KASTAMONU LÂHİKASI

111

[58]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ فٖی شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev’in bu def‘aki iki hediye-i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semâvî hediyenin ma‘nevî i‘câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhûr-u selâsede bizlere ve bu muhîte hediye etmesi, Risâle-i Nûr nokta-i nazarında mu‘cizâne bir hizmettir. İnşâallâh o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenâb-ı Hakk o kalem sâhibine, yazdığı her harf-i Kur’âna mukābil, Leyle-i Kadir’deki gibi otuz bin sevâb ve rahmet ve hasene versin. Âmîn âmîn âmîn.

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevâbımın hikmeti şudur ki: Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyânlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîkî beklenen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyânlara kaptırmamak için siyâset âlemindeki vaz‘iyetten ferâgat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmîn ediyorum.

Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en a‘zamı, îmân mes’elesidir. Fakat şimdi umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcââtında en mühim mes’ele hayat ve şerîat göründüğünden; o zât şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umûm rûy-u zemîndeki vaz‘iyetleri değiştirmesi, nev‘-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en azîm mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak. Tâ ki îmân hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın. Ve avâmın çabuk iğfâl olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.

112

Hem de yirmi seneden beri tahrîbkârlıkla ve eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve o derece metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i‘timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı çok fevkalâde sebât ve metânet ve sadâkat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır. Yoksa akîm kalır, zarar verir. Demek en hâlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin çalıştıkları dâire içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise, şimdilik bu mes’eleye bu kadar yeter.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve bu eyyâm-ı mübârekede duâ ederiz. Ve makbûl duâlarını, gelecek eyyâm ve leyâlî-i mübârekede istiyoruz.

Elhak, Tâhirî’nin de Lemeât hediyesini pek çok kıymetdâr gördük. İnşâallâh bu havâlîde ona çok sevâb kazandıracak, tam bir Lütfü’dür. Allâh muvaffak eylesin.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[59]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنَیْنِ اللَّذَیْنَ اَرْسَلْتُمْ لَنَا

Azîz sıddîk kardeşlerim,

Evvelen: Sizin Leyle-i Berât’inizi ve gelecek Ramazan'ınızı tebrîk eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a‘mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hakk’dan niyâz ediyoruz. Ve böylece, bayrama kadar اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَیْلَةَ قَدْرِنَا فٖی هٰذَا الرَّمَضَانَ خَیْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَلِطَلَبَةِ الرَّسَٓائِلِ النُّورِ الصَّادِقٖینَ duâsını etmeye niyet ettik.

Hem sizin iki mu‘cizeli Kur’ân’ı bizlere bu mübârek aylarda göndermeniz, inşâallâh o derece medâr-ı bereket ve sevâb ve hasenât ve fütûhât olacak ki, hakkımızda bu Ramazân’ın her bir günü bir Leyle-i Kadir hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden ümîd ederiz.

113

Şimdiden biz tedbîr ettik ki, iki Kur’ân’ı, Risâle-i Nûr’un buradaki hâs talebeleri Ramazân-ı Şerîf’de, her biri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazân’ın her gününde bir hatme-i Kur’âniye olarak, ma‘nevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihâta eden bir dâirede halka tutan Risâle-i Nûr talebelerinin ve o dâirenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risâle-i Nûr şâkirdlerinin etrafınızda olarak, Nakşî’de hatme-i hâcegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyâsta Risâle-i Nûr’un bütün şâkirdleri ma‘nen hazır ve o dâirede bulunuyor niyetiyle, tasavvuruyla okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden tevfîk niyâz ederiz.

Sâniyen: Hacı Hâfız’ın Sav köyünün kahraman talebelerinin fevkalâde hizmetleri, oralarda sebeb-i teşvîk ve medâr-ı gayret ve numûne-i imtisâl olduğu gibi, bu havâlîde dahi onların o hârikulâde sa‘y ü gayretleri, fevkalâde hüsn-ü misâl ve numûne-i gayret olarak ehemmiyetli bir intibâh ve iştiyâka sebebiyet vermiş. Kahraman Husrev’in onlara dâir mektûbları, mübârek nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtelâ olanlara şifâ olur, ellerde gezer.

Sâlisen: Sizin buraya gelen kıymetdâr mektûblarınızı lâhikaya yazmışız, fakat bazı kelimeleri tayyettik. Müfritâne hüsn-ü zandan gelen cümleleri ta‘dîl ettik, gücenmeyiniz.

Râbian: İslâmköy’ü, Kuleönü ortasında olan ve Sıddîk Sabrî ve Lütfü, Zekâî gibi talebeleri yetiştiren Ağras Atabey karyesi, çok def‘a hâtırıma geliyordu. Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü? diye düşünüp müteessir oluyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Tâhirî ve Abdullâh Çavuş o endişemi tamamıyla izâle ettiler, büyük bir teselli bana verdiler. Hatta bu def‘a Tâhirî’nin bize hediye ettiği Lem‘alar ve Yedinci Şuâ‘ı bir cild içinde cildlettikten sonra mütâlaa ettim. O Tâhirî’de bir Husrev, bir Lütfü, bir Âsım, bir Zekâî gördüm. Cenâb-ı Hakk ondan ve sizlerden ebediyen râzı olsun. Onun nüshası, burada çok iş görecek inşâallâh.

114

Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Mu‘cizü’l-Beyân’ın Hizbü’l-Ekberi’l-A‘zam nâmında, Resâilü'n-Nûriye’nin menba‘ları ve esasları olan beş yüzden fazla âyâtları yazdık. Bu Ramazân’da size göndermeye muvaffak olamadık. İnşâallâh bir vakit size gönderilecek.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve bu mübârek eyyâmda ve leyâlîde duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[60]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Gavs-ı A‘zam’ın ks فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ te’mînkârâne fıkrası, şimdiye kadar Risâle-i Nûr’un şâkirdleri hakkında tamâmen mutâbık çıktı. İnşâallâh Husrev, Rüşdü, Re’fet gibi kardeşlerimizin, bilhassa Husrev gibi çok metîn bir rüknün mufârakati, sûreten elîm ve zararlı göründüğü hâlde, gāyet hayırlı bir sûret almasını rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.

Hatta hapsimiz musîbeti, gerçi zâhirî bir azâb idi, fakat hakîkat noktasında hizmetimiz hakkında büyük bir inâyet ve rahmete çevrildi. Lillâhilhamd, sizlerin gayretinizle o havâlîde çok Husrev’ler var, meydana çıkmaya başlamışlar. Belki çok zamandan beri mütemâdiyen çalışmaktan Husrev’e bir istirâhat verildi ve kıymetdâr kalemi yerinde mübârek lisânı ve hâlisâne ahvâli, yine kudsî hizmetini idâme etmesini inâyet-i İlâhiyeden ümîdvârız. Nasıl ki Feyzî, Salâhaddîn’in askerliği de öyle mübârek oldu.

Kardeşlerim Bu hâdise münâsebetiyle Risâle-i Nûr’un tam mutâbık çıkan bir ihbâr-ı gaybîsini beyân ediyorum:

115

Husrev ve Hulûsî ve Rüşdü ve Re’fet gibi Risâle-i Nûr’un çok şâkirdleri, meslek-i askerîye ve bu ikinci harb-i umûmîye münâsebetdâr bir sûrette girmelerini ve ikinci bir harb-i umûmî olacağını ve iştirâkimizi yani talebelerin iştirâkini altı-yedi sene evvel haber vermiş. Çünki Yirmi Sekizinci Lem‘a olan İkinci Kerâmet-i Aleviye’nin İkinci Emâre’de فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa, bin dokuz yüz kırk küsûr oluyor. اللّٰە اعلم, o târihte, bir harb-i umûmîye iştirâkimizi işâret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihdeki, Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesi iştirâk ediyor.

Kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hilmî, Feyzî, Emîn, Nazîf sizlere selâm ve arz-ı hürmet ederler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[61]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْقَدْرِ فٖی حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımla mübârek Ramazan'ınızı tebrîk ederim. Ve o mübârek şehirde ettiğiniz duâların, Cenâb-ı Hakk yanında makbûl olmasını Erhamürrâhimîn’den niyâz ederim.

Sâniyen: Bu seneki Ramazân-ı Şerîf hem âlem-i İslâm için, hem Risâle-i Nûr şâkirdleri için gāyet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir. Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûr-u esâsîleri sırrınca, her birisinin kazandığı mikdâr, her bir kardeşlerine aynı mikdâr defter-i a‘mâline geçmesi, o düstûrun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risâle-i Nûr dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısâm ve tecezzî etmeden her birisine aynı amel defterine

116

geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısâm etmeden girmesi gibidir. Demek Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr’in hakîkatini ve Ramazân’ın yüksek mertebesini kazansa, umûm sâdık şâkirdler sâhib ve hissedâr olmak, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeden çok kuvvetli ümîdvârız.

Sâlisen: Fedâkâr ve sebâtkâr kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in haddimden bin derece ziyâde hüsn-ü zannıyla isti‘mâl ettiği ta‘bîrât, mektûbunda gösterdiği samîmiyet, şiddet-i merbûtiyeti ve sarsılmaz alâkasını gösteriyor. Onun üstâdına karşı ta‘bîrâtını Risâle-i Nûr hakkında muvâfık bulduğumuzdan Üstâd kelimesini kaldırdık. Onun yerine Risâle-i Nûr’u bıraktık. Risâle-i Nûr’u onun merhabalarına muhâtab ettik. Öylece lâhika fıkraları içine girdi.

Benim tarafımdan ona yazınız: Şimdiye kadar onu Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesindendir diye erkânlar içinde her vakit benim kazancımda ismiyle hissedardır. Onunla teşrîk-i mesâî eden ince Mehmed gibi ve hapiste kitabetiyle Risâle-i Nûr’un tesvîdinde çok hizmet eden Şefîk Bey gibi kardeşlerime selâm ederim. Halîl İbrâhîm’in Husrev hakkındaki nûrlu fıkrası beni mesrûr etti.

Râbian: Hulûsî Bey’in gāyet samîmî ve dikkatli ve nükteli olan Sabrî’ye yazdığı mektûbu, Hulûsî’nin dâimâ ihlâs ve sadâkatte terakkîsini gösteriyor. Benim tarafımdan da ona yazınız ki: şâkirdlerin erkânında birinciliği dâimâ muhâfaza ediyor. Ve benden hiç ayrılmamış gibi bir vaz‘iyettedir.

Hâmisen: Mübâreklerin köyünden ve cemâatinden ve merhûm Lütfü’nün haleflerinden ve askere giden küçük Hüseyin bana bir-iki mektûb yazdı. Ben cevâbını yazmıştım. Şimdi ise mektûbun cevâbını almadım diye yazıyor. Öyle ise, mübârekler benim tarafımdan ona cevâb yazsınlar. Dâim kalemi işlediği gibi yine askerliği müddetince öylece hissedardır. Mektûb yazmadığıma gücenmesin. Hem terhîsten sonra benim yanıma gelmek arzu edip yazıyor. Gelmek münâsib değil.

Mübâreklerin ve başta Birinci Abdurrahmân, Büyük Mustafa ve Hâfız Mustafâ ve kahraman Küçük Ali olarak cemâatlerine selâm ederim. İslâmköy'ü ile Ağras kahramanı başta Hâfız Alî ve Lütfü vârisleri ve halefleri Sav köyünün,

117

başta Hacı Hâfız ve kahramanları olarak pek çok selâm ederim. Ve o havâlîlerde bulunan bütün kardeşlerimize ve Isparta’da ve bilhassa Barla ve Bedre'de Eğirdir’de bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederim. Ve duâlarını isterim. Buradaki kardeşleriniz de sizlere selâm ve Ramazan’ınızı tebrîk ediyorlar.

Husrev’in müfârakatinin verdiği heyecan, nazar-ı dikkati tâ buraya kadar da celb ettiğinden, ihtiyât her vakit münâsib olduğu gibi, şimdi de münâsibdir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[62]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek, kahraman kardeşlerim,

Evvelen: Bu mübârek Ramazân’da iştirâk-i a‘mâl düstûr-u esâsiyle, her bir hâs kardeşimizin kırk bin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırk bin diller ile, yani kardeşlerin adedince ma‘nevî diller ile ettikleri ve edecekleri duâlar, rahmet-i İlâhiye nezdinde makbûl olmasını, o lisânlar adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyâz ediyoruz. Bu mâhiyetteki Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Bu def‘aki müteaddid te’sîrli ve sürûrlu ve müjdeli mektûblarınıza karşı, bir kitap kadar cevâb vermek lâyık iken, vaktin müsâadesizliğiyle kısa cevâbımdan gücenmeyiniz.

En başta, kahramanlar yatağı olan Sava köyünün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed’in mektûbunda öyle büyük bir mes’ele gördüm ki, beni sürûr yaşlarıyla ağlattırdı.

118

Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun, Risâle-i Nûr’un tamam kıymetini, o köyün mübârek vâlideleri ve hanımları tam anlamışlar. O mübârek hanımların ve o kıymetdâr ve hâlis âhiret hemşîrelerimin, Risâle-i Nûr’un intişârına gösterdikleri fedâkârlık, beni ve bizi kemâl-i sürûrdan ağlattırdı.

Zâten Risâle-i Nûr’un mesleğindeki en mühim bir esas, şefkat olduğundan ve şefkat ma‘denleri de hanımlar olduğundan, çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risâle-i Nûr’un mâhiyeti anlaşılsın. Lillâhilhamd, bu havâlîde de, bu yakında erkeklerden ziyâde bir iştiyâk ve fa‘âliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar. Sava’lı mübâreklerin hemşîreleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezâhür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki, o şefkat ma‘denlerinde Risâle-i Nûr parlayacak, fütûhât yapacak.

Hem Sav köyünün bahâdır çobanları, torbalarında Risâle-i Nûr’u yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedâkârlıkları gibi, bu havâlîde gāyet te’sîrli bir medâr-ı teşvîk olacak. O hanımların ve o çobanların husûsî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ husûsî isimlerle hâs talebeler içine girsinler.

Kâtib Osmân’ın hakîkatli rüyası, elhak büyük bir hakîkate işâret veriyor. Çok mübârek ve müjdelidir. Rüşdü’nün rüyasında, Peygamberimizin asm emriyle Hazret-i Sıddîk ra minberde Yirmi Dokuzuncu Söz’ü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten inen hûri de lâhikayı hutbe olarak okuması, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine güzel bir işârettir.

Büyük Hâfız Alî’nin mektûbu bizi çok mesrûr ettiği gibi, tevâfukāta dâir keşfettiği hakîkat-i icmâlî haktır. Küllî olmasa da ekseriyetçe gördüğü ma‘nâ görünür. Ben de ayrı bir ma‘nâ Hâfız Alî gibi hissediyordum. Bu günlerde bana kanâat geldi ki, fıtrî, kendi kendine gelen tevâfukāt-ı nûriye, müellifin ta‘bîrâtındaki noksânları tekmîl ve kusûrlarını tashîh ediyor gibi gördüm. Yüz yerde fıtrî tevâfukun tam tamına gelmesi, bir kelimeye ihtiyâç gösteriyor. Bakıyorum ki, o kelime te’lîf vaktinde noksân bırakmışım. Eğer şimdi yazsa idim, o kelimeyi yazmak lâzım geliyordu. Bu vâkıa pek çok tekerrür etti, yüz def‘a gördüm. Demek bir vazîfesi de bana ibârenin tam ifâdesini bildiriyor.

119

Aydın’lı Hasan’ın pek güzel kalemiyle cem‘iyetli mektûbu beni fevkalâde mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk öyle kalemleri Risâle-i Nûr hizmetinde devam ettirsin. Yine Sava köyünün diğer kardeşimiz Ahmed’in Risâle-i Nûr’un küçücük ma‘sûm talebelerinin hakkında haber verdiği hâdise, o kadar medâr-ı sürûr ve şükrândır ki, ta‘rîf edilmez. O çok mübârek köyün, başta Hacı Hâfız Mehmed’i, Ahmet’leri, Mehmet’leri gibi pek çok Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir veren o köy, bizim için taşıyla toprağıyla mübârektir.

Sorduğunuz mes'ele, ulemâ-yı şerîat cevâb vermiştir. Hayvanât birer istihâle makinesi olduğundan, yedikleri pis şeyi temizlettirir. Yalnız pis şeyin kokusu gelse mekrûh demişler.

Bize evvelce Tâhirî kalemiyle gönderilen Lem‘alar, aynen Husrev’in tarzında gāyet güzel ve şirin yazılmış. Burada çok istifâde ediliyor. Acaba o Tâhir Atabeyli Tâhirî midir, yoksa Savlı Tâhirî midir? Isparta’nın Hâfız Ali’si olan kardeşimiz, ben orada iken yanıma geliyorlar mı idi? Tahattur edemiyorum. Mehmed Zühdü’yü kuvvetli hissediyorum.

Her ne ise, daha çok alâkadâr olduğum çoklar var. Pek çok olduğundan mektûblar değil, kitaplar lâzım. Size Risâle-i Nûr’un menba‘ı, üstâdı, esasları, hakîkatleri olan Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî’nin bir nüshasını göndermek için yazdırıyoruz. Bütün kardeşlerimize ve hemşîrelerimize Risâle-i Nûr’un küçük talebelerine hem selâm, hem duâ, hem Ramazânlarını tebrîk, hem duâlarını isteriz.

Mektûblarınızdan mühim parçaları lâhikaya girecek. Buradaki kardeşleriniz cümlenize selâm ve arz-ı hürmet ederler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

120

[63]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Latîf ve ma‘nîdâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum:

Birincisi: Me’yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtâr: Bugünlerde hâtırıma geldi ki, Hayât-ı ictimâiyeye giren, hangi şeye temas etse, ekseriyetle günâhlara ma‘rûz kalıyor. Her cihette günâhlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günâhlara karşı insanın husûsî ibâdet ve takvâsı nasıl mukābele edebilir? diye me’yûsâne düşündüm.

Hayat-ı ictimâiyedeki Risâle-i Nûr talebelerinin vaz‘iyetlerini tahattur ettim. Risâle-i Nûr şâkirdleri hakkında necâtlarına ve ehl-i saâdet olduklarına dâir kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeyi ve beşâret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: Her biri bin yerden gelen günâhlara karşı nasıl bir dil ile mukābele eder, galebe eder, necât bulur? diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukābil ihtâr edildi ki:

Risâle-i Nûr’un hakîkî ve sâdık şâkirdlerinin mâbeynlerindeki düstûr-u esâsî olan iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve hâlis tesânüd sırrıyla her bir hâlis, hakîkî şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfâr ederek, bin taraftan hücûm eden günâhlara, binler dil ile mukābele eder. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakîkî, müttakî bir şâkird dahi, kırk bin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak ve inşâallâh ehl-i saâdet olur. Risâle-i Nûr dâiresinde sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.

İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstâd tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaz‘iyetine mâni‘ler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara

121

mahsûs kisveyi giymek yakışmadığı; sâniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstâdlık vaz‘iyeti değil, ya rakîb veyâhûd teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstâdlık vaz‘iyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstâdın elini öpmek, üstâdlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin ks, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda kendi cübbesini bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. HâşiyeCenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz. İnşâallâh bu günlerde yazdırmış olduğumuz Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’yi posta vâsıtasıyla göndereceğiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[64]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ وَعَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْقَدْرِ

Size gönderdiğimiz el-Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ânî’nin başında yazılan ünvân içinde bir cümle noksân kalmış. Şöyle ki:

Mu‘cizâtlı bir vird okumak isteyen, bunu okusun yerinde, Mu‘cizâtlı ve her bir harfi on ve yüz ve beş yüz ve bin ve binler kadar sevâb ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semâvî virdi okusun yazılacak.

Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada, Her bir hâlis ve hakîkî müttakî şâkird, kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfâr eder fıkrasına, yine bir ihtâr ile bu gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:

122

(Risâle-i Nûr dâiresine, sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle, o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.)

Sâlisen: Leyle-i Kadr’inizi, hem bu gelen bayramınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ve tes‘îd ediyoruz. Birer birer kardeşlerimize selâm ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[65]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ وَحُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Dünyada medâr-ı tesellilerim ve berzah yolunda nûrânî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallâh şefaatçilerim Sizin hem Leyle-i Kadr’inizi, hem bayramınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ediyorum, tes‘îd ediyorum.

Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir sûrette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme’mûl bir tarzda Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin şifâ duâsının netîcesi olarak, mu‘cize gibi, birden hârika bir kerâmetle şifâ bulmamı size müjde veriyorum. Bu vâkıayı müşâhede eden Emîn ile Feyzî’nin o hârika hastalığa âit bu gelecek fıkrasını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyorum. Husrev’i de merâk ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Isparta’daki azîz kardeşlerimize,

Üstâdımızın hastalığı hakkındaki meşhûdâtımızı arz ve Üstâdımızın kesb-i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz. Ramazân-ı Şerîf’de beş gün savm-ı visâl içinde, gıda olarak ekmeksiz muhallebî üç kaşık ve beş-altı kaşık da

123

soğuk yoğurttan; üçüncü gece, yarım kaşık muhallebî; ve dördüncü gece, iftârda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahûrda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç kaşık, su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebî susuz altı-yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gāyet hafîf şehriye beş-altı kaşık, sahûrda altı-yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem 96 gr gıda ile beş gün savm-ı visâli, terâvîh noksân olarak sâir vazîfelerin yapılması, Risâle-i Nûr şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hârikalarından bir kerâmetini gördük.

Üstâdımızdan hiç görmediğimiz, ikimiz yani Emîn, Feyzî; Barla, Isparta Süleymân'ları gibi inceden inceye hastalık Hâşiyehiddetlerini tahrîk etmemek için ihtiyât edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalıkta yine eser-i rahmettir ki, hiç hâtır ve hayâle gelmeyen aşr-ı ahîrin gāyet mühim gecelerinde, Üstâdımızın tam îfâ edemediği vazîfesi yerinde, bu havâlîde her bir şâkird, kendi husûsî çalışmasından başka, bir saati üstâdı hesabına, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin mücâhede-i ma‘neviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter-i a‘mâline geçmeye, aynı üstâd gibi çalışmaya başladılar.

Demek üstâd yerinde onun birkaç sâat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazîfeyi görmeye başladılar. Hatta Üstâdımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havâlîsinde kardeşlerimizin a‘mâl-i uhreviyesine bir medâr, bir müheyyic hükmünde benim kusûrlu çalışmam kâfî gelmiyordu. Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, bu hastalık vesîlesiyle bir şahs-ı ma‘nevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbîri ihsân etti. Cüz’iyetten külliyete çıkardı.

Yine bu hastalığın letâifindendir ki, Üstâdımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, iftâr vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstâdımız dedi ki: Ben hastalığımı muâyene ettirmem, ben hekimlere muhtâç değilim. Hekim, Cenâb-ı Hakk’dır. Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaz‘iyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektûb okudu, doktorun derdine devâ olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: Burada iftâr et. Doktor dedi ki: Bugün

124

kusur etmişim, oruc tutamadım demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstâdımızın vaz‘iyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hekîmâne vaz‘iyetini kabûl etmediği için o vaz‘iyet ona verildiğini bildik.

Evet, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüz bin doktora mukābil gelir diye, biz de tasdîk ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadir’de Risâle-i Nûr’un talebeleri, hususan ma‘sûmların ettikleri şifâ duâları öyle bir derece hârika bir sûrette te’sîrini gösterdi ki, Üstâdımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette birden bir vaz‘iyet verildi. Leyle-i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risâle-i Nûr şâkirdlerinden gelen bu duâ-yı şifâ, hârika bir mu‘cize gibi bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.

Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, duâlarını isteriz.

Bura Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Kardeşiniz Emîn, Mehmed Feyzî

[66]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk-i hakta ve berzah seyâhatinde ve âhiret yolunda nûrânî yoldaşlarım,

Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadr’inizi, Ramazân-ı Şerîf’de makbûl duâlarınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ve tes‘îd ediyorum. Cenâb-ı Hakk bu bayramın sürûrunu, hakîkî ve geniş ve umûmî sürûra mukaddeme ve vesîle eylesin. Âmîn.

Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nûrlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki, ta‘rîf edemem. Cennetü’l-Firdevs’de âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyâk ve şükrânla ve sürûrlu gözyaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılıç gibi kalemleri ve hakîkat kahramanlarını Risâle-i Nûr’a

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç