
SAYFA 300
[149]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin bu def‘a hem çok güzel, hem çok tevâfuklu, hem kesretli nüshaları yazdığınız Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, sizin elinize geçen yeni hurûf nüshasında yanlışlar vardı. Siz de ona göre yazdığınızdan çok yerlerde yanlışlar var. Siz kendinizde olan Âyetü’l-Kübrâ ile ve Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkıf'i ve Tabiat Risâlesi, daha mecmûadaki parçalar hangi kitaptan alınmış ise, güzelce elinizdeki mecmûalar o kitaplar ile tashîh edilsin. Biz de öyle yapıyoruz.
Ezcümle, Huccetullâh mecmûasının 147. gibi sahîfesinde Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nüktesi’nin Üçüncü Noktası’nın âhirlerinde bulunan Ahmak zannedilen sofestailerin akıllılarıdır. cümlesi, bir elif noksâniyetle ma‘nâ bozulmuş. Doğrusu budur: Sofestâîler en akıllılarıdır.
Size evvelce yazdığımız gibi, bizim için yazacağınız Münâcât Risâlesi’nden, Münâcât-ı Aleviye’nin tercümesinden sonra gelen Türkçe kısmı, yirmi-otuz nüsha kadar olsun, buradaki Hizb-i Nûrî nüshalarının âhirlerine ilhâk etmek için o kıt‘a da olsun. Ve bir kısmı da Mukaddeme-i Haşriye ile beraber olsun. Huccetullâh mecmûasının âhirine girecek o kıt‘a da olsun.
Hakîkaten kardeşlerim, sizin fa‘âl kalemleriniz Risâle-i Nûr’u matbaalara muhtâç etmiyor. Bu def‘a nüshalarınızın size kazandıracak sevâbları pek azîmdir. Asrî matbaacılar o hayra lâyık değildiler ki öyle oldu.
[اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ]
Bu fıkra Gençlik Rehberi'nin bir zaman Eskişehir hapishânesi’nin penceresinde oturmuştum. serlevhasıyla yazılan fıkrasında Îmân bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek cümlesine bir hâşiyedir.
SAYFA 301
gördüğün dakikasında Hekîm-i Lokmân ve Hızır gibi bir doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar derince bir sürûr, bir sevinç hissediyorsun. Öyle de, sen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürûrları îmân veriyor. Çünki mâzî mezaristanında milyonlarla sence mahbûb zâtlar, mahivden ve ölümden birden îmân nûruyla senin karşında diriliyor. Ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firâklardan gelen hadsiz elemler yerine, visâl ve hayat bulmalarından nihâyetsiz lezzetler ve sevinçler îmân noktasında bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki, îmân öyle bir çekirdektir ki, ehl-i îmâna cenneti bütün lezâiz ve mehâsiniyle sünbül veriyor ve verecektir.
Saîdü'n-Nûrsî
[150]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a Hâfız Alî’nin ve Halîl İbrâhîm’in ve Lütfü’nün bir vârisi Abdullâh’ın, ehemmiyetli üç mektûblarını aldım. Hâfız Alî’nin, Hizb-i Kur’ânî ve Hizb-i Nûrî’deki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat‘iyen o bilsin ki, o ve Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve arkadaşlarının gayretleriyle tab‘ edilen o iki hizb, bu zamanda, bu şerâit içinde gāyet parlak bir muzafferiyet-i nûriyedir. Onların defter-i a‘mâline, her tarafta hasenâtları geçirilir. Kim okursa, onların hissesi var. Yanlışları tahmînimizden pek azdır. Lillâhilhamd, kolayca tashîh ettik. Lâyık ellere girmiş.
Halîl İbrâhîm’in, Risâle-i Nûr hakkında gāyet tatlı ve güzel ve mutâbık temsîlî ve tavsîfi, içinde samîmî ihlâsından ve kanâatinden geldiği cihetle, bizce gāyet parlak ve edîbâne düşmüş. Risâle-i Nûr’a âit kısmını lâhikaya yazacağız. Hakîkaten Risâle-i Nûr’un mühim ve sebâtkâr ve dâimî bir rüknü olduğuna şübhe kalmamış. Ona ve rufekāsına her gün husûsî duâlarımıza, kazançlarımıza hususan İnce Mehmed hissedâr olmalarını ve selâmımızı teblîğ edersiniz.
SAYFA 302
Merhûm Lütfü’nün ciddî ve hakîkî bir vârisi olan Abdullâh’ın mektûbunda, Risâle-i Nûr’la alâkadâr olan, başta Tâhirî ve babası ve Alî, Vehbî, Şükrü, Mustafâ, Fahreddîn, Osmân, Tal‘at, Mustafâ, Mehmed, Hüseyin, Muhammed, Hakkı ve bilhassa eskiden Risâle-i Nûr’da mevkii bulunan Büyük Zühdü gibi kardeşlerimizin selâmları beni çok ziyâde mesrûr eyledi. Ben de o kardeşlerimize hem selâm, hem duâ, hem istid‘â ediyorum. Onun mektûbundaki suâllere ise, şimdi bu dakîkada ise zihnim başka yerle meşgul; onların cevabına bakamıyor. Size bu def‘a üç nokta beyân edeceğim.
Birincisi: Dünyaya ve hayâta ve maîşete nazar-ı dikkati ziyâde celb eden bu bahar mevsimi, herhalde şuhûr-u mübâreke gelinceye kadar bir fütûr, bir rehâvet verecek. Fakat bizce kat‘iyet kesb etmiş ki, dünya maksadlarını gāye ve maksad yapmamak şartıyla, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin dünya belâlarına ve maîşet derdlerine karşı da en sağlam, en kuvvetli çâreleri, yine Risâle-i Nûr ile iştigaldir. O iştigāl, dünya meşgalelerini hem kolaylaştırır, hem sıkıntı verdirmiyor. Derd-i maîşet meşgalesi için hizmeti bırakana şiddetleniyor. Onun için şuhûr-u mübâreke gelinceye kadar da hizmet-i nûriyeye devam etmek vazîfemizdir.
İkinci mes'ele: Yazdığınız, bize gönderdiğiniz Huccetu’l-Bâliğa'yı kendilerine yazan buradaki Risâle-i Nûr ma‘sûm şâkirdlerinden üç tanesi, yanımda mukābele etmek için üçüncü nükte olan İsm-i Hakem’in Üçüncü Noktası'nda Meselâ, tıb fenninden suâl olsa bu kâinât nedir? Fenn-i kimyâ hem fenn-i makine, fenn-i ticâret, fenn-i rızk, fenn-i elektrikten sorulsa böyle diyecekler mebhasine dâir onlar lisân-ı hâl ve lisân-ı kāl ile dediler: Bu fenler nasıl Allâh’ı tanıttırır? Ben de o ma‘sûmlara îzâh ettim, muhtasar hulâsası bu, dedim ki:
Nasıl bir eczâhâne, bir doktoru ve eczâcıyı kat‘î gösteriyor. Öyle de kâinâtta küre-i arz, o eczâhâneden ne derece büyük ve ne derece mükemmel ve intizâmı nisbetinde, o derece Hakîm-i Zülcelâl'i tıb lisânıyla gösteriyor. Ve muntazam bir kimyahâne, nasıl şübhesiz bir mütefennin-i kimyâgeri gösteriyor. Küre-i arz o kimyahâneye nisbeten büyüklüğü ve intizâmı derecesinde, o Hakîm-i Zülcelâl'i fenn-i kimyâ lisânıyla şübhesiz gösteriyor. Nasıl bir fabrika ustasını kat‘î gösteriyor. Küre-i arz bir fabrikaya nisbeten büyüklüğü, câmiiyeti ve binler fabrikayı işlettiren gāyet mükemmel intizâmı derecesinde
SAYFA 303
Sâni‘-i Zülcelâl'i fenn-i makine lisânıyla şehâdet eder, kat‘î isbat eder. Hem muntazam bir bahçe ve mükemmel bir dükkân ve her nevi‘ erzâk içinde bulunan bir anbar ve mütenevvi‘ yemekler pişiren bir matbah, şeksiz şübhesiz bir bahçeci ve dükkâncı ve hazinedâr ve aşçıya delâlet eder, gösterir.
Aynen öyle de, küre-i arz büyüklüğü nisbetinde ve intizâmı derecesinde ve erzâkın envâ‘larının adedi nisbetinde ve taâmların mikdarları ve güzel pişirilmeleri nisbetinde, o küre-i arz denilen matbah-ı Rabbânî, hazîne-i Rahmâniye, bahçe-i İlâhî sâhibini, müdebbirini, Rabb'ini güneş gibi gösteriyor. Ve hâkezâ, fenn-i askerî, fenn-i elektrik daha parlak, daha şa‘şaalı bir sûrette Sultân-ı Ezelî'nin haşmetini, hâkimiyetini semâvât ve arzın büyüklüğü nisbetinde i‘lân ediyor demektir, diye ma‘sûmlara dedim.
Üçüncü Mes’ele: Bir kardeşimiz, kusûrunu görmediği münâsebetiyle, onu îkāz için yazılmış ince bir mes’eledir. Yalnız size fâidesi olur, diye yazdık.
Bir zaman evliyâ-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücâhede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desâisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyâde söz dinlemez ve daha ziyâde ahlâk-ı seyyieyi idâme eden ve heves ve damar ve a‘sâb, tabiat ve hissiyât halîtasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazîfe-i seyyiesini gören ve mücâhedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir ma‘nevî nefs-i emmâreyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zâtlar, hakîkî nefs-i emmâreden değil, belki mecâzî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmâm-ı Rabbânî ks dahi bu mecâzî nefs-i emmâreden haber veriyor.
Bu ikinci nefs-i emmârede şuûrsuz kör hissiyât bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki, onlarla ıslâh olsun ve kusûrunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedâîlikle her hissini maksadına fedâ etsin. Ve Risâle-i Nûr’un erkânları gibi her şeyini, enâniyetini bıraksın.
SAYFA 304
Bu acîb asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakîkî, hem mecâzî iki nefs-i emmâre ittifâk edip öyle seyyiâta, öyle günâhlara severek giriyor, kâinâtı hiddete getiriyor. Hatta kendim bir dakîka zarfında, yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercîh etmeye çalıştım. Hem on dakîka zarfında, büyük bir mücâhede-i ma‘neviyede, benim cebhemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı hâlde, o iki nefs-i emmârenin muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gāyet zulümlü ve zulümâtlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, Ne için ben atmadım diye en çirkin bir riyâ ve rekābet damarını hissettim.
Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, Risâle-i Nûr ve bilhassa İhlâs Risâleleri, o iki nefsin bütün desâisini izâle ve onların açtığı yaraları tedâvi ettiği gibi, o bir dakîka ve o dakikadaki hâlleri birden izâle etti. Ve ma‘nevî bir istiğfâr olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezâsı olan içindeki elemden ve azâbdan kurtuldum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[151]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a Hâfız Alî’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ımızı tab‘ edilecek esbâb var, mâni‘ler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi. En birinci hak, bu mes’elede onundur. Ve mâdem iki Alî ile Tâhirî, Hâfız Mustafâ, hârika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risâle-i Nûr talebelerini sevindiren ve ehl-i îmânı memnûn ve minnetdâr eden meydandaki hizmetleriyle kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr hizmet-i Kur’âniyeye kemâl-i tesânüdle çalışmak lâzımdır.
Sakın Dikkat ediniz İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maîşet zarûretinizden ehl-i dalâlet istifâde edip, birbirinizi tenkîd ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer‘iye ile re’ylerinizi teşettütten muhâfaza
SAYFA 305
ediniz. İhlâs Risâlesi’nin düstûrlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilâf, bu vakitte Risâle-i Nûr’a büyük zarar verebilir. Hatta sizden saklamam, işte şimdi Feyzî de, Emîn de biliyorlar ki, mâbeyninizde gāyet ehemmiyetsiz bir tenkîd, bize burada zarar veriyor gibi, size hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dâir iki mektûb yazdım. Ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var? diye muzdarib idim.
Hem o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür‘atle bize Hizb-i Nûrî’nin arkasına ilhâk edilen münâcât parçası on beş gün te’hîre uğradı. On beş gün evvel bize geleceğini tahmîn ediyordum. İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risâle-i Nûr’un kahraman şâkirdleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine de fütûr getirmeyecekler. Siz tedbîr-i maddîyi benden daha iyi bilirsiniz.
Fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risâle-i Nûr’da çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali Risâle-i Nûr hizmetinde tam muvaffakiyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş. Bu iki cereyân, baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.
Sava medrese-i nûriyenin kıymetdâr bir talebesi Marangoz Ahmed’in güzel ve hâlis manzûmesi, bizi memnûn edip, lâhikaya girdi. Hususan Risâle-i Nûr’un sandalyesinden ma‘sûmları inmedikleri ve o nûrlu sandalyede oturan, yangınlar, tuğyânlardan kurtulur diye sözleri, güyâ tam Medresetü’z-Zehrâ’nın hakîkî bir talebesi, istikbâlden zamanımıza gelmiş, bize teselli veriyor ve ma‘sûm talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.
Risâle-i Nûr’un te’lîfi başında başkâtib Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in haremi merhûme Zehrâ, ben Barla’da iken, Şâm’lı Hâfız Risâle-i Nûr’u yazmasına çalışmak için o merhûme, Hâfızın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfızın işlerini görüyordu, tâ nûrları yazsın. Biz de o merhumeyi, o iyiliğine mukābil, Risâle-i Nûr’un vefât etmiş hâs talebeleri içinde o vakitten beri duâmızda şerîk ediyoruz. Hem duâ edeceğiz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 306
[152]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Her vakit ihtiyât iyidir. Zâten Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhu anh de kerâmetkârâne bize ihtiyâtı tavsiye ediyor. Şimdi, şark tarafında yeni bir hâdise:
Bir şeyh tarafından, kendi mürîdleri ve halîfeleri vâsıtasıyla dîn lehinde, eskiden beri meşhûr olmuş Şeyh Ahmed nâmında türbedâr-ı Nebevî asm tarafından vasiyetnâme-i Nebevî asm nâmında bir eser, o havâlîde gezmiş, intişâr etmiş. Oralarda çalışan kahraman Salâhaddin'i bir derece ihtiyâta sevk edip, bütün siyâsetlerin fevkınde ve siyâsetlere tenezzül etmeyen Risâle-i Nûr cereyânı, öyle siyâsete temas edebilen cereyânlarla iştirâki görünmemek için, daha ziyâde ihtiyât ve tevakkufa mecbûr olmuş. Bugün, beş ay, Ankara’ya bir vazîfe ile gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu ta‘kîb edip o da arkasından girdi. Ben de o câsûsa, Salâhaddîn kalktıktan sonra, dedim ki:
Risâle-i Nûr ve ondan tam ders alan şâkirdleri, değil dünya siyâsetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risâle-i Nûr’u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz ehl-i dünyânın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.
Evvelâ: Kur’ân bizi siyâsetten men‘ etmiş. Tâ ki elmas gibi hakîkatleri, ehl-i dünyâ nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakîkat bizi siyâsetten men‘ ediyor. Çünki tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik, yedi-sekiz ma‘sûm bîçâre, çoluk-çocuk, zayıf, hasta, ihtiyârlar var. Belâ ve musîbet gelse, o sekiz ma‘sûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için siyâset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmek, Risâle-i Nûr’un mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakîkat, şâkirdlerini men‘ etmiş.
SAYFA 307
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risâle-i Nûr’a eşedd-i ihtiyaç ile muhtâçtırlar. Değil korkmak veyâhûd adâvet etmek, en dinsizleri de onun dindârâne, hakperestâne düstûrlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyânet ola. Çünki bu millet ve vatan, hayat-ı ictimâiyesi ve siyâsiyesi, anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lâzım ve zarûrîdir.
Birincisi: merhamet, ikincisi: hürmet, üçüncüsü: emniyet, dördüncüsü: haram-helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risâle-i Nûr, hayât-ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu beş esası te’mîn edip, hem âsâyişin temel taşını tesbît ve te’mîn eder. Risâle-i Nûr’a ilişenler kat‘iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına vatan ve millet ve âsâyişe düşmanlıktır. İşte bunun hulâsasını o câsûsa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle.
Hem de ki: On sekiz senedir bir def‘a kendi istirâhati için hükûmete mürâcaat etmeyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiç bir haber almayan ve çok mühim makamlarda, çok mühim adamların dostâne temaslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimâliyle evhâma düşüp tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi ma‘nâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki ona ilişmek dîvâneliktir, O câsûsa dedik. O câsûs da kalktı gitti.
Umûm kardeşlerimize, hususan erkânlara ve matbaacılara, hususan Hizb-i Nûrî’nin nâşirleri olan Hâfız Alî, kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve rufekālarına birer birer selâm ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 308
[153]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a beni çok mesrûr eden ve şükre sevk eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izâle eden ve Isparta vilâyeti ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebâtta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risâle-i Nûr erkânlarından üç-dört mektûb ve o mektûbda isimleri bulunan hâs kardeşlerimin, Risâle-i Nûr’a hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedâkârâne ulüvv-ü cenâb, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gāyet parlak bir inâyet-i Rabbâniye olduğuna kanâatimiz var.
Nûr fabrikasındaki Alî’ler ve Tâhirî’nin istedikleri mu‘cizeli Kur’ân’ımızla, İ‘câz-ı Kur’ân zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hâfız Emîn’in yanındadır. Okutturuyorlar ve yazdırıyorlar. İsterseniz benim nüshamı Hâfız Emîn’den alınız, onun yerine güzelce zeyilli nüshanızdan birisini veriniz, yanında kalsın.
Kur’ân’ın son yazılan nüshasını da lüzûm olduğu ve bilfiil tab‘ etmek için geldiğiniz zaman İstanbul’a göndereceğim. Husrev’in uzun ve te’sîrli ve kıymetdâr mektûbu ve hâşiyesinde kahraman Rüşdü’nün küçücük mektûbu ve pek çok alâkadâr olduğum ehemmiyetli kardeşlerimin kalemleriyle bize yardımları ve Risâle-i Nûr ile iştigali her şeye tercîh etmeleri ve Husrev’in de mütemâdiyen, geleliden beri çalışması isbat ediyor ki, Isparta tamamıyla Risâle-i Nûr’a sâhib olmuş ve bir Saîd yerinde bin Saîd bulmuş. Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz şükür, senâ ve hamd olsun.
Mu‘cizeli Kur’ân’ımızın matbaa ve teclîd masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mes’ele şimdilik te’hîr etmesine mecbûriyet var. Re’fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garîb mektûbunun başındaki kısmını, lâhikaya medâr-ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa Ene ve Zerre nâmındaki Otuzuncu Söz’ü her mü’minin ezber etmesi zarûrîdir demesi; ve o eserin kırâatinden sonra Barla’da Abdurrahîm nâmını kazanan ve yâ Rahîm, yâ Rahîm zikrini bize işittiren mübârek kedinin bir kardeşi olarak diğer mübârek bir kedi, Ezân-ı Muhammedî’yi asm müştâkāne, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürûr verdi. Ve Ezân-ı Muhammedî’yi asm tam zuhûruna işâret müjdesi telakkî ettik. Ve Kâtib Osmân
SAYFA 309
ve Mehmed Zühdü gibi hizmet-i Kur’âniyede eski ve ehemmiyetli ve kıymetdâr Tenekeci Mehmed’in de rüyası ehemmiyetlidir. Allâh hayretsin. Isparta için çok hayırdır. Onun içinde ehemmiyetli bir müjde var.
Re’fet kardeşimizin mektûbu dört cihetle beni memnûn etmiş. Zâten eskiden beri Husrev, Re’fet, Rüşdü hayâlimde, tasavvurumda birleşmişler. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, onlardan ümîd ettiğim kemâl-i sadâkat ve sebât devam ediyor.
Hem Husrev’in ve Hâfız Alî’nin mektûblarında isimleri bulunan sebâtkâr kardeşlerime ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Isparta Hâfız Ali’si ve Sava kahramânlarına birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Şimdi bu mektûbu yazarken, Risâle-i Nûr santrali Sabrî’nin mektûbunu Emîn getirdi. Açtık, yağmursuzluk bahsine dâir Risâle-i Münâcât’ın kesretle yazılması bereketiyle yağmurun gelmesi ve rahmet-i İlâhiyenin fakîr fukarâya imdâd eylemesini yazdığını gördük. Benim için ehemmiyetli bir mes’eleyi halletti.
Burada da yağmura şedîd ihtiyâç vardı. Yağmur gelecek hiç bir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir-fukarâya çok ağır gelmişti. Üç def‘a namazdan sonra, ma‘sûm fukarâları ve aç kalan hayvanları ve Risâle-i Nûr’u şefâatçi yapıp duâ ettik. Birden aynı gecede, me’mûlümüzün fevkınde, duânın tam kabûlünü gördük. Ben hayretle, bu cüz’î duâmız, bu küllî mes’eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: Her hâlde çok mühim duâlara, duâmızda binden bir hissesi olmuş. Şimdi tahakkuk etti ki, Isparta nûrânîleri, nûrlu ma‘nevî duâları, bizi de o rahmetten hissedâr eyledi. Hatta o duâma arkamdan âmîn diyenlerden Feyzî’ye bu ma‘nâyı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söylese idim, onun hüsn-ü zannını ta‘dîl edemeyecektim. Çünki o, üstâdına en büyük hisse veriyor. Salât-ı Münciye'de selâm ve âl ilâve edilebilir. Ben de bazen ilâve ediyorum.
Sabrî’nin mektûbunda, Sıddîk Süleymân ve Barla’daki kardeşlerimizin selâmları ve eski alâkalarını tam muhâfaza eylemeleri, Barla’daki hayâtımı tahassürle hâtırlattırdı. Ben de onlara çok selâm ederim.
Mübârek Husrev, mektûbunda hâs kardeşlerimizden Re’fet, Rüşdü, Kâtib Osmân, Osmân Nûrî, Âtıf ve Feyzî’nin bir yâdigâr-ı tahattur olarak, birer nüsha yazılarını bizlere hediye edilmelerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk, onlara, yazdıkları her bir harfe mukābil bin hasene versin. Âmîn.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 310
[154]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.
Bu def‘a Husrev’in, Hâfız Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın, Küçük Alî’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss-i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece âlî-himmet ve yüksek rûhlu, Risâle-i Nûr hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risâle-i Nûr böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdî‘ edildiğinden, bize kat‘î kanâat verdi ki, Risâle-i Nûr mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâimâ yaşattırıp parlattıracak.
Evet kardeşlerim Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb-ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakîkaten bir hârikadır. Hâfız Alî’nin hakîkaten müstesnâ bir mahviyet ve tevâzuu içinde ihlâsı ve fenâfil'ihvân düstûrunu muhâfaza etmesi; ve Husrev’in hakîkaten tedbîrce bana ihtiyâç bırakmayacak bir derecede tedbîri ve dirâyeti ve Hâfız Alî gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti; Ve Hâfız Mustafâ’nın hizmet-i Nûriyede büyük iktidârı içinde kuvvetli bir sadâkati ve fedâkârâne teslîmiyeti; ve hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Hâfız Alî ma‘nâsını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali, Risâle-i Nûr hizmetini dünyada her şeye tercîhen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukāvemeti bulunduğunu, bu dört mektûbunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes’elede alâkadâr kahraman Tâhirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakîkatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz.
Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan hakîkî bir tesânüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altı yüz, belki altı bin kıymet-i ma‘neviyeyi alıyor diye, Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrîk ediyoruz. Isparta içindeki hâs ve hâlis kardeşlerimizden bu âhir mektûblarda, Mehmed Zühdü, Isparta Hâfız Ali’sinden haber almadığımdan merâk ettim. Râhatsız değiller mi?
SAYFA 311
Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddiyetle fa‘âliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektûbundan anladık ki, orada perde altında fa‘âliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarîkate mensûb adamları vâsıta edip fütûr veriyorlar. Hâlbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübâreze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsâade etmiyor. Hem müşterileri de aramaya mecbûr değiliz, müşterîler yalvarmalı.
O kardeşimiz, hakîkaten hâlis ve tam sâdık, kalemi gibi kalbi, rûhu da güzel. Fakat birden her şeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyât etsin, hem de mübtedi‘ hocalara mübâreze kapısını açmasın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risâle-i Nûr şâkirdlerini tebrîk ediyoruz. Onların az hizmetlerine de çok nazarıyla bakıyoruz. Ben burada onlarla muhâbere ve müşâvere edemediğimden, sizler benim bedelime o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem ma‘nevî kazançlarımıza hâslar dâiresinde, Âtıf’ın sâdık rufekāsı ünvânı altında dâhildirler. Her sabah yanımızda ma‘nen bulunuyorlar. Feyzî’ye yazdığı salavâtlara âit tashîhâtı siz yaparsınız. Bir kısmını Feyzî yaptı, leffen gönderildi. Hasan Âtıf’ın Feyzî’den sorduğu adamlar, şimdi burada değiller. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[155]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müteyakkız, samîmî, müttehid, mübârek kardeşlerim,
Ben de sizi tebrîk ediyorum ki, şeytân-ı cinnî ve insînin desîselerini akîm bıraktınız. Cenâb-ı Hakk sizi bu hizmet-i nûriyede dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn. Ve sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.
SAYFA 312
Eskide, bir zaman Barla’da, bütün tarîkatlerin şecere-i külliyesini tanzîm ve istinsâh etmek için Hâfız Alî ile Husrev, o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zât, ileride Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temennî ile ümîd etmiştim. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o ümîdim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.
Kardeşlerim Sizde vukū‘ bulan küçücük kusurları çok i‘zâm etmeyiniz. Yalnız ben değil, belki zannediyorum ki hakîkate muttali‘ olan herkes tasdîk eder ki, Isparta ve havâlîsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinde fevkalâde bir sadâkat ve sebât ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var ki, bu acîb zamanda binler esbâb-ı fesad ve ifsâd içinde vahdetlerini ve ittifâklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhâfaza ediyorlar. Bu kadar fırtınalı hâdiseler içinde Risâle-i Nûr’u muattal bırakmadınız, söndürmediniz. Belki öyle parlattırdınız ki, bizi de ışıklandırıp gayrete getirdiniz.
Ve bilhassa bahar mevsiminde, umûmî gaflette ve derd-i maîşetin verdiği dehşetli belâ içinde böyle kemâl-i şevk ve gayretle Risâle-i Nûr’a çalışmak, hakîkaten bir inâyet-i İlâhiyedir. Sizleri bütün rûhumuzla tebrîk ediyoruz. Ve kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmağa karar veren altı müttehid kahraman, bir rûh, altı cesed ve altı Yeni Saîd yerinde o yirmi bir kardeşimi, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd yerinde kabûl ediyorum. Cenâb-ı Hakk, o kalemlerin siyah nûr olan mürekkeblerini, hadîs-i sahîhin nassı ile, her bir dirhemini yüz dirhem şühedâ kanı kıymetinde yevm-i haşirde, mîzânda, defter-i hasenâtlarına ilâve eylesin. Âmîn.
Nakkāş Mehmed ve Âsım’ın vârisi Babacan, hem hayâtta, hem Risâle-i Nûr hizmetinde bulunmaları beni mesrûr eyledi. Nûr fabrikasının sâhibi, bu âhir senelerde pek fevkalâde birkaç fa‘âl ve kahraman arkadaşıyla ettikleri hizmet-i nûriye o kadar ehemmiyetlidir ki, farazâ binler kusûrâtı olsa da, inşâallâh affettiriyor. Hâlbuki ben kat‘iyen onda kusur görmedim. Belki gāyet hafîf bir ihtâr ile benim bir hiss-i kable’l-vukūuma yardım etti. Kendisi bu mektûbunda mahviyetini son derece gösteriyor. Hakîkaten onda sırr-ı ihlâsa âit bazı seciyeleri o havâlîde ehemmiyetli sirâyeti ve semerâtı ve fâideleri var. Mahkemedeki müdâfaâtımda Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri
SAYFA 313
taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Husrev ve emsâlleridir.
Daha çok konuşacaktım. Fakat dar bir vakit, ehemmiyetli meşgaleler müsâade etmedi, kısa kaldı. Başta Nûr ve Gül fabrikalarının hey’et-i müttehidesi ve Mübâreklerin fa‘âl hey’eti ve Sava medrese-i nûriye şâkirdleri olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Kardeşiniz ve size çok minnetdâr
Saîdü’n-Nûrsî
Ben Sabrî’yi tahattur ettikçe, Hakkı, Hulûsî, Süleymân beraber görünür. Ve Hâfız Alî ise, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali ve Tâhirî'yi beraber görüyorum. Ve Husrev’i yâd ettikçe, Rüşdü, Re’fet, Mehmed Zühdü beraber hayâlimde geliyorlar. Demek her biri, bir Yeni Saîd’dir.
[156]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin çok mübârek ve çok fâideli olan nûrânî hediyelerinizi ve elmas kalemlerinizin yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk, onları yazan o kalem sâhiblerine, her bir harfine mukābil on rahmet eylesin. Âmîn.
Bu nûrlu İhtiyâr risâlelerinin bir nevi‘ kerâmeti şudur ki: Emânet kapıya gelirken, sekiz seneden beri yalnız iki def‘a yanıma gelen buranın ihtiyâr müftüsü, belediye reîsi ile hilâf-ı me’mûl bir sûrette gelmeleri ânında, Emîn de emâneti kapıya getirmesi; hem aynı gün, İhtiyârlar emâneti geldiği vakit, bu şehirde Risâle-i Nûr’un ümmî ihtiyârların başında iki gāyet ihtiyâr zât, ayrı ayrı yerden, her ikisi ellerinde birer parça yoğurt teberrük getirmeleri; ve aynı günde