KASTAMONU LÂHİKASI

75

[40]

[Salâhaddin'in bir fıkrasıdır]

[Otuz bir, otuz ikinci âyetlerin Risâle-i Nûr’a işaretlerini istihrâc etmeye muvaffak olan Ahmed Nazîf ve oğlu Salâhaddîn, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli şâkirdlerinden olduğundan, Salâhaddîn’in şu fıkrası Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeye lâyıktır.]

Salâhaddîn diyor ki: Bin üç yüz elli sekiz senesi Danzig’den çıkan bir kıvılcım, Avrupa içerisine sür‘atle yayılarak büyük bir yangın hâlini aldığından, bütün milletler seferî vaz‘iyette bulunduğundan, Türkiye de kısmî seferberlik yaptı. Bin üç yüz ellidokuzda yirmi yedi yirmi sekiz yirmi dokuz doğumluları silâh altına aldı. Bu meyânda Risâle-i Nûr talebelerinden Mehmed Feyzî ve Salâhaddîn gibi çok talebeler de, bir hikmete binâen askere alınmıştır. Hâşiye

76

Üstâdımız, yalnız altı-yedi ay kadar, Risâle-i Nûr’un intişârı husûsunda başka muhîtte bulunmanız îcâb ettiğinden, kalb ve fikir ve avucunu Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine açtığı ma‘nen anlaşıldığından, bu duâsının kabûlü Risâle-i Nûr’un mühim bir kerâmeti netîcesi olarak başka muhîte askerlik vazîfesi içinde, Risâle-i Nûr’a hizmet ettiği için gönderildi.

Altı-yedi ay sonra, Feyzî ve Salâhaddîn vazîfe-i neşri yaptıktan sonra, mezkûr kur‘aların en tehlikeli bir zamanda Alman orduları Romanya’yı işgāl, Bulgaristan’ın tazyîk, İtalya da Yunanistan’la harb ettiği bir sırada terhîsleriyle o kerâmet anlaşılmıştır. Hâşiye

77

Hem Salâhaddîn, emsâlinden bir ay sonra ordudan sevk edilmesi, İnebolu’da emsâlleriyle beraber bulunmadığı memleket halkından bazı kimselerin gözüne batarak, müteaddid ihbârâtta bulunmaları üzerine, askerlik şu‘besi tarafından reîs, polis vâsıtasıyla babasını şu‘beye celb ile oğlunun nerede olduğu sorulduğunda, oğlundan bir gün evvel gelen telgrafı göstererek, İzmit Deniz Alayı'na müretteb olduğunu, oğlunun kasden gitmediği, bir ay ticarete gittiği anlaşılmasıyla, babası Ahmed Nazîf’in serbest bırakılmasıdır.

Hem ma‘den direğine yazılıp askerlikleri te’hîr edilenler içinde, her gün benimle görüşen kâtib bir arkadaşım, beni unutup kaydetmediği, sonra da o te’cil edilenler hem askere, hem de fenâ nazarıyla bakıldığı ve Salâhaddîn o zarardan kurtulmasıdır.

Hem Salâhaddîn’in müretteb olduğu alaya, on beş gün geç iltihâk etmesinden dolayı bir cezâ verilmeden ve hiç bir tavsiyeye muhtâç kalmadan alay yazıcısı olarak alınması, hem terhîslerinde bakāyâ erlerin üç gün dahi olsa mahkemeye verildiği ve kendisinin bir ay bakāyâ kaldığı hâlde bir cezâ görmeden terhîs ve alay kumandanı ve yâverinin teessüründen gözleri yaşararak ayrılışı, Risâle-i Nûr’a âit bir kerâmet olduğuna bizce kat‘î kanâat gelmiştir.

[Salâhaddîn’in fıkrasından bir parçadır]

Hem bir vakit, Tosya’dan Kastamonu’ya gelirken beraberimde Risâle-i Nûr’un Lem‘alar'ı ve Şuâ‘lar'ı vardı. Haşre dâir bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harâreti bana ağırlık ve fikrime de Bu Risâle-i Muazzama bir mu‘cize-i Kur’âniyedir. Başka sâhada mu‘cize gösterebilir mi? Hâlbuki mu‘cize, enbiyâlara mahsûstur. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra mu‘cize gösterilmeyecektir mülâhazası esnâsında kamyon müdhiş sadmelerle, üç taklada 30 ilâ 55 metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehâdet getiriyordum. Yaralı mıyım, diye kendimi yokladım. Yüz bin şükür, hiç bir yaram yok. Korkarak doğruldum. Şoförün kafası parçalanmış Âh, of çekiyor.

78

Etrafımı tedkîk ettim. Şoför tarafındaki camlar hurdahâş olmuş, benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O anda bunun büyük bir kerâmet olduğunu, mu‘cize olmadığını, bir daha böyle mâcerâlı şeyleri tefekkür etmemekliğim için Risâle-i Nûr’un kerâmetkârâne bir tokatını anladım.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Salâhaddin Çelebi

[41]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتُمْ لَنَا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mübârek yazılarınız ve gönderdiğiniz risâleler, hususan tevâfuklular, hususan Ali’lerin kıymetdâr risâleleri, bilhassa Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi bu havâlîde çok fütûhâtı var. Altı-yedi aydır İstanbul’da da fütûhât yapıldı. Şimdi de vilâyet-i şarkiye, Diyarbekir tarafına gitti.

Husrev bilse ki, o risâle vâsıtasıyla ne kadar sevâb kazanmış, pek fevkalâde memnûn ve mesrûr olacaktı. Şimdilik o yaldızlı ve çok kıymetdâr risâle elimden çıktı, Husrev hesabına geziyor. Buna mukābil o kerâmetli kalem, bana bir nüsha aynı tarzda, yaldızlı yazmak ve On Dokuzuncu Söz'ü de onun âhirine zeyil gibi ilhâk etmek ve Mi‘râc Risâlesi’nin de Üçüncü Esas’ının âhirinde üç müşkilden birinci müşkilin; elcevab deyip Risâlet-i Ahmediye asm delâilini fihriste sûretinde beyân eden üç-dört yaprağı tâ ikinci müşkilin cevabına kadar, onu da âhirinde bir hâtime; ve Âyetü’l-Kübrâ’nın on beşinci mertebesindeki Risâlet-i Ahmediye asm bahsini de eğer münâsib görülse, o da ilhâk edilsin.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

79

[42]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتُمْ لَنَا

Azîz kardeşlerim,

Âhirzamana işâret eden hadîsin âhirinde مَثَلاً كَلِمَةً طَیِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَیِّبَةٍ âyetine dâir iki dakîka içinde ve hadîsin işaretini tashîh ânında, ânî olarak mücmelen hâtıra geleni, işâret-i gaybiyenin gāyet acelelik ile tevâfuk-u cifrîsinde, zararsız bir küçük sehiv vukū‘ bulmuş idi. O vakitten beri daha ona dikkat etmemiştim.

Bu def‘a, cidden ve hakîkaten mübârekler hey’etinin cem‘ ve te’lîf ettikleri Lâhika Risâlesi’nin o âyete dâir fıkranın kitabetinde bir kasdî sehiv gördüm. O ihtârâne kasdî sehiv, benim kusurkârâne sehvimi bildirdi. O çok müdakkik ve çok mübârekler hey’etine beni çok minnetdâr ve mesrûr eyledi. Şöyle ki:

كَلِمَةً طَیِّبَةً: makamı, bin iki diye sehven yazılmıştı. ط sayılmamış. Doğrusu bin onbirdir Risâletü’n-Nûr’un makamına on üç farkla tevâfuk etmekle beraber, izâfetten tavsîfe geçse رِسَالَةٌ نُورِیَةٌ olur. Bir یا ve ها ilâve olur ve şedde gider, bir nûn noksân olur. Fakat طَیِّبَةً deki tenvîn, bir derece vakıf olduğundan sayılmazsa, yine tam tamına iki farkla medde sayılmazsa, bir farkla tevâfuk eder.

Hem ma‘nâ cihetiyle iki âyet, iki cereyâna işaretleri ve münâsebetleri ve tetâbukları çok kuvvetli bulunduğundan, nâkıs bir tevâfuk ve zayıf bir emâre dahi kâfîdir. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekünlerde bu gibi küçük farklar zarar vermez.

Ben tahmîn ederim, bu sehiv, beşinci âyetin işaretindeki sehiv gibi ehemmiyetli bir kısım işârât-ı gaybiyenin anahtarı olacak. Ve bu muazzam âyet, otuz üçüncü âyet olmasına bir işâret idi. İnşâallâh istikbâlde bir kardeşimiz o hazîneyi açacak. Umûmunuza birer birer selâm ederiz.

Duânızdan çok istifâde eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

80

[43]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Âlîcenâb kardeşlerim,

Bu kusûrlu kardeşinizin kusûrlarını, sehivlerini görmek istemiyorsunuz. Görseniz de kerîmâne, âlîcenâbâne setrediyorsunuz. Fakat sizin gibi hâlis ve sıddîk kardeşlerime karşı kusurlarımı i‘tirâf etmek ve söylemekle mesrûr oluyorum, mahcûb olmuyorum. İşte binler kusurlarımdan bir kusurum da budur ki:

İşârâtü’l-İ‘câz'ın tevâfukātına dâir birinci def‘a Şâm’lı Tevfîk’le beraber baktığımız vakitte Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsi sahîfesi açıldı diye, satır başında elifler ondörttür birbiriyle muvâfık nihâyetindeki تا lar dahi sevincin verdiği acele ile tam dikkat etmemiştik. Üç تا yı görmemiştik, ona da muvâfık demiştim. O vakitten beri bakamamıştım. Benim bu sehiv ve kusurumu fihristede tashîh edersiniz. Fakat bu sehiv altında İşârâtü’l-İ‘câz’ın hurûfâtının vaz‘iyetinde gāyet ince ve derin bir intizâm ucunu gördük. Belki o kusura kefâret olur. Şöyle ki:

Aynı sahîfede yetmiş altının sahîfesinin başında beş harfi, nûn’dan, vâv’dan başka beş harfi bir de ittifâk ediyorlar.

Sahîfenin satırlarının âhirinde تا dan başka, yine beş bir de ittifâk edip, ikisi ikide tevâfuk ediyor.

Karşıki sahîfenin satır başında elif, vâv’dan başka, on harf var. Altısı birde tevâfuk, dördü de ikide tevâfuk ediyor.

Satırların nihâyetlerinde altı tane تا dan başka, iki tane bir, iki tane iki de bir bir iki iki üç dört o iki sahîfede تا altı, sâkin elif altı, nûn altı, vâv beş, sâkin elif beş, elif on dört İşte bir-iki dakîkada bu iki sahîfedeki sehiv ve kusurumun altında kusurumu ta‘mîr edecek mecmû‘-u kitâbda başka bir tarzda bir derin intizâmın bu ucunu gördüm.

81

Şimdi yanımdaki Küçük Husrev, Hilmî, Şâmlı’nın halefi Hâfız Tevfîk, bunlarda bu ucu görüp Derin bir hakîkatin emâresidir deyip yazdılar. Ben de bu kardeşlerimle ve Emîn de beraber hem selâm, hem duâ, hem duâlarınızı istiyoruz.

Kalemi hem hârika, hem kerâmetli Husrev’in bu def‘a ona havâle ettiğimiz Mu‘cizât-ı Ahmediye asm zeyilleriyle beraber bizce o kadar ehemmiyeti var ki, ta‘rîf edilmez. Nûr ve Gül fabrikalarının bu havâlîde tâ uzaklara kadar tam fütûhât

Bugünlerde Tefsîr’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukātına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsîlât israftır. Ehemmiyetli mes’eleler çoktur, vakit zâyi‘ olmasın. Birden ihtâr edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes’ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet-i hâssa ve iltifât-ı Rahmâniye Risâle-i Nûr’a karşı tezâhür etmiş. O iltifâta karşı hiss-i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifrâtkârâne olsa israf olmaz. Bu ihtâr-ı mücmeli iki cihetle îzâh edeceğim:

Birincisi: Her şeyde ne kadar cüz’î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz‘iyetleridir.

Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyâr-ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaz‘iyetlerinde bir tenâsüb, bir intizâm bulunuyor. Elbette bir irâde-i gaybiye tahtında vaz‘iyetler veriliyor. Hiç bir şey dâire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, dâire-i irâde ve meşîetinden dahi hâriç değildir ki, böyle cüz’î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzîm ediliyor.

Ve o tanzîm içinde ve irâde-i âmme cilvesinde bir inâyet-i hâssa sûretinde, Risâle-i Nûr’a bir imtiyâz nev‘inde husûsî bir teveccüh ve iltifât görülmüş. Ben de bu derin mes’eleyi görmek için, İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinin tevâfukātına dikkat ettim. Kat‘î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.

İkinci cihet: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gāyet fakîr ve muhtâç bir adama, ümîd edilmediği bir tarzda, iltifâtkârâne, bir kapta bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta

82

karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifâtına karşı, ne kadar teşekkürde israf ve ifrât etse de makbûldür.

Ve o çok mübârek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübârek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nûr yüzünde irâde-i âmme, inâyet-i hâssa iltifâtını tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dâir tafsîlât, tasvîrât fiilî teşekkürâtın bir nev‘idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı tereşşuhâtıdır. Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifâtını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı kırk bin teşekkür edilse, israf değil.

İkinci Mes’ele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risâle-i Nûr talebelerinde, şuhûr-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütûr görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahmînî sebeb, hakîkat olduğunu gördüm. Şöyle ki:

Nasıl maddî hava fenâ ise, fenâ te’sîr ediyor. Ma‘nevî hava da bozulsa, herkesin isti‘dâdına göre bir sarsıntı verir. Şuhûr-u selâse ve muharremede âlem-i İslâm ma‘nevî havası, umûm ehl-i îmânın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvîrleri, o havayı sâfîleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukābele ediyor. Herkes o sâyede ve sâyesinde derecesine göre istifâde eder.

Fakat o şuhûr-u mübâreke gittikten sonra, âdetâ o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaz‘iyeti değişiyor. Havayı tesmîm eden buhârât-ı müzahrefe, o ma‘nevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.

Bu havanın zararından kurtulmak çâresi, Risâle-i Nûr’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyâdeleşse, kudsî vazîfe i‘tibâriyle daha ziyâde ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların fütûr ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyâdeleşmeye sebebdir. Zîrâ gidenlerin vazîfelerini de bir derece yapmaya mecbûr bilir ve bilmelidirler.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

83

[44]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ تَوَافُقَاتِ الْكَلِمَاتِ وَحُرُوفَاتِهَا فٖی كِتَابِ الْكَٓائِنَاتِ

Azîz, sıddîk, âlîcenâb kardeşlerim,

Nûr ve Gül fabrikalarının vaz‘iyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz. Hâlbuki bu dünyada en ziyâde alâkadâr olduğum onlardır. Her ne ise;

Bu def‘a hakîkatlerin yemişleri nev‘inde ve Risâle-i Nûr talebelerinin medâr-ı teşvîki olan letâif-i tevâfukiyeden birisi, Feyzî’nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. HâşiyeŞöyle ki:

Bir gün tashîhât işim yoktu. İşârâtü’l-İ‘câz’ın ت tevâfuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffâretü’z-zünûb aradım. Birden Lafzullâh'ın başı olan elif, Risâle-i Nûr’un bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi olan İşârâtü’l-İ‘câz’da ve resâil-i sâirede kerâmetkârâne vaz‘iyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lafzul-lâh'ın ل ve ە harfleri dahi ne vaz‘iyet gösterecek diye, baştan aşağıya kadar bütün İşârâtü’l-İ‘câz’ı sahîfelerdeki satır başları ve nihâyetlerini saydım. ل ve ە nin elif gibi kerâmetkârâne vaz‘iyetini gördüm. Belki inşâallâh, tevâfukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffâretü’z-zünûb olur. Evvelki mektûbda, İşârâtü’l-İ‘câz’da sâir hurûfâtın mecmûu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaz‘iyet-i hârikaları bulunduğuna bir işâret, bir uç, bir emâre gördüğümüzü size yazmıştık. Fakat o geniş sırrı tamâmen görmek çok zamana muhtâç olduğundan, çok ehemmiyetli vazîfeler şimdilik onunla iştigāle müsâade etmedi.

Azîz kardeşlerim Bu sıkıntılı zamanda ve tazyîkāt altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühât-ı ilmiyeyi israf saymayınız. Hüsn-ü niyet öyle bir kimyadır ki, şişeleri, elmasa çevirir. Toprağı, altın

84

yapar. İnşâallâh o hüsn-ü niyetle, bu tefekkühât dahi hakîkî bir gıda anbarına bir anahtar olur ve hizmette zaafa düşenlere kūt ve kuvvete yol açar.

Lafzullâhın âhir harfi seksen beş def‘a o Lafza-i Celâl'in evvelki harfi oluyor.

اللّٰهُ وَاحِدٌ: adedine ma‘nîdâr bir tek farkla tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. ە bir adedi, seksen beş def‘a hemen hemen umûmiyetle tevâfuk eder. Yalnız bazen bir sahîfe fâsıla olur. ە iki adedi, kırk iki def‘a ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk eder. ە üç adedi, yirmi beş def‘adır, ekserî tevâfuktadır. Hecede ikinci ve Kur’ân’da ve بِسْمِ اللّٰهِ da birinci harf olan ب yine seksen beş def‘a bir oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. ب iki adedi kırk üç olup, bir farkla ە nin ikisine tevâfuk eder. ب üç adedi yirmi yedi olup ە nin üçüne iki farkla tevâfuk eder. ت beş adedi yirmi üç def‘a, ە nin üç adedine iki farkla tevâfuk eder. ت altı adedi on beş def‘a, و ın dört adedine tevâfuk eder. و altı adedi yirmi altı veya yirmi yedi def‘adır. و ın beş adedi yirmi beş def‘a olup, altı adedine bir veya iki farkla tevâfuk eder. altı adedi, sekiz def‘a ve ا beş adedi sekiz def‘a birbiriyle tam tevâfuk eder.

Elhâsıl: Beş ە ile altı هُوَ ism-i mukaddesi oldukları için kerâmetkârâne vaz‘iyetler gösteriyorlar. Lafzul-lâhın ortadaki harfi olan lâm, yetmiş beş def‘a evvelki harfi olan elif oluyor. Hemen hemen umûmiyetle tevâfuk ile هُوَ اللّٰهُ adedine üç farkla tevâfuk lisânıyla هُوَ اللّٰهُ okuyor. Lâmın iki adedi altmış beş def‘a olup, ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk ederek, farksız veya iki farkla اَللّٰهُ adedine tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ der, zikreder. Ve lâmın üç adedi ekserî birbirine tevâfuk ile otuz üç def‘a olarak, otuz üç aded-i mübârekine tevâfukla ve lâmın makām-ı cifrîsine üç farkla tevâfuk etmekle beraber, yalnız ma‘nîdâr bir farkla وَاحِدٌ اَحَدٌ adedine tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ اَحَدٌ der, hükmeder. Lâmın dört adedi on sekiz olup وَاحِدٌ adedi olan on dokuzuna yalnız bir ma‘nîdâr farkla, tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ der. Tevhîdi i‘lân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber, yalnız iki farkla, tevâfuk diliyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ okurlar.

85

İşte seksen beş, yetmiş beş, altmış beş olması ve bir adedi seksen beş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı Hâşiyeyirmiye inmesi ve birbiriyle tevâfukları ve Lafza-i Celâl'in ve Kelime-i Tevhîdin lem‘alarını ifade etmeleri gibi, muntazam niseb-i adediye ve ma‘nîdâr münâsebât-ı tevâfukiye bize kanâat veriyor ki, tesâdüfî değil, belki alâmet-i kabûl bir tevfîktir, bir tanzîmdir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[45]

[Risâle-i Nûr’a işâret eden otuz üçüncü âyetin istihrâcına dâir Hâfız Alî’nin bir fıkrasıdır]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz Üstâdım Hazretleri,

Dün akşam namazını kılarken ikinci rek‘atinde Fâtiha-i Şerîfe’den sonra شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ âyetini okurken, hiç düşünmediğim hâlde, akıl ve kalbimde de bir şey, taharrîye bir sebeb yokken, birdenbire rûhumun penceresine şu azîm âyet-i kerîmenin Risâle-i Nûr’a ve müellifine bir münâsebet-i ma‘neviye ile işareti gösterildi. Namazdan sonra ben düşündüm. Hakîkaten kuvvetli bir münâsebet-i ma‘neviyesi var. Şöyle ki:

Bu kâinâtta vahdâniyet-i İlâhiyeyi cin ve inse ve rûhâniyâta karşı kat‘î bir sûrette gösterip isbat eden birincisi Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğu gibi; bu asırda ikinci ve üçüncü derecede kemâl-i adâletle, sâdık ve musaddak huccetlerle vahdâniyeti gāyet vâzıh ve bâhir bir sûrette kâinât safahâtında ins ve cinnin enzârına arz edip isbat eden Risâle-i Nûr, bütün tabakāt-ı beşere hem medrese, hem mekteb, hem kışla, hem hakîm, hem hâkim olarak en âmî avâmdan en ehass-ı havâssa kadar ders verip ta‘lîm ve terbiye etmesi bizce meşhûd olmasıyla, bu âyet-i kerîmenin bir mevzû‘u ve bir mâsadakı da Risâle-i Nûr olduğuna şübhesiz bir kanâat veriyor.

86

İkincisi: Kelime-i Tevhîd'den sonra اَلْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ isimleriyle Cenâb-ı Hakk Celle Celâlühû zâtını tavsîf buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan Risâle-i Nûr’a ve tercümanına işâret etmesi, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın şânına yakışır bir keyfiyettir.

Çünki bütün dünyaya muhâlif olarak fakr-ı hâliyle beraber izzet-i şerîat-ı İlâhiyeyi ve izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için ölümden beter musîbetlere karşı göğüs geren ve tahammül eden Risâle-i Nûr müellifi olduğu gibi; zeminde ve semâvâttaki hikmetle tasarrufâtın muammâsını açan, yine Risâle-i Nûr olduğu sâdık ve musaddaktır.

Bu kuvvetli münâsebet-i ma‘neviyeyi te’yîd eden bir emâresi şudur ki: اُولُوا الْعِلْمِ n makam-ı cifrîsi iki yüz on dört olup, Risâle-i Nûr’un bir ismi olan Bedîüzzamân’ın makamına şeddeli ز ve ل aslî sayılmak cihetiyle iki yüz ondörde tam tamına tevâfuku, müellifin hakîkî ve dâimî olan ismi Mollâ Saîd in makamı olan iki yüz on beş adedine bir tek fark ile tevâfuku, elbette bu kelime-i kudsiyenin her asra baktığı gibi, bu asra da medâr-ı nazar bir ferdi Risâle-i Nûr olduğuna bir emâre olduğu gibi; اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ cümlesinin makamı, okunmayan vâv ve iki hemze sayılmaz altı yüzbir adediyle, Risâlei'n-Nûr’un beş yüz doksan dokuz makamına, yalnız iki fark ile iki ismine tevâfuku dahi bir emâredir.

Hem شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ cümle-i tevhîdiye-i kudsiyesinin makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi olan bin üç yüz altmış adediyle Hâşiye, tam tamına bu acîb isyan ve tuğyân ve temerrüd asrının, bu garîb galeyân ve küfrân ve ilhâd zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu târîhe tevâfuku ve tetâbuku, elbette kavî bir emâredir ki, bu pek büyük ve âmm ve geniş olan tevhîd ve şehâdetin medâr-ı nazar ehemmiyetli efrâdı ve mâsadakları, her zamandan ziyâde bu şehâdete daha muhtâç bu asrın bu vaktinde bulunacaktır. Hem şimdilik o şehâdeti te’sîrli bir sûrette isbat eden Risâle-i Nûr’un o efraddan birisi ve husûsî medâr-ı nazar olduğuna pek çok emâreler ve işaretler ve beşâretler vardır. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Hâfız Ali Rahmetullâhi aleyh

87

[46]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

[Birden ihtâr edilen bir mes’ele]

Âhirzamanda bir şahsın hatîât ve günahlarının gāyet dehşetli bir yekün teşkîl ettiğine dâir rivâyetler vardır. Eskide, Acaba âdî bir adam, binler adam kadar günâh işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda bildiğimiz günâhlardan başka hangi günahlardır ki, kâinâtın hey’et-i mecmûasına dokunur, kıyâmetin kopmasına ve dünyaları başlarına harâb olmasına sebebiyet verir? diye düşünüyordum. Şimdi bu zamanda müteaddid esbâbını gördük.

Ezcümle, müteaddid vücûhundan radyomla anlaşıldı ki, o bir tek adam, bir tek kelime ile, bir milyon kebâiri birden işler. Ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günâhlara sokar. Evet, küre-i havanın yüz binler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev‘-i beşere öyle bir ni‘met-i İlâhiyedir ki, küre-i havayı bütün zerrâtıyla şükür ve hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden sefâhet-i beşeriye, o azîm ni‘meti şükrün aksine isti‘mâl ettiğinden, elbette tokat yiyecek.

Nasıl ki havârik-ı medeniyet nâmı altındaki ihsânât-ı İlâhiyeyi, bu mimsiz, gaddâr medeniyet hüsn-ü isti‘mâl ile şükrünü edâ edemeyerek tahrîbâta sarf edip küfrân-ı ni‘met ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevî ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehenneme gitmeden evvel, cehennem azâbını tattırıyor.

Evet, radyonun küllî ni‘metiyet ciheti küllî bir şükür iktizâ eder. Ve o küllî şükür de, Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhâtablarına birden yetiştirmek için, küllî yüz bin dilli semâvî bir hâfız hükmünde, her vakit kâinâtta Kur’ân’ı okumalıdır. Tâ o ni‘metin küllî şükrünü edâ ve o ni‘meti idâme etsin.

Saîdü’n-Nûrsî

88

[47]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Lillâhilhamd bu havâlîde Resâilü’n-Nûr kendi kendine tevessü‘ ediyor. Ve bilhassa Husrev’in mektûbundaki bin kalem ve mübâreklerin mektûbundaki ümmîlerin kalemleri öyle bir kamçı ve teşvîk oldu ki, en tenbellerini şevkle çalışmaya sevk etti. Ve o iki mektûb, tılsımlı, efsunlu, te’sîrli nüshalar gibi muhâfaza ediliyor ve okutturuluyor. Onları görenler o mektûblardan anlarlar ki, bu usanç verici zamanda ekmekten, nafakadan ve her hâdiseden ve her hâcetten ziyâde Risâle-i Nûr’a ihtiyâç var ki, böyle fevkalâde oluyor.

Husrev’in dâimâ isâbetli ve fâideli ve çok yüksek fikri, her vakit Kur’ân hizmetinde kıymetdârdır. Yalnız bu cümlesi ihtiyâta o kadar ihtiyâç kalmamış diye bir ihtiyâtsızlık olabilir. Çünki münâfıklara karşı dâimâ ihtiyât lâzımdır.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[48]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin, yani Nûr fabrikasının sâhibi ve mübârek cemâatin imamının Atabey’den gelen mektûbları bizi çok mesrûr eyledi. Üç-dört ay zarfında, üç-dört köyde ümmîlerden elli aded kalem Risâle-i Nûr’u yazmaya muvaffak olmaları, elbette Ali’lerin ve Mustafa’ların şübhesiz hârika bir kerâmet-i sadâkatleridir. Kerâmetkârâne bu vâkıa, bu havâlîde Risâle-i Nûr şâkirdlerini çok kuvvetle ümidlendirdi, ziyâde şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtiblere de yüz bin bârekallâh

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç