KASTAMONU LÂHİKASI

207

[108]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk Risâle-i Nûr şâkirdleri kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin zayıf kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen ihtiyâr bir zât tarafından bir i‘tirâz münâsebetiyle ve o gibi i‘tirâzların esasını kesecek bir hakîkati beyân etmeye mecbûr oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum:

Hem mûcib-i taaccüb, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hakîkat, ittifâktaki fevkalâde kuvveti zâyi‘ ettikleri ve ziyâ‘ sebebiyle mağlûb oldukları hâlde, ehl-i nifâk ve dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifâktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifâk ediyorlar. Bu ittifâktan kazandıkları kuvvetle yüzde on iken, doksan ehl-i hakîkati mağlûb ediyorlar. Ve en ziyâde medâr-ı taaccüb ve medâr-ı hayret şudur ki: En ziyâde muâvenet ve teşvîk beklediğimiz ve onlar da, o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazîfe-i dîniyece mükellef oldukları hâlde bize yardımı yapmayıp, bilakis yanlış anlamasına binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine fütûr verecek bir tarzda, mevki‘-i ictimâîlerinin ehemmiyetine istinâden i‘tirâz etmişler. Bir hakîkate dâir beyânâta i‘tirâz etmişler.

Ben bilmiyorum hangi mes’eledir, hangi âyete dâirdir? Olsa olsa, gāyet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ‘ nâmında, İşârât-ı Kur’âniyeden bir mes’eleye dâir olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem i‘tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın feyziyle, Yeni Saîd, hakāik-i îmâniyeye dâir mantıkça ve hakîkatçe o derece kuvvetli burhânlar zikrediyor ki, değil yalnız Müslüman ulemâsını, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbûr ediyor ve etmektedir. Ama Risâle-i Nûr’un kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârâtı nev‘inden, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân dahi bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’a nazar-ı dikkati celb etmesi, Kur’ân’ın ma‘nâ-yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları bulunması, i‘câzının şe’nindendir. Ve o lisân-ı gaybın, belâgat-i mu‘cizekârânesinin muktezâsıdır.

208

Evet, Eskişehir hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtâç olduğumuz hengâmda ma‘nevî bir ihtâr ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir eski evliyâlardan şâhidler getiriyorsun. Hâlbuki وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ sırrıyla en ziyâde bu mes’elede söz sâhibi Kur’ân’dır. Acaba Kur’ân, Risâle-i Nûr’u kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor? denildi. Böyle acîb suâl karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdâd eyledim.

Birden, otuz üç âyetin ma‘nâ-yı sarîhinin teferruâtı nev‘indeki tabakāttan, ma‘nâ-yı işârî tabakasından ve o ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risâle-i Nûr olduğunu; ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyâzına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir sâat zarfında hissettim. Bir kısmını bir derece îzâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde hiç bir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i îmânın îmânını, Risâle-i Nûr’la takviye niyetiyle o kat‘î kanâatimi yazdım ve hâs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.

Hem o risâlede, biz demiyoruz ki, Âyâtın ma‘nâ-yı sarîhî budur. Tâ hocalar فٖیهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, Ma‘nâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, ma‘nâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, ma‘nâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o ma‘nâ-yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz’iyâtları var. Ve Risâle-i Nûr dahi bu asırda o ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazîfe göreceğine, eskiden beri ulemâ mâbeynindeki cârî bir düstûr-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki huccetler gösterilmiş iken, Kur’ân’ın âyetini veya sarâhatini, değil incitmek, belki i‘câzına ve belâgatine hizmet ediyor. Bu nevi‘ işârât-ı gaybiyeye i‘tirâz edilmez. Ehl-i hakîkatin, nihâyetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.

Ama benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrâb ve istib‘âd edip, böyle i‘tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk etmek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delîl olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta bulunan bir kimseden, böyle ihtiyâc-ı şedîd zamanında, böyle bir eserin zuhûru, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeye delîldir demeye mecbûr olur.

209

Ben, sizi ve mu‘terizleri Risâle-i Nûr’un şeref ve haysiyetiyle te’mîn ediyorum ki, bu işaretler ve evliyâların îmâlı haberleri ve remizleri, beni dâimâ şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfâra sevk etmiş. Hiç bir vakitte, hiç bir dakîka, nefs-i emmâreme medâr-ı fahr ve gurur olan bir enâniyet ve benlik vermediğini, sizin gözünüzün önündeki yirmi sene hayâtımın tereşşuhâtıyla isbat ediyorum.

Evet, bu hakîkatle beraber, insan kusurdan, nisyândan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risâlelerde bazı hatâlar da olmuş. Fakat Kur’ân’ın hurûfât-ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikāme perdesi altında, noksân harflerle, yeni hat altında, tahrîfkârâne ehl-i dalâletin te'vîlât-ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için, bir nükte-i i‘câziyeyi beyân ettiği için, hizmet-i îmâniyesine fütûr verecek derecede i‘tirâz etmek, elbette değil ehl-i hakîkat zâtlar, belki zerre mikdâr insafı bulunan i‘tirâz edemez.

Benim şahsım için mûcib-i hayrettir ki, o i‘tirâz eden ihtiyâr, benim silsile-i ilimde en mühim üstâdım olan Şeyh Fehîm’in kstilmîzi ve en ziyâde merbût olduğum İmâm-ı Rabbânî’nin ra bir talebesi olduğu hâlde, herkesten ziyâde kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdâdıma koşmak lâzım iken, maatteessüf ondan tereşşuh eden bir i‘tirâz, bazı zayıf arkadaşlarımıza fütûr ve ehl-i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.

O ihtiyâr zâttan, çabuk bu sû’-i tefehhümü izâle etmek için ta‘mîre çalışmasını, hem duâsıyla, hem te’sîrli nasihatiyle yardımını bekleriz.

Bunu da ilâve ediyorum ki: Bu zamanda gāyet kuvvetli ve hakîkatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatler, bu dehşetli dalâlet hücûmuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müteaddid cihetlerle aleyhimde müdhiş propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaz‘iyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risâle-i Nûr’a sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz. Onunla iftihâr edemez. Belki doğrudan doğruya

210

Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi‘ mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazîfesi ona düşmüş.

Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına kat‘î delîl, Risâle-i Nûr’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı kırk dakîkada, bazı on dakîkada yazılan risâleler var. Ben yeminle te’mîn ediyorum ki, Eski Saîd’in Hâşiyekuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakîkalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risâleyi, iki günde isti‘dâdımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o bir günde altı saatlik risâle olan Otuzuncu Söz’ü, ne ben yapabilirim ve ne de en müdakkik dîndâr feylesoflar, altı günde o tahkîkātı yapabilirler. Ve hâkezâ

Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, gāyet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb-ı Hakk, fazl u keremiyle, bizi ve umûm Risâle-i Nûr talebelerini şu hizmet-i kudsiyede hâlisâne ve muhlisâne dâim muvaffak eylesin. Âmîn. بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.

Saîdü’n-Nûrsî

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ehl-i dalâletin Isparta muvaffakiyetine karşı, bir meb‘ûsun amcası ve akrabasından on taneden fazla me’muriyette bulunan İstanbul’da hoca ve şeyh zâtın cereyânlarına bir perde sûretinde, elîm bir tarzda ihtiyârlık atehinden ve vehhâmlık ve taasubundan istifâde edip aleyhimizde isti‘mâl ettiler. Fakat merâk etmeyiniz, bu cebhede de bir şey kazanamayacaklar. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz. Nakliyât-ı askeriye sebebiyle Hizbü’l-Kur’ân’ı daha alamadık. Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

211

Ahmed Nazîf ve arkadaşlarına yazılan bir mektûbun sûretidir. Belki size de fâidesi var diye gönderildi.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sarsılmaz, sıddîk, kahraman kardeşlerim,

Bugün tesbîhâtta bir ma‘nâ hâtıra geldi. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin yeni bir silâh-ı müdâfaa ma‘nâsında kalbime geldi ki, Abdülhakîm gibi mantıksız ve ma‘nâsız tecâvüzlere karşı isti‘mâl edilebilir te’sîrli bir silâh, o da şudur: Umûm Risâle-i Nûr talebeleri müşterek bir noktaya duâ etmeleridir. Mâdem biz mazlumuz. Mâdem karşımızda zındıka ve dalâlet var. Bize ilişen, zındıkaya yardım çıkar.

Eğer o adam yazdığımız mektûbla intibâha gelip nedâmet etse, ta‘mîre çalışsa, onu Risâle-i Nûr şâkirdleri helâl ederler. Yoksa Kur’ân’ın hizmetinde bizi istihdâm eden Zât-ı Zülcelâl'in adâletine havâle ederek Yâ Rabbî Haksız bize zulüm eden, vazîfemize zarar veren adamları ya ıslâh eyle, ya intikāmımızı al diye umûm şâkirdler bu duâda ittifâk edecekler. Mütecâvizlerin kuvveti varsa dayansınlar.

Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri her biri yüzer rûhu olsa, îmânına fedâ ettiği hâlde, böyle bir zamanda onlardan birisini garazkârâne, zındıklara hoş görünmek fikriyle tekfîr etmek, ne derece bir cinâyet olduğunu veya Beşinci Şuâ‘ın tokatına mukābele, meb‘ûsların teşvîkiyle zındıka hesabına Risâle-i Nûr’un hâlis, muhlis şâkirdlerini tekzîb veya tadlîl etmek, kabirdeki cenazeleri de ağlatacak bir cinâyet ve İslâmiyet’e bir hıyânettir. Bu hıyânet ve cinâyete karşı silâhımız bedduâdır. Eğer o adam ısrâr etti, nedâmet etmedi, kat‘iyen anlaşılıyor ki, arkasında dehşetli zındıklar onun atehinden ve zayıf damarından veya korkaklığından istifâde edip isti‘mâl ediyorlar. O bedduâya müstehak olurlar.

Bu mektûbu İstanbul’a gönderme. Yalnız bir vâsıta ile ısrarından sonra bu gelecek fıkrayı ona gönderirsiniz.

212

Biz Saîd’in kardeşleri ve Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, îmânımız için ve hakîkat-i Kur’âniye için her bir şeyi fedâ etmeye karar verdiğimiz ve şimdiye kadar bağlandığımız hakîkatleri hiç kimse cerh edememiş. İnşâallâh edilmez. Bizim bu kudsî ve sırf uhrevî hizmetimize bir sû’-i tevehhüm netîcesinde sizin tahkîksiz telkînâtınız, bize ehemmiyetli zarar verdi. Çabuk bize acıyıp ta‘mîr etmezseniz, binler lisân ile Yâ Rab Bize böyle haksız tecâvüz edip zulmedenlerden intikāmımızı al diyeceğiz.

Kardeşlerim Bu zâtın amcazâdesi yirmi seneden beri hem meb‘ûs, hem ölen reîsin en hâs dostudur. Isparta’da bu def‘a ellerine geçen mahrem risâlelerin cerh edilmez hakîkatlerine karşı, hiç hâtıra gelmeyen böyle bir ihtiyâr hocayı isti‘mâl etmeleri muhtemeldir. Telâş etmeyiniz, hiç bir halt edemezler. Hem ihtimâl var ki, o sofî meşreb zât, bazı talebelerin haddimden çok ziyâde hüsn-ü zanları ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin fevkalâde ehemmiyeti ve Eski Saîd’in siyâsî hayatı, o adama çok yanlış bir fikir vermiş. Bizi enâniyet ve benlik, hubb-u câh hesabına âyetleri te’vîl edip lehimize çeviriyor diye ithâm ediyor.

Siz dahi bu ihtimâle karşı deyiniz ki: Yeni Saîd makam noktasında bütün ısrarımıza ve bu hizmette üstâdlık noktasında bütün hüsn-ü zanlarımıza karşı, Eski Saîd’in aksine olarak, terk-i enâniyet ve dünyaya karışmamak esasları ile şiddetle mukābele ediyor. Hatta her meşrebde bulunan ve makbûl olan ziyâde bir muhabbet ve hürmeti ve makam vermesini kabûl etmiyor, reddediyor. Hizmetkârlık bana yeter diyor. Ve bilfiil isbat ediyor. Biz gözümüzle görüyoruz.

Hem kırk seneden beri en muannid ve müdakkik feylesoflar ve meşhûr âlimlere karşı, dâimâ kuvvetli bir mantıkla gālibâne münâzara eden ve meydanda âsârıyla ve yirmi sene hayatıyla delîlsiz hiç bir hakîkati yazmayan bir adam, elbette ve her hâlde enâniyet şatahâtından gelen saçma sapan da‘vâlar ondan sudûr etmez. وَعَیْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَیْبٍ كَلٖیلَةٌ وَلٰكِنَّ عَیْنَ السُّخْطِ تُبْدِی الْمَسَاوِیَا kāidesince, sû’-i tefehhüm ile habbeyi kubbe yapıp ona söylenmiş, o da bir taassub damarına dokunmuş, müfritâne i‘tirâz etmiş. Sonra onun i‘tirâzını aleyhimize propaganda yapmak için o çürük habbeyi dahi kubbe yapmış.

213

Kardeşlerim Bu hâdiseyi i‘zâm edip işâa etmeyiniz. Aldırmayınız, ehemmiyet vermeyiniz. Tâ propagandacılar istifâde etmesinler. el-Bâkî, işimizi, bizi istihdâm edene havâle ediyoruz.

Azîz kardeşim Nazîf Bu yeni hâdise ve hasta mes’elesi, senin rüyanın ta‘bîridir, ehemmiyeti yoktur. Yirmi seneden beri yüzer bin insanların ellerine geçen ve ekserine ma‘nevî şifâ veren ve pek çoklarına da maddî bir ilaç hükmüne geçen وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا âyetinin ma‘nâ-yı işârîsine mazhar bulunan Risâle-i Nûr’dan zarar tevehhüm etmek, saçma bir hezeyanla bir propagandadır, merâk etmeyiniz. Hastayı buraya yanıma göndermeyiniz. Cenâb-ı Hakk ona şifâ versin. O talebe olduğu cihetle sâir şâkirdlerin duâlarından istifâde eder. İnşâallâh şifâ bulur.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[109]

Eski Saîd’in âsârından İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri Risâle-i Nûr’a girmesi münâsebetiyle, Eski Saîd’in Risâle-i Nûr dâiresinde, Yeni Saîd’in ve arkadaşlarının fıkraları içinde bir-iki fıkrası girmek hakkını kazandığından, yirmi üç sene evvel Ramazân-ı Şerîf’de, Fâtiha’nın âhirine âit birden ehemmiyetli, îmânî bir fıkrası, lâhikanın üçüncü parçasının başına girdi. Fakat o gāyet muhtasar konuşduğu için tam dikkatle anlaşılabilir. İkinci fıkrası, Sûre-i İhlâs’ın bir nükte-i i‘câziyesine dâirdir.

[Fâtiha’nın âhirinde işâret olunan üç yolun beyânı]

Ey birâder-i pür-emel Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz. Etrafına bakarız. Kimse de görmez bizi.

Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde, karanlıklı bir bulut tabakası atılmış. Hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,

müncemid bir sakf olmuş. Fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.

214

Sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize Üç Yol var, bir âlem-i ziyâdâr. Bir kerre seyrettimdi bu zemîn-i mecâzî.

Evet, bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yol, budur; Ekserî burdan gider. O da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.

İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak, şu sahrânın kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdîd ediyor bizi.

Bak, şu deryanın dağvârî emvâcına, o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık. Görürüz güneş yüzü.

Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük, şu zemîn-i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr, bize lâzım, revnakdâr eder kalbdeki gözü,

bir âlem-i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var, gireriz de beraber. Bu yol pür-hatarkâr. İkinci yolumuzu,

tabîat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz, ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-nâz ve pür-niyâzî.

Fakat o zaman, tabiatın zemîni eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun o delîl-i mu‘cizi, Kur’ân onu bana vermişti.

Kardeşim Arkamı da bırakma, hiç de korkma Bak, hâ şurada tünelvârî mağaralar, tahtelarz akıntılar beklerler ikimizi.

Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîrâ bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.

Radyumvârî o madde-i Kur’ânı ışıkla sezmiştim. İşte gözüne aydın Ziyâdâr âleme çıktık. Bak, şu zemîn-i pür-nâzî.

Bu fezâ-yı latîf-i şîrîn. Yâhû başını kaldır Bak, semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış, da‘vet ediyor bizi,

şu şecere-i tûbâ. Meğer o Kur’ân imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.

O şecere-i semâvî, bir timsâli, zeminde olmuş şer‘-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.

Mâdem yanlış etmişiz, eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz, şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî.

Hem de bütün cihâna okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i a‘zama. Muhammedü’l-Hâşimî asm, da‘vet eder insanı, âlem-i nûr-u envere. İlzâm eder niyâz ile namazı.

Bulutları da yırtmış, bak, bu hüdâ dağlarına. Semâvâta ser çekmiş, bak, şerîat cibâline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.

İşte çıkmalıyız buradan, himmet tayyâresiyle. Ziyâ-yı nesîm orada, nûr-u cemâl orada. İşte buradadır Uhud-u tevhîd, o cebel-i azîzi.

İşte şuradadır Cûdiyy-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü’l-Kamer olan Kur’ân-ı Ezher, zülâl-i Nîl akıyor o muhteşem menba‘dan. İç, o âb-ı lezîzi.

[فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ وَاٰخِرُ دَعْوٰینَٓا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ]

215

Ey arkadaş Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir. Evvelki iki yolun mağdûb ve dâllîn yolu, hatarları pek çoktur, kıştır dâim güz, yazı.

Yüzde biri kurtulur, Eflâtûn, Sokrat gibi. Üçüncü yol sehildir, hem karîb, müstakîmdir. Zayıf-kavî müsâvî, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki şehîd olmak, ya gāzî.

İşte netîceye gireriz. Evet, dehâ-yı fennî, evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüdâ-yı Kur’ânî, üçüncü yoldur onun. Sırât-ı müstakîme îsâl eder o bizi.

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ غَیْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَیْهِمْ وَلَا الضَّٓالّٖینَ. اٰمٖینَ

[Hakîkî bütün elem dalâlette, bütün lezzet îmândadır. Hayâl libâsını giymiş muazzam bir hakîkat]

Ey yoldaş-ı hüşdâr Sırât-ı müstakîmin o meslek-i nûrânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk-i zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz,

gel, vehmini ele al, hayâl üstüne de bin. Şimdi seninle gideriz zulümât-ı ademe. O mezâr-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyâret ederiz.

Bir Kadîr-i Ezelî kendi dest-i kudretle bu zulümât kıt‘adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya, şu şehr-i bî-lezâiz.

İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücûda, o sahrâ-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık. Evvel isti‘tâfkârâne önümüze bakarız.

Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde, düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyia bakarız, ondan meded bekleriz.

Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kāsiye, merhametsiz. Dişlerini bilerler. Hiddetli de bakarlar. Ne naz dinler, ne niyâz.

Muzdar adamlar gibi me’yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık, hem istimdâdkârâne ecrâm-ı ulviyeye bakarız. Pek dehşetli, tehdîdkâr da görürüz.

Güyâ birer gülle, bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etrâf-ı fezâda pek sür‘atli geçerler. Her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.

Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa, el-iyâzü billâh şu âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır, bundan dahi hayır gelmez.

Me’yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık. Nefsimize bakarız, mütâlaa ederiz.

İşte işitiyoruz, zavâllı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor, binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.

Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticâkârâne vicdanımıza girdik. İçine bakıyoruz, bir çâreyi bekleriz. Eyvâh, yine bulmayız, biz meded vermeliyiz.

216

Zîrâ onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyât kâinâta uzanmış. Her birinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.

O âmâl sıkışmışlar vücûd-adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs‘atleri var, ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.

İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîrâ mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet o yolda nazar-endâz.

O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde’ ve meâdı, hem Sâni‘ ve hem haşri muvakkat unutmuşuz.

Cehennemden beterdir, ondan daha muhriktir, rûhumuzu eziyor. Zîrâ o şeş cihetten ki onlara baş vurduk, öyle hâlet almışız.

Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra‘şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz.

Şimdi her cihete mukābil bir cebheyi alırız, def‘ine çalışırız. Evvel Kudretimize mürâcaat ederiz. Vâ esefâ, görürüz

ki âcize, zaîfe. Sâniyen Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ esefâ, durmayıp bağırırlar, görürüz.

Sâlisen: İstimdâdkârâne bir halâskârı için bağırır çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevâbı veriyor. Biz de zannediyoruz,

her bir şey bize düşman, her bir şey bizden garîb. Hiç bir şey kalbimize bir teselli vermiyor, hiç emniyet bahş etmez, hakîkî zevki vermez.

Râbian: Biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz‘ici bir tevahhuş geliyor akıl-sûz, evhâm-sâz.

İşte ey birader Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.

Tekrar yine geliriz. Bu kerre tarîkimiz sırât-ı müstakîmdir, hem îmânın yoludur. Delîl ve imamımız inâyet ve Kur’ân’dır, şehbâz-ı edvâr-pervâz.

İşte Sultân-ı Ezel’in rahmet ve inâyeti vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kānûn-u meşîete etvâr üstünde perdâz.

Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil‘at-i vücûdu. Emânet rütbesini bize tevcîh eyledi, nişânı niyâz ve namaz.

Şu edvâr ve etvârın bu uzun yolumuzda birer menzil-i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki kaderden bir emirnâme vermiş sahîfede cebhemiz.

Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.

Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî‘ ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.

Bak, girdik şu zemine, ayağımızı bastık şehâdet âlemine. Şehr-âyîn-i Rahmân, gürültühâne-i insan. Hiç bir şey bilmeyiz. Delîl ve imamımız,

meşîet-i Rahmândır. Vekîl-i delîlimiz, nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?

Garîb, yetîm olmuştuk, düşmanlarımız çoktu. Bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nûr-u îmân ile o düşmanlara karşı bir rükün-ü metînimiz.

İstinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def‘ eder düşmanları. O îmân-ı billâhtır ki ziyâ-yı rûhumuz, hem nûr-u hayatımız, hem de rûh-u rûhumuz.

217

İşte kalbimiz râhat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda vaktâ vicdâna girdik, işittik ondan binlerle feryâd u fîzâr ve âvâz.

Ondan belâya düştük. Zîrâ âmâl, arzular, isti‘dâd ve hissiyât-dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik. Bizden yol bilmemezlik, onda fîzâr ve niyâz.

Fakat elhamdülillâh, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdâd ki dâim hayat verir o isti‘dâd, âmâle. ebedü’l-âbâda onları eder pervâz.

Onlara yol gösterir, o noktadan isti‘dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb-ı hayâtı içer, hem kemâline koşuyor o nokta-i istimdâd, o şevk-engîz remiz ve naz.

İkinci kutb-u îmân ki tasdîk-i haşirdir, saadet-i ebedî. O sadefin cevheri îmân, burhânı Kur’ân, vicdân-ı insânî bir râz.

Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak. Onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.

Görmez misin gözümüz, arı-misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz.

Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir, şehd-i şehâdet yapar. Balda bir bal aktırır o esrâr-engîz şehbâz.

Harekât-ı ecrâma, ya nücûm ya şümûsa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlik’ın hikmetini, hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır, ediyor pervâz.

Güyâ şu güneş bizlerle konuşuyor. Der: Ey kardeşlerimiz Tevahhuşla sıkılmayınız. Ehlen sehlen merhaben Hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin, ben bir mumdâr-ı şehnâz.

Ben de sizin gibiyim, fakat sâfî, isyansız, mutî‘ bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar bir nûr etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.

Yâhû bakın kamere Yıldızlarla denizler, her biri de kendine mahsûs birer lisânla, Ehlen sehlen merhaben derler. Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?

Sırr-ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle. Her birisi söylüyor: Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelâlin birer âyînedârıyız. Hiç de üzülmeyiniz. Bizden sıkılmayınız.

Zelzele na‘raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîrâ onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbîh, velvele-i nâz ü niyâz.

Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, her biri birer âvâz.

Ey mü’min-i kalb-i hüşyâr Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler. Onların bedeline hassâs kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz. Dünyaya göndeririz. Dinlesin lezîz bir sâz.

Evvelki yolumuzda bir mâtem-i umûmî, hem vâveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda, birer nevâz ü namaz, birer âvâz-ı niyâz, birer tesbîhe âğâz.

Dinle havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra‘dlardaki rakraka, taşlarda taktaka birer ma‘nîdâr nevâz.

Terennümât-ı hava, na‘rât-ı ra‘diye, nagamât-ı emvâc birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâti birer tesbîh-i rahmet, hakîkate bir mecaz.

218

Eşyâda olan asvât birer savt-ı vücûddur, Ben de varım derler. O kâinât-ı sâkit birden söze başlıyor: Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz

Tuyûrları söyletir, ya bir lezzet-i ni‘met, ya bir nüzûl-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar. Ni‘met üstünde iner. Şükür ile eder pervâz.

Remzen onlar derler: Ey kâinât kardeşler Ne güzeldir hâlimiz, şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnûnuz. Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-naz.

Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsîkîdir, îmân nûru işitir ezkâr ve tesbîhleri. Zîrâ hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tard eder ittifâk-ı evhâm-sâz.

Ey yoldaş Şimdi şu âlem-i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz. Mîzâna çekeriz, ederiz yolları ber-endâz.

Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, tâ en derin yerine, hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir. Şuûra zıd olmuşuz.

Hem kurtulmak için de muzdar ve hem muhtâcız. Ya o teskîn edilsin, ya ihsâs da olmasın. Yoksa dayanamayız, feryâd ü fîzâr dinlenmez.

Hüdâ ise şifâdır, hevâ ibtâl-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegāfül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister, hevesât-ı sihirbâz.

Tâ vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdânı ihrâk eder, fîzâra dayanılmaz, elem-i yeis çekilmez.

Demek sırât-ı müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te’sîr eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var birer iz.

Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa‘şaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-bâz.

Ey azîz arkadaşım İkinci yolumuzda, o nûrânî tarîkte bir hâleti hissettik. O hâletle oluyor hayat ma‘den-i lezzet, âlâm olur lezâiz.

Onunla bunu bildik ki, mütefâvit derecede, kuvvet-i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed ruhla mütelezzizdir, rûh vicdânla mütelezziz.

Bir saadet-i âcile vicdânda mündericdir. Bir Firdevs-i ma‘nevî kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir, şuûr ise şiâr-ı râz.

Şimdi ne kadar kalb îkāz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse, lezzet ziyâde olur. Hem de döner ateşi nûr, şitâsı yaz.

Vicdânda Firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde rûhlarımız eder pervâz ve perdâz, olur şehbâz ve şehnâz, yelpaz namaz ve niyâz.

Ey azîz yoldaşım Şimdi Allâh’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz. Sonra da buluşmak üzere ayrılırız.

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ. اٰمٖینَ

219

[Îcâz ile beyân i‘câz-ı Kur’ân ]

Bir zaman rüyada gördüm ki, Eğri Dağ altındayım. Birden o dağ patladı. Dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihânı.

Füc’eten bir adam yanımda peydâ oldu. Dedi ki: Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ‘-ı i‘câz-ı Kur’ânı.

Daha rüyada iken ta‘bîrini düşündüm. Dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise elbet hüdâ-yı Furkānî

her tarafta yükselip, hem de hâkim olacak. İ‘câzının beyânı zamanı da gelecek. O sâile cevâben dedim: İ‘câz-ı Kur’ânî,

yedi menâbi‘-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder. Birinci Menba‘: Lafzın fesâhatinden, selâset-i lisânı,

nazmın cezâletinden, ma‘nâ belâgatinden, mefhûmların bedâatinden, mazmûnların berâatinden, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika-i beyânı.

Onlarla oldu mümtezic, mizâc-ı i‘câzında acîb bir nakş-ı beyân, garîb bir san‘at-ı lisânî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.

İkinci unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakāikten, gaybî olan esrârdan gaybî-i âsumânî.

Mâzîde kaybolan, gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü’l-guyûb hızânı.

Âlemü’l-guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı. Rumûz ile beyânı, hedef nev‘-i insanî, i‘câzın bir lem‘a-i nûrânî.

Üçüncü menba‘ ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, ma‘nâsında, ahkâmda, hem ilminde, makāsıdın mîzânı.

Lafzı tazammun eder pek vâsi‘ ihtimâlât, hem vücûh-u kesîre ki her biri nazar-ı belâgatte müstahsen, Arabiyece sahîh, sırr-ı teşrîi lâyık görüyor ânı.

Ma‘nâsında meşârib-i evliyâ, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hukemâ o i‘câz-ı beyânı,

birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs‘at, ma‘nâsında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı.

Ahkâmdaki istîâb şu hârika şerîat ondan olmuş istinbât. Saadet-i dâreynin bütün desâtîrini, bütün esbâb-ı emni,

ictimâî hayâtın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye, hakāik-i ahvâli birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyânı.

İlmindeki istiğrâk hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhiye, onda merâtib-i delâlât, rumûz ile işârât, sûreler sûrlarında cem‘ etmiştir cinânı.

Makāsıd ve gāyâtta muvâzenet, ıttırâd, fıtrat desâtîrine mutâbakat, ittihâd; tamam mürâât etmiş, hıfzeylemiş mîzânı.

İşte lafzın ihâtasında, ma‘nânın vüs‘atinde, hükmün istîâbında, ilmin istiğrâkında, muvâzene-i gāyâtta câmiiyet-i pür-şânı.

Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakāta derece-i isti‘dâd, rütbe-i kābiliyet nisbetinde ediyor bir ifâza-i nûrânî.

Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor o kelâm-ı Rahmânî.

220

İhtiyârlandıkça zaman, Kur’ân da gençleşiyor, rumûzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar o hitâb-ı Yezdânî.

Nûr-u tevhîdi, her dem her âyetten fışkırır, şehâdet perdesini gayb üstünde kaldırır. Ulviyet-i hitâbı, dikkate da‘vet eder o nazar-ı insanı.

Ki o lisân-ı gaybdır, şehâdet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar: Hârika tazeliği bir ihâta-i ummânî.

Te’nîs-i ezhân için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzîlin üslûbunda tenevvüü, mûnisliğidir mahbûb-u ins ü cânı.

Beşinci menba‘ ise: Nakil ve hikâyâtında, ahbâr-ı sâdıkada esâsî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb-u bedî‘-i pür-maânî

naklederek beşeri onunla îkāz eder. Menkūlâtı şunlardır: Ahbâr-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrâr-ı cehennem ve cinânı,

hakāik-i gaybiye, hem esrâr-ı şehâdet, serâir-i İlâhî, revâbıt-ı kevniyeye dâir hikâyâtıdır hikâyet-i ıyânî.

Ki ne vâki‘ reddeylemiş, ne mantık tekzîb etmiş. Mantık kabûl etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah-ı cihânî,

ittifâkî noktalarda musaddıkāne nakleder, ihtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir Ümmî asm'den sudûru hârika-i zamanî.

Altıncı unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Dîn-i İslâm’a. İslâmiyet misline ne mâzî muktedirdir, ne müstakbel muktedir, araştırsan zaman ile mekânı.

Arzımızı senevî, yevmî dâiresinde şu hayt-ı semâvîdir, tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.

Yedinci menba‘ ise: Şu altı menba‘dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizâc. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i nûrânî.

Şundan çıkan bir zevktir, zevk-i i‘câz bilinir, ta‘bîrine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kāsırdır, görünür de tutulmaz o nücûm-u âsumânî.

On üç asır müddette meylü’t-tahaddî varmış Kur’ân’ın a‘dâsında. Şevk-i taklîd uyanmış Kur’ân’ın ahbâbında. İşte i‘câzın bir burhânı.

Şu iki meyl-i şedîdle yazılmıştır, meydanda milyonlarla kütüb-ü Arabiye, gelmiştir kütübhâne-i vücûda. Onlar ile tenzîli, düşerse bir mîzânı,

muvâzene edilse, değil dânâ-yı bîmüdânî, hatta en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî.

Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise bilbedâhe ma‘lûm olmuş butlânı.

Öyle ise umûmun fevkındedir. Mazmûnları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş, kendine da‘vet etmiş ervâhıyla ezhânı.

Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmûnlarıyla yine Kur’ân’a karşı çıkmamış. Hiç bir zaman çıkamaz, geçti zaman-ı imtihânı.

Sâir kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zîrâ yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü, müteferrik, mütekātı‘ bir hikmet-i Rabbânî.

Esbâb-ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es’ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddid, mütegāyir. Muhtelif, mütefârık nüzûlünün ezmânı.

Hâlât-ı telakkîsi mütenevvi‘, mütehâlif. Aksâm-ı muhâtabı müteaddid, mütebâid. Gāyât-ı irşâdında mütederric, mütefâvit. Şu esaslara müstenid binâî, hem beyânî.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç