiriyorlar. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrîk edilmiş, güyâ aleyhdârlarım benden bir intikām almak hasebiyle, gıyâbımda hem müdhiş cereyânı şiddetlendirmek için, kendilerince menfûr telakkî ettikleri Almancı nâmıyla hakāretlere ma‘rûz bırakmaktan çekinmediler. Hâlbuki ben lillâhilhamd Risâle-i Nûr’un irşâdıyla, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi bütün kâinâtın fevkınde gördüğümden ve i‘tikād ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyânlara, belki bana verilse de bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakîkatçi ve îmâncı ve Kur’âncı Risâle-i Nûr’un bir hâdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser-i inâyet var.
Birisi: Risâle-i Nûr’un neşriyâtındaki hizmetime zarar verilmediği gibi, fevkalme’mûl muvaffak olduk.
İkincisi: Her ne vakit şiddetli hücûm edileceği zaman, Üstâdımızdan Dikkat emrini alıyorduk. Hem de Risâle-i Nûr’un âşikâr bir kerâmetindendir ki, bin üç yüz elli dokuz sene-i hicriye, Ramazân-ı Şerîf’in on veya on ikinci günlerinde, Allâh rahmet etsin, vefât eden kardeşlerimizden Hatîb Mehmed nâmındaki zât, Yirmi Altıncı Lem‘a olan İhtiyârlar Risâlesi’ni yazarken hasta olarak yazmaya kādir olamadığından لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ kelime-i tevhîdi yazarak bıraktığı,
SAYFA 47
ziyâretine gelen diğer kardeşimiz ve fa‘âl arkadaşımız, Feyzî Mehmed Efendi’ye ikmâlini ricâ ederek dünyaya vedâ‘ ve ebedî hayatına inşâallâh bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürleyerek îmânlı olarak kabre girdiğini ızhâr ve Risâle-i Nûr’un talebelerine açık bir müjde ve tebşîrâtta bulunmuştur.
İşârât-ı Kur’âniyenin, yirmi altıncı âyetinin فَفِی الْجَنَّةِ خَالِدٖینَ sırrıyla, Risâle-i Nûr talebeleri, îmân ile kabre gireceklerdir tebşîrâtının sıdkını gösteren bu açık kerâmetin ve tebşîrât-ı azîmenin bütün kardeşlerimize ta‘mîm olunmasını, Risâle-i Nûr’un derece-i ulviyetini ve hâdimlerinin mükâfâtlarının ne zaman ve ne sûretle verilmekte olduğunu aynelyakîn bilinmek ve görülmek üzere şu hakîkat muvâfık ise İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’ne tahşiye olunmasını ricâ ederim, kıymetli Üstâdım.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Ahmed Nazîf Çelebi
[33]
[Risâle-i Nûr’un fa‘âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf’in bir istihrâcı ve bir fıkrasıdır]
Bunu hem Birinci Şuâ‘ın otuz ikinci âyeti olarak, hem Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü. O kendisi, Ahmed Nazîf diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sûre-i Ahzâb’dan
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
[یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اذْكُرُو اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖیرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖیلاً هُوَ الَّذٖی یُصَلّٖی عَلَیْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا تَحِیَّتُهُمْ یَوْمَ یَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرٖیمًا یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبٖیرًا صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ]
SAYFA 48
Bu âyetlerde Risâle-i Nûr’a îmâ ve remiz ve belki işaretler var diye hissettim. Evet, mâdem bu âyet gibi vazîfe-i risâlet ve da‘vete bakan âyetler, her asra bakıyorlar, her asırda efrâdları ve mâsadakları var. Ve mâdem bu âyetlerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen sıfatlar ve ünvânlar her zamanda cereyân ediyor. Ve her bir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvanların altında ma‘nâ-yı remzî ile Risâle-i Nûr gibi o vazîfeyi yerine getiren eserler ve zâtlar bu gibi âyâtın şumûllü dâirelerine girmeleri, Kur’ân’daki i‘câz-ı ma‘nevînin şe’nidir. Belki muktezâsıdır ve lâzımıdır. Ve mâdem Risâle-i Nûr bu acîb asırda müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazîfeyi yapıyor ve ma‘nâsının dâire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emârelerle ve gizli karînelerle diyebiliriz ki, bu âyet dahi, Birinci Şuâ‘ın sâir otuz bir aded âyetleri gibi, Risâle-i Nûr’a ma‘nâ-yı işârî ile bakar. Şöyle ki:
لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا: cümlesi, ma‘nâ-yı işârîsiyle bin üç yüzyetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulmetten, sizi ey ehl-i îmân ve Kur’ân, Kur’ân’dan gelen nûrlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde nûr ve ma‘nâsında rahîmiyet bulunan ve ism-i Nûr ve ism-i Rahîm’in mazharı olan bir lem‘a-i Kur’âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.
Ma‘nâ mutâbakatından başka bir emâre ve karînesi budur ki: اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا fıkrasının makam-ı cifrîsi dokuz yüz kırk yedi edip, Risâletü’n-Nûr veya Risâlet-i Nûr olan isminin makamı olan dokuz yüz kırk yedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.
اِنَّٓا اَرْسَلْناَكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا: cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirki tenvîn vakıftır, elif sayılır makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi üç târîhini gösterir. Ve o târihte merkez-i hilâfette dehşetli bir inkılâbın mebde’-iinfilâkı içinde ye’se düşen ehl-i îmâna müjde verip, İslâmiyet’in hakkāniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve verâset-i nübüvvet noktasında da‘vette bulunan bir şâhide işâret eder.
وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ: cümlesi, tenvînler vakıf olmadığından sayılır makam-ı cifrîsi bin iki yüz elli altı târîhini göstermekle, bu asra ve bu zamandaki İslâmiyet’in inhisâfını bir asır evvel ihzâr eden mukaddemâtına
SAYFA 49
bakarak وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ Hâşiye kelimesi, Risâle-i Nûr’un bir ismi olan Bedîüzzamân’ın yüz doksan bir adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki, Risâle-i Nûr dahi o inhisâf içinde bir دَاعٖٓئِ اِلَی اللّٰهِ tır.
بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا: Hâşiye kelimesi ise, tam tamına Resâilü’n-Nûr’un bir ismi olan Sirâcünnûr’a lafzen ve ma‘nen ve cifren tevâfukla bakar. مُنٖیرًا daki م ی, اَلنُّورُ daki şeddeli ن mukābilidir. Evet, İmâm-ı Alî ra kerâmet-i gaybiyesinde Risâle-i Nûr’a Sirâcünnûr nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz.
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ: cümlesi, şedde sayılmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli dokuz târîhini göstermekle, bu asrımızın tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i îmâna bir büyük ihsânı var diye, ma‘nâ-yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân îmânı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, îmânı hârika burhânlarla kurtaran başta Risâle-i Nûr’dur. Demek bu zamana nisbeten bir fazl-ı kebîr, Risâle-i Nûr’dur.
SAYFA 50
Bu işareti kuvvetlendiren şudur: فَضْلاً كَبٖیرًا Hâşiyedaki فَضْلاً kelimesi, dokuz yüz altmış edip Risâle-i Nûr’un bu ismi izâfetten tavsîf tarzına geçmekle Risâlet-i Nûriye olup, dokuz yüz altmış iki adedine ma‘nîdâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.
İlâhî Yâ Rab Sen Risâle-i Nûr’u ve Risâle-i Nûr müellifi azîz Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri'ni ve Risâle-i Nûr talebeler ve şâkirdlerini ve mensûblarını muhâfaza-i hıfzında ve kal‘a-i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emîn eyle. Âmîn. Ve hizmet-i Kur’ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle. Âmîn. Ve bu kudsî hizmetlerinde muvaffakiyetler ve yardım ve muâvenetler ihsân eyle. Âmîn.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân-ı Azîmüşşân’ın sırr-ı a‘zamına, ma‘rifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet-i Resûlullâh sırr-ı kudsîsine ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ sırr-ı uzmâsına ve rızâullâh ve rü’yet-i Cemâlullâh lütf u ihsânına mazhar eyle. Âmîn. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَاَهْلِ بَیْتِهٖٓ اَجْمَعٖینَ الطَّیِّبٖینَ الطَّاهِرٖینَ اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
Ahmed Nazîf Çelebi
[Birinci Şuâ‘dan Otuz Birinci Âyet]
Pederiyle beraber Risâle-i Nûr talebelerinden olan Salâhaddin Çelebi’nin Risâle-i Nûr’a âit bir âyetten bir istihrâcıdır.
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓی اَوْ عَلٰی سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا : âyeti, ma‘nâ-yı zâhirîsiyle diyor ki: Su bulamadığınız vakit, temiz toprak ile teyemmüm ediniz.
SAYFA 51
Ve ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: Bin üç yüz elliyedide ma‘nevî âb-ı hayât menba‘ları kapatıldığı zamanda, temiz toprağa kasıd ve teveccüh ediniz. Onda bir menba‘-ı hayât ve bir ma‘den-i nûr bulursunuz. Bu âyetin işareti husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a baktığına iki emâre var:
Birincisi: Bu فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا âyetinin makam-ı ebcedîsi ve cifrîsi, bin üç yüz elli yedi eder. O târihlerde medreselerin ve irşâdgâhların seddiyle ve ehl-i ilmin sarıklarının açılmasıyla ma‘nevî susuzluk başladığı hengâmda, Risâle-i Nûr hakāik-i îmâniye cihetinde on beş senede kazanılan îmân-ı tahkîkîyi on beş haftada, belki on beş günde, belki tam müsteidlere on beş saatte, sarsılmayacak derecede îmân-ı tahkîkîyi kazandırması, kavî bir emâredir ki, şu işâret ona husûsî bakar.
İkinci Emâre: ص ve س birbirine tam kardeş olması ve bir kelimede birbirinin yerine geçmesi münâsebetiyle, bu âyetteki صَعٖیدًا kelimesindeki ص س okunsa, Risâle-i Nûr’un tercümanını göstermesi; hem bu cümlenin birinci mukaddimesi olan اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ fıkrasının işaretiyle, kadınların çıplak bacak olarak erkeklere karışması ve Risâle-i Nûr’un şiddetli taarruzlar içinde tesettür lehinde kuvvetli mukāvemeti zamanına, şeddeli ن iki ن olmak üzere makam-ı ebcedîsi فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً ile beraber bin üç yüz kırk yedi adediyle parmak basması;
اَوْ عَلٰی سَفَرٍ: fıkrasının işaretiyle, umûmî harblerin asrında her millet seferberlik vaz‘iyetinde bulunması; ve اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ fıkrasının aynen bin üç yüz elli yedi makam-ı ebcedîsiyle, hem bu senenin târîhini, hem فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا cümlesinin aynı târîhini göstermesiyle beraber, müteaffin çukur ma‘nâsında olan غَٓائِطٍ den, yani Ma‘nevî bataklıktan çıktığınız ve temizlenmek için su aradığınız zaman ma‘nâsını ifade etmesi latîf ve kuvvetli bir emâredir ki, فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا âyetinin işareti, bu asra ve Risâle-i Nûr’a bir husûsiyeti var ve remzen ona bakar.
Evet, makam-ı ebcedîsi ve cifrîsi, tenvînler hâlet-i vakıfta elifler sayılmak ve şeddeli bir sayılmak cihetiyle bin üç yüz elli yedi eder. Çünki iki ت sekizyüz, birinci ف seksen, üç م ikinci ف iki yüz,
SAYFA 52
dördüncü م bir ص bir ع iki yüz, ل ve iki ی elli, iki و iki د bir ج dört الف yirmi yedi eder. Yekünü bin üç yüz elli yedi olur. Hâşiye Hâşiye Hâşiye Hâşiye Hâşiye
Otuz birinci âyetin: birinci mukaddimesi olan وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰی cümlesinden كُنْتُمْ مَرْضٰی bin beş yüz küsûr olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan ma‘nevî hastalıkların kısm-ı a‘zamı, Risâle-i Nûr’un Kur’ânî ilaçlarıyla izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber, maatteessüf iki yüz seneye kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka-i dâllede ma‘nevî hastalıkların devam edeceğine îmâ ediyor.
SAYFA 53
تَیَمَّمُوا صَعٖیدًا: cümlesinin ma‘nâ-yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında س harfi ص harfinin altında gizlenmesi ve ص görünmesinin iki remzi var.
Birisi: Saîd, toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevâzu‘-u mutlakta bulunması şarttır. Tâ ki Risâle-i Nûr’u bulandırmasın, te’sîrini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve ma‘nevî tâûna sukūtun sebebi ise, terakkî etmek fikrinden neş’et ettiği cihetiyle onların hatâlarını gösterip, Müslüman için suûd ve terakkî, ancak İslâmiyet’te ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.
Selâhaddîn Çelebi
[34]
Azîz kardeşlerim, bu fıkrayı bir mektûb yerine kabûl ediniz. Şimdi vakit bulamadım. Bunun müstensihi kendisi Küçük Husrev nâmını almış, ciddî çalışıyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا Âyetinin Tetimmesi
اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ لَیْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا: âyetinin kuvvetli işaretini hem te’yîd, hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazân’da kalbime geldi.
Birincisi: Bana kat‘î bir kanâat verdi ki, مَیْتًا kelimesine tam münâsib Saîddir. Bu âyet, Risâle-i Nûr’un tercümanı olan Saîd’i meyyit ünvânıyla göstermesinin hikmeti budur ki: Mevtin muammâsını ve tılsımını Risâle-i Nûr’la o açmış. O dehşetli yüzün altında ehl-i îmâna çok ünsiyetli ve sürûrlu ve nûrlu bir hakîkat keşfedip isbat etmiş.
SAYFA 54
Ve mevt-âlûd hayât-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhâda karşı, bâkıyâne, hayat-âlûd, muvakkat bir mevt-i zâhirî ile gālibâne mukābele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhâd, gayr-i meşrû‘ müştehiyâtın ibâhasıyla fânî dünyayı süslendirmesine mukābil, Risâle-i Nûr, mevti o aldatıcı fânî hayâta karşı çıkarıp, lezzet ve ziynetini zîr u zeber eder. Ve der ve isbat eder ki: Mevt, ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir. Ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhîs tezkeresine çeviren, yalnız Kur’ân ve îmândır.
İşte bunun içindir ki, bu hakîkat-i muazzama-i mevtiye, Risâle-i Nûr’da gāyet mühim ve geniş bir mevki‘ almış. Hatta ekser hücûmunda mevti elinde tutup ehl-i dalâletin başına vurur. Aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl-i tarîkatin ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmiş. Ve dâimâ hareket-i fikriyede Yeni Saîd’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyârlar Risâlesi olarak, risâlelerde o râbıta-i keşfiyâtı göstere göstere, tâ ehl-i îmân hakkında mevtin nûrânî ve hayâtdâr ve güzel hakîkatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet, cifir ve ebced hesabıyla, her tarafta Saîd’e hücûm eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve târîhini aynen gösterip tevâfuk eder.
Demek, âyetteki مَیتًا kelimesinin efrâdından medâr-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَیْتًا adedine tam tevâfukla husûsî işarete mazhar bir mâsadak Saîdü’n-Nûrsî’dir.
Saîdü’n-Nûrsî
[Sabrî’nin sadâkatinin bir kerâmetidir]
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddîk Süleymân’ın halefi Emîn, Sabrî’nin اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine dâir parçayı aldığını ve Ramazân’ın feyzinden onun îzâhı gibi nûrlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emîn’e gösterdim. Hayretle dedi: Bu hem Sabrî’nin, hem Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir.
Bu âyetteki esrârlı muvâzene-i Kur’âniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا fıkrasına karşı, وَاَمَّا الَّذٖینَ سُعِدُوا فَفِی الْجَنَّةِ deki muvâzene hâtıra geldi. Ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci
SAYFA 55
fıkra, Risâle-i Nûr’un mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma‘nen ve cifirce bakıyor. Öyle de فَاَمَّا الَّذٖینَ âyeti dahi, Risâle-i Nûr’un muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyânlarının mebdeine ve fa‘âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder.
Şöyle ki: یُرٖیدُونَ اَنْ یُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde, Birinci Şuâ‘da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi tarihi ki, Kur’ân’a karşı olan sû’-i kasdin mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا cifirce aynı târîhî gösteriyor. Eğer şeddeli م iki م sayılsa bin üç yüz elli yedi eğer şeddeli ل iki ل sayılsa bin üç yüz kırk yedi eder ki, bu asrın tâğıyâne fa‘âliyet tarihidir.
Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üç yüz seksen yedi eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyânın müntehâsı târîhî olmak ihtimâli var.
فَفِی النَّارِ لَهُمْ فٖیهَا زَفٖیرٌ وَشَهٖیقٌ: ise, bin üç yüz altmış bir eğer فَفِی النَّارِ daki okunmayan ی sayılmazsa, bin üç yüz elli bir târîhini; eğer şeddeli ن asıl i‘tibâriyle bir ل, bir ن sayılsa, yine bin üç yüz otuz bir târîhini ve harb-i umûmî ateşinin feryâd u fîzâr içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl-i şekāvetin azâbını haber verip, ehl-i îmânı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezâlarına işâret eder.
Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre-i وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖینَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ یَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖیقِ ifâdesi gibi, İstanbul’un iki harîk-ı kebîrine, hem harb-i umûmî’nin dehşetli yangınına, cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezâsıdır diye işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi, bu asra daha ziyâde nazar-ı dikkati celb etmek için, cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret; ve ma‘nâsının sûretiyle ve tarz-ı ifâdesiyle iki cereyânın keyfiyetlerine ve vaz‘iyetlerine îmâ eder.
SAYFA 56
Sabrî’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun ma‘nevî te’sîri ile bu âyeti, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi. Risâle-i Nûr bu derece kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşâret-i Furkāniyeye ve aktâbların iltifâtına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, Risâle-i Nûr hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdîr ve tahsîn almış.
Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahrîbâtına karşı mücâhedesi cüz’î ve az olduğu hâlde, gāyet büyük bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işâret ve beşâret-i Kur’âniye ifade eder. Risâle-i Nûr dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmân ile kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit oluyor ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
Saîdü'n-Nûrsî
[35]
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn ve Tahsîn ve Hilmî’nin bir fıkrasıdır]
Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeye münâsib görüldü.
Bugünlerde ziyâde bir hassâsiyetle risâlelere bakıldığından, inâyetin himâyesi dahi, bir nevi‘ hassâsiyetle ikrâmını gösterdi. Gāyet cüz’î bir numûnesi şudur:
Risâle-i Nûr şâkirdlerine maîşet cihetinde bir ikrâm-ı İlâhî ve küçük, fakat şâyân-ı hayret ve gāyet latîf bir tevâfuk ve bir vâkıadır. Ve Risâle-i Nûr hizmetinin şübhesiz bir kerâmetidir. Evet, Risâle-i Nûr’un bir silsile-i kerâmetinin menba‘ı olan tevâfuk, bu vâkıada o cinsten olan altı aded tevâfukātın ittifâkı ise, tesâdüf ihtimâlini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:
Birkaç günden beri Üstâdımızın ziyâretine gitmemiştik. Kardeşim Emîn ile beraber Üstâdımızın ziyâretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: Size yemek yedireceğim. Burada ta‘yîniniz var. Mükerreren dedi: