KASTAMONU LÂHİKASI

315

[157]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Merhum Mehmed Zühdü’nün rh vefâtı, hakîkaten Risâle-i Nûr cihetinde büyük bir zâyiâttır. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o mübârek zât, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok hizmet eylemiş. Kırk-elli sene vazîfe-i nûriyesini, sekiz-on senede tamamıyla yapmış. Ve ma‘nen içimizde, dâiremizde, o fevkalâde hizmetiyle parlak bir sûrette yaşıyor. Hasenât cihetinde ölmemiş. Dâimâ defter-i a‘mâline, daha kesretli hasenât yazılıyor.

Hatta ben de, eskide, sarîh ismiyle birkaç def‘a, Risâle-i Nûr talebesi ünvânıyla yüz def‘a onu ve onu Risâle-i Nûr’a veren merhûm pederini ma‘nevî kazançlarıma şerîk ettiğim gibi; şimdi sarîh ismiyle bazı gün elli def‘aya yakın hissedâr oluyor. Demek onun hayat kazancı ziyâdeleşmiş. Cenâb-ı Hakk, onun akāribine sabr-ı cemîl ve ona mağfiret-i kâmil ihsân eylesin. Âmîn.

O, mübârek kalemini bize vermişti. Ben de onu hem Abdurrahmân, hem Abdülmecîd yerinde kabûl etmiştim. Onu vefât etmemiş gibi, dâimâ kalemi işler hükmünde kabûl ediyoruz. İki yüze yakın ma‘sûmları, hânesinde Kur’ân’ı ve Risâle-i Nûr’u ders veren o mübârek zât, aynen Abdurrahmân gibi, az bir zamanda uzun bir ömrün vazîfesini çabuk görmüş, bitirmiş, gitmiş. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın onun hakkında yazdığı parlak fıkra lâhikaya girdi. Hakîkaten o zât, o fıkraya lâyıktır. İnşâallâh Isparta’da o sistemde çoklar daha çıkacak. Bu acıyı unutturacak. Benim tarafımdan onun vâlidesini ve çocuklarını ta‘ziye ediniz.

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi olan Hulûsî Bey’in ehemmiyetli bir mektûbunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini dâimâ muhâfaza ediyor. Ben onu dâimâ kalem elinde, Risâle-i Nûr’un işi başında biliyorum. Hem bütün muhâberelerimde birinci safta muhâtabdır. Onun suâlleri ile yazılan Mektubât Risâleleri ve onun yazdığı samîmî mektûbları, onun yerinde pek çok insanları Risâle-i Nûr dâiresine celb etmiş ve ediyor. O dediği gibi, bizden uzak değil.

316

Her gün çok def‘a beraberiz. Muhâberemiz hiç kesilmemiş. Sizlerle konuştuğum vakit Hulûsî’yi içinde buluyorum. Sabrî, nasıl onun hesabıyla benimle konuşuyor, benim bedelime de onunla konuşsun. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Isparta’da iken Mehmed Celâl nâmında bir zât bizimle çok alâkadâr idi. Ve Abdulbâkî de fazla münâsebetdârdı. Ve sonra Isparta Hâfız Ali’si nâmında gāyet çalışkan bir şâkird zuhûr etmişti. Bunlar ne hâldedirler? Selâm ediyorum. Risâle-i Nûr’un baş kâtibi, hiç unutulmayan Şâm’lı Hâfız Tevfîk ve kardeşi nasıldırlar? Sıkıntıları yok mu? Çok selâm ve duâ ediyorum.

Bize gönderilen Kâtib Osman'ın kalemiyle Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye, hem Husrev’in kalemiyle diğer nüshaya zeyiller yazıldığı vakit, Sabrî veya Hâfız Alî’nin nüshalarına bakılsın. Hem İstanbul’da Hâfız Emîn’in elinde bulunan benim nüshanın zeyli kopya edilsin ki, noksân kalmasın. Çünki mübâreklerin bana gelen bir nüshasında noksân var.

[158]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört beş mes’eleleri tahattur ettirdi.

Birincisi: Salâhaddîn Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem şarkta o mes’elede tevkîfât varmış. Risâle-i Nûr şâkirdleri, her tarafta inâyet-i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyâtları, o inâyeti haklarında devam ettiriyor.

317

İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdetâ ma‘nevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risâle-i Nûr ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.

Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühdü’nün vefâtı, Risâle-i Nûr’un hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risâlelerini, on gün zarfında, köyündeki Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, aslanlar yatağı olan Isparta ve havâlîsi, Mehmed Zühdü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.

Dördüncüsü: Lâhikaya giren Isparta’lı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstâdları hakkında ifrât ile tavsîfât gördüm. Kendime baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakîkatperest kardeşlerim, çok îkāzâtımla beraber, bu hüsn-ü zan ifrâtında, hem devamlarında fâideleri nedir? Kalbe ihtâr edildi ki: Onlar ve memleketleri Isparta havâlîsi, onların en büyük hüsn-ü zanları derecesinde hüsn-ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osmân-ı Hâlidî ks ve Topal Şükrü ks gibi ehl-i velâyete iktidâen, o nokta-i nazardan ifrât etmemişler, bir hakîkat görmüşler. Fakat nasıl keşfiyât te’vîle ve rüyalar ta‘bîre muhtâçtır. Husûsî hükümler ta‘mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs-ı ma‘nevînin mümessillerinden birisi olan, üstâd dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umûmî bir hâdise nazarıyla bakıp ta‘mîm ederek, müfritâne bir hüsn-ü zan sûretinde göründü.

Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risâle-i Nûr’un eczâları çoktur. Herkes muhtâç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, hâtıra cevâb olarak geldi.

Evet, Risâle-i Nûr’dan kesretli mecmûalar çıkar ki, her biri küçük, fakat kuvvetli Risâle-i Nûr olur. Her muhtâcın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmi Beşinci Söz’ün zeyillerini düşündüm. Şimdi yanımda dört-beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu def‘a gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât-ı Semâniye fihristesinden noksân alınmış.

318

Sûre-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ve اِنَّٓا اَعْطَیْنَا daki on üç elif, parmak ile ve Fâtiha’da on üç ال ile işaretleri ve اِنَّٓا اَنْزَلْنَا işareti gibi ehemmiyetli parçalar yoktur. Dünkü gün اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhirinde, seyâhat-i hayâliye ve seyr-i kalbî risâleciğini okudum. Ve Birinci Şuâ‘da bu âyet, Risâle-i Nûr’a işaretini tahattur ettim. Dedim: Bu iki nükte-i nûriye ve تَغْرُبُ فٖی عَیْنٍ حَمِئَةٍ huccet, nükte ve hâşiyesiyle beraber Mu‘cize-i Kur’âniye zeyilleri içine girse münâsib olur. Siz dahi münâsib görseniz yazılsın. İ‘câz-ı Kur’ân nüktelerine âit mühim parça bulsanız ilâve edebilirsiniz.

Altıncısı: Seksen küsûr sene ma‘nevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şuhûr-u selâsenizi ve Leyle-i Regāib'inizi bütün rûhumla tebrîk ediyorum. İki-üç gün evvel, Yirmi İkinci Söz tashîh edilirken dinledim. Gördüm ki, içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlîl, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzûr, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet-i tefekküriye gibi nûrlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risâleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekallâh dedim, hak verdim. Umûm kardeşlere ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve Receb-i Şerîf'lerini ve Leyle-i Regāib'lerini tebrîk ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu mektûbdaki beş-altı küçük mes’eleyi yazarken, Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin mektûbuyla, ihlâsta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtâz Hasan Âtıf’ın mektûbunu aldık. Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr şâkirdlerinde sırr-ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk-i enâniyet ve hazz-ı nefsîden teberrî etmek gibi, ihlâsın en yüksek seciyeleri Risâle-i Nûr şâkirdlerinde tezâhür ediyor diye bir delîl oldu.

Ezcümle: Hâfız Alî diyor ki: Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan Mu‘cizâtlı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ına tarafdâr olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeğe tarafdâr olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzûzâtından teberrîsine kat‘î delîldir. Çünki fotoğrafla tab‘ edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur’ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi âlem-i İslâm’ın ma‘nevî nazarında ve uhrevî sevâb cihetinde

319

büyük ve ma‘sûmâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlâsın sırrı için hattını unutarak, demir harflere tarafdâr olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar düşmek sebebi ise, demir harflerde üç def‘a tab‘a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.

Elhâsıl: Hâfız Alî’nin ihlâsından gelen ifâdesi ve Husrev’i fevkalâde ihlâs noktasında takdîr etmesi; ve Husrev de, gāyet büyük ve bâkî bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir da‘vâm ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdleri hizmet-i îmâniyeyi her şeyin fevkınde görür. Kutbiyet de verilse, ihlâsı için hizmetkârlığı tercîh eder. Beni o da‘vâmda bilfiil tasdîk etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrîk ediyoruz.

Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbundan anladım ki, hakîkaten tam çalışıyor. Kendi ta‘bîriyle, Risâle-i Nûr’un mücâhidlerinin ve efelerinin kalem yâdigârlarını bize hediye olarak irsâl ettiğine mukābil deriz: Cenâb-ı Hakk, ebeden onlardan râzı olsun. Ve daha çok ma‘nîdâr yazdığı cümleler içinde, bir parça ehl-i bid‘aya şiddet gördüm. Zaman, zemîn, Risâle-i Nûr’un müsbet mesleği, ehl-i bid‘a ile değil fiilen, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmaya müsâade etmez. İhtiyât her vakit lâzım. O hâlis kardeşimiz, inşâallâh oralarda kendi gibi çok hâlis şâkirdleri yetiştirecek. Biz buradaki duâmızda, Âtıf’la beraber oradaki bütün rufekālarını teşrîk ediyoruz. Ben bizzât onlarla muhâbere etmek istiyorum. Fakat mâdem Isparta o vazîfeyi daha mükemmel yapıyor. O vazîfeyi onlara bırakıyorum.

Hâfız Alî’nin mektûbunun âhirinde, medrese-i nûriye kahramanlarından ve Husrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleymân hakkında takdîrâtı bizi mesrûr eyledi. Zâten o medrese-i nûriye şâkirdleri, benim nazarımda eskiden beri bir gāye-i hayâlim olan Medresetü’z-Zehrâ’nın talebeleri sûretinde düşünüyordum. Ve derdim: Onlar, bunlar oldu veya bunlar, onların dümdârlarıdır.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

320

[159]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mücâhid kardeşlerim Hasan Âtıf ve sâdık rufekāsı,

Evvelâ bu şuhûr-u selâse-i mübârekenizi tebrîk ediyoruz. Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risâle-i Nûr’dan ayrılmamak ve sebât etmek senedleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkınde tutmanıza işâret veren dünya sûreti üstündeki çizgilerinizi ve îmân hizmetinde dâimâ sebât etmenize vesîkalar hükmündeki imzalarınızı, kemâl-i memnûniyetle aldık, kabûl ettik. Cenâb-ı Hakk sizlere, hazîne-i rahmetinden onların hurûfâtı adedince defter-i a‘mâlinize haseneler yazsın. Âmîn.

Azîz kardeşlerim Bu def‘a yazılarınızda İhlâs Risâleleri'ni gördüğüm için, sizi o gibi risâlelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyâç görmedim. Yalnız bunu ihtâr ediyorum ki, mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakāik-i îmâniye olduğu için, hayat-ı dünyâya, hayât-ı ictimâiyeye mecbûr olmadan karışmamak ve rekābet ve tarafgîrliğe ve mübârezeye sevk eden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz i‘tibâriyle mecbûruz. Binler teessüf ki, şimdiki müdhiş yılanların hücûmuna ma‘rûz bîçâre ehl-i ilim ve ehl-i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusûrâtı bahâne ederek, birbirini tenkîd ile, yılanların ve zındık münâfıkların tahrîbâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyor. Gāyet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbunda, bir ihtiyâr âlim ve vâiz, Risâle-i Nûr’a zarar verecek bir vaz‘iyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin, ehemmiyetli iki ma‘zerete binâen bir sünneti sakal terk ettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp, Risâle-i Nûr’a ilişmek istemiş.

Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise Risâle-i Nûr, Arş-ı A‘zam'la bağlı olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile bağlanmış bir hakîkî tefsîridir. Benim şahsımdaki kusûrât, ona sirâyet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâkî elmaslarının kıymetini tenzîl edemez.

321

Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkîdini, i‘tirâzını, başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukābele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukābele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.

Hem elimizde nûr var, topuz yok. Nûr incitmez, ışıkla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düstûrunu rehber ediniz.

Hem Hasan Avnî ismindeki zât, mâdem evvelce Risâle-i Nûr’a girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz, değil onlar gibi ehl-i diyânet ve tarîkate mensûb müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda, îmânı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allâh’ı tanıyan ve âhireti tasdîk eden hristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ‘ noktaları medâr-ı münâkaşa etmemeği, hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktizâ ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un âlem-i İslâm’da intişârına karşı hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye cihetinde mâni‘ler çıkmamak için, Risâle-i Nûr şâkirdleri musâlahakârâne vaz‘iyeti almaya mükelleftir.

Sakın hocaların cum‘a ve cemâatlerine ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenkîd etmeyiniz. Gerçi İmâm-ı Rabbânî rahmetullâhi teâlâ aleyh demiş ki: Bid‘a olan yerlere girmeyiniz. Maksadı, sevâbı olmaz demektir. Yoksa namaz battâl olur değil. Çünki selef-i sâlihînden bir kısmı, Yezîd ve Velîd gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebâire ma‘rûz kalırsa, halvethânesinde bulunması lâzımdır.

Sâlisen: Hasan Âtıf’ın mektûbunda, cesûr ve sebâtkâr zâtlardan ki efeler ta‘bîr ediyor biz o cesûr ve sebâtkâr yeni kardeşlerimizi rûh u cânla kabûl ediyoruz. Fakat Risâle-i Nûr dâiresine girenler, şahsî cesâretini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebât ve metânete ve ihvânlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretlerini, hakîkatperestlik sıddîkiyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.

322

Evet, mesleğimizde ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebât ve metânettir. Ve o metânet cihetiyle şimdiye kadar çok vukūât var ki, öyleleri, her biri yüze mukābil bu hizmet-i nûriyeye muvaffak olmuş âdî bir adam ve yirmiotuz yaşında iken, altmış-yetmiş yaşındaki velilere tefevvuk etmişler var.

Hem bir adam, kendi başına cesâreti güzel de olsa, bir cemâat-i mütesânideye girdikten sonra, onların istirâhatini ve sarsılmamalarını muhâfaza etmek için, o şahsî cesâreti isti‘mâl edemez. سٖیرُوا عَلٰی سَیْرِ اَضْعَفِكُمْ hadîs-i şerîfinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik bu müşevveş vaz‘iyetlerde çok zararlı, hem hocaları, hem ehl-i siyâseti Risâle-i Nûr’a karşı cebhe almaya ve tecâvüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezân mes’eleleri ve deccâl, süfyân ünvânlarını, Risâle-i Nûr şâkirdleri yabânîlere karşı lüzûmsuz medâr-ı bahis ve münâzaa edilmemek lâzımdır. Ve ihtiyât etmek elzemdir. Ve i‘tidâl-i demmi muhâfaza etmek vâcibdir. Hatta sizde cüz’î bir ihtiyâtsızlık, buraya kadar bize te’sîr ediyor.

Risâle-i Nûr bir dâire değil, mütedâhil dâireler gibi tabakātı var. Erkânlar ve sâhibler ve hâslar ve nâşirler ve talebeler ve tarafdârlar gibi tabakātları var. Erkân dâiresine liyâkati olmayan, Risâle-i Nûr’a muhâlif cereyâna tarafdâr olmamak şartıyla, dâire hâricine atılmaz. Hâsların hâsiyeti bulunmayan, zıd bir mesleğe girmemek şartıyla talebe olabilir. Bid‘a ile amel eden, kalben tarafdâr olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için az bir kusur ile düşman sınıfına iltihâk etmemek için, dışarıya atmayınız. Fakat Risâle-i Nûr’un erkânlarında ve sâhiblerindeki esrâr ve nâzik tedbîrlere onları teşrîk etmemek gerektir.

O havâlîdeki umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz. Bu şuhûr-u selâsede duâlarınızla bana yardım etmek çok ihtiyacım var.

Saîdü’n-Nûrsî

323

[160]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin Mi‘râc'ınızı tebrîk ve Mi‘râc Sâhibi’nin asm sünnet-i seniyesine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Size bu bir-iki gün zarfında, nazar-ı dikkati celb eden bir-iki küçük mes’eleyi yazıyorum.

Evvelâ: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise: Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve teselli bulmak için Risâle-i Nûr ile alâkadârlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakîkat söyledim. Belki o havâlîde bazılara fâidesi var diye yazıyorum.

Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazîfe-i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünki o vazîfenin mukābilinde ücret olarak erkeğin aldığı muvakkat bir lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat bîçâre kadın, o vazîfe-i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir-iki sene veledin meşakkatine, beslenmesine ve açık-saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ithâmı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimâli ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukābil, izdivâcda aldığı muvakkat bir keyif ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona o vazîfeye mukābil yüzden birisine mukābil gelemiyor. Ve bilhassa küfüvv-ü şer‘î ta‘bîr edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa terbiye-i İslâmiye hâricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet-i mütekābileyi bulamadıklarından, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvediyor, cehennem azâbı çektiriyor.

Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazîfeden çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukābil, yalnız veledin dünyada kemâl-i hürmet ve itâatla şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hâlis bir hürmet ve sâdıkāne bir itâat ve vefâtlarından sonra salâhatiyle ve hayrâtıyla ve duâlarıyla onların defter-i a‘mâline hasenât yazdırmak ve on beş

324

seneden evvel ma‘sûmen ölmüş ise onlara kıyâmette şefâatçi olmak ve cennette, onların kucağında sevimli bir çocuk olmaktır.

Şimdi ise, terbiye-i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden, ondan, belki yirmiden, belki kırktan bir çocuk ancak peder ve vâlidesinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukābil mezkûr vaz‘iyet-i ferzendâneyi gösterir. Mütebâkîsi, endişelerle şefkatlerini dâimâ rencîde ederek, o hakîkî ve sâdık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdân azâbı çektirir. Ve âhirette da‘vâcı olur: Neden beni îmânla terbiye ettirmediniz? Şefâat yerinde, şekvâcı olur.

İkinci Mes’ele: Dünkü gün, beş tevâfuk-u latîfeden kat‘î bir kanâat bize geldi ki, en cüz’î ve ehemmiyetsiz işlerimizde inâyetkârâne bir dikkat altındayız.

Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me’mûlün hilâfına, Risâle-i Nûr şâkirdlerinden dört tane Ahmed'ler, bana alâkadâr birer maksadı yapacak, birden, beraber kapıya geldiler: İki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.

Hem yine Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi, Köroğlu Ahmed’e bir mikdâr yoğurt, hem teberrük, hem ta‘yîn olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risâle-i Nûr’un ma‘sûm talebelerinden Hilmî’nin mahdûmu Ahmed, elinde öteki Ahmed’e verdiğim mikdâr yoğurtla kapıyı açtı. Risâle-i Nûr talebelerinden altı Ahmed’in bir günde bu çeşit tevâfukātı tesâdüfe benzemez. Belki o Ahmed'lere nazar-ı dikkati celb eden bir işârettir.

İkincisi: Muhâcir, fakîr bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakîka sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabûl ettirmek için mühim bir vâsıtayı bulup gönderdi. Tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.

Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kap fazla almış, pek az bana kaldı. Aynen onlar daha o yağı almadan, benim niyetimde bana kalacak mikdâr kadar uzak bir köyden, kitaplarımı okumak mukābilinde geldi. Onu da o tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.

325

Üçüncüsü: Aynı günde, ben at üzerinde seyahate gezmeye giderken, arkamda bir atlı sür‘atle geliyor. İndi, ayağıma, üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam. Dedim: Sen kimsin, bu kadar dostluk gösteriyorsun? Dedi: Ben Kuzca hatîbiyim. dedi. Hâlbuki Kastamonu’da hiç bu nâmda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Isparta’lı asker yanıma geldiler. Birisi dedi: Ben Kuzca hatîbinden sana mektûb getirdim. Bu acîb tevâfuk bana, bu iki ayrı ayrı vilâyette, hem böyle tevâfuk etmeleri, Risâle-i Nûr hizmetinde sadâkatle çalışmalarına bir işârettir. Bu münâsebetle Sabrî, Kuzca hatîbine benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu hâs talebeler içinde ma‘nevî kazançlara şerîk ediyoruz. Şimdilik husûsî mektûb yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektûb yazmadığımızdan gücenmesin.

Tatlı bir tevâfukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki: İki asker, kemâl-i sevinçle, gāyet dostâne, Sen Isparta’lısın, bizim hemşehrimizsin. Ben de dedim: Maal-iftihâr, her cihetle Isparta'lıyım. Isparta taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübârektir, benim vatanımdır. Ve her biri yüze mukābil, yüzer ve binler hakîkî kardeşlerimin meskat-ı re’sleridir.

Evet, bu havâlîye gelen Isparta’lılar asker olsun, başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, Sen Isparta’lı mısın? Ben de diyordum: Maal-iftihâr, ben Isparta’lıyım. Ve Isparta’da o kadar hakîkî kardeşlerim ve akāriblerim var ki, meskat-ı re’sim olan Nûrs karyesine pek çok cihetlerle tercîh ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparit nâhiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercîh ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu’ya hem âlem-i İslâm’a neşrettikleri nûr tohumları bir rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziyâ, hem devâ olup, ma‘nevî galâ ve vebâ ve zulmü ve zulmeti dağıtır.

Dördüncüsü: Sâbık üç tevâfuku yazdıktan sonra, büyük Hâfız Alî’nin gāyet güzel mektûbuyla, Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un ma‘nîdâr mektûbu ve Hulûsî Bey’in ve Kâtib Osmân’ın kıymetli mektûblarını aldım. Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risâle-i Nûr’u yazmakta ve takdîr etmekte olduklarını ve tefsîr sâhibi

326

Hoca Vehbî’nin Risâle-i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risâle-i Nûr’a karşı hayrân ve takdîrkâr olması münâsebetiyle, Hâfız Alî demiş: Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir. Öküze, ata et ve aslana ot atmaz. Öküze, ata ot verir, aslana et verir. O aslan hocanın en evvel İhlâs Risâleleri eline geçmiş.

İşte, Hâfız Alî’nin bu mektûbunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken birden diyordum: Yâhû Ata et, aslana ot atma. Aslana et, ata ot ver. Bu kelimeyi beş-altı def‘a hoşuma gitmiş, tekrar ediyordum. Ya Hâfız Alî benden evvel yazmış, bana da söylettirdi. Veyâhûd ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garîb tevâfukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş, ben ata ot demişim.

Dört kardeşimize ayrı ayrı mektûb yazmak haklarıdır. Fakat mektûbu evvelce yazdığımızdan o pek uzun olmasın diye kısa kesiyoruz. Yalnız ciddî ve hamiyetli Abdullâh Çavuş kardeşimizin ehemmiyetli mektûbunda vaz‘iyet-i hâzıraya bakan ciheti, şimdiki vaz‘iyetim o nevi‘ şeylerle meşgul olmamaktır. Ve içindeki sâdık bir kardeşimiz Barla’lı Bahrî’nin Risâle-i Nûr’la tam alâkadârlığı ve kıymetdâr kayınpederi ve pederi gibi hakîkî ve hakîkatli bir dost olduğu cihetle, onu ne hâlde ve nerede olduğunu bilemediğimden beni çok mesrûr eyledi.

Abdullâh Çavuş da hakîkaten Lütfü’nün vârisi olduğu gibi kahraman Tâhirî'nin de kardeşidir. Mektûbunda hasta hoca, Hâfız Zühdü ise, o eski dostumuza selâm. Allâh şifâ versin. Kâtib Osmân’ın cem‘iyetli mektûbu ve tarz-ı ifâdesi, ikinci bir Husrev olduğunu isbat ediyor. Ve Hulûsî Bey kardeşimizin Risâle-i Nûr’a karşı ihlâs ve sadâkati, terakkîde olduğunu gösteriyor. Cenâb-ı Hakk onlar gibi kardeşleri iki cihânda mes‘ûd eylesin ve bu hizmet-i nûriyede dâim eylesin. Âmîn. Ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi olan Mes‘ud’u eski vazîfe-i nûriyesine iâde edip muvaffak eylesin. Âmîn. O mektûblardaki zâtlar ve cemâatlere birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve gelecek Leyle-i Mi‘râc'larını tebrîk ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

327

[161]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddî, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyâhat-i berzahiye ve uhreviyede nûrânî yoldaşlarım,

Sizin, her bir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nûru akıtan mübârek kalemlerinizin bu def‘aki kudsî hediyelerin her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa‘yiniz, hakîkaten bir inâyet-i hâssadır ve bir kerâmet-i nûriyedir. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Elmas kalemlerini bize yardım için, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür-nûr olan Mehmed Zühdü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti‘mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevk etti.

Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: Ciddî, müştâk, hâlis talebe-i ulûm, tahsîlde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsîl misâli ve bir medrese-i ma‘neviyede bulunuyor gibi, o âleme muvâfık bir vaz‘iyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok def‘a medâr-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte talebe-i ulûmun en hâlisleri Risâle-i Nûr talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazîfeleri devam ediyor. Defter-i a‘mâllerine hasenât yazmak için, ma‘nevî kalemleri inşâallâh işliyor.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak, matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bu def‘a gönderdiğiniz risâleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzûmlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem‘a ile Telvîhât-ı Tis‘a’yı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibâret olan

328

On Birinci Lem‘a Mirkatü's-Sünne, Telvîhât-ı Tis‘a ile ve ona zeyil olarak dört hatveden ibâret, Risâle-i Kader’in zeyli iken On Yedinci Söz’ün zeyline giren parça dahi, Telvîhât'a zeyil olarak yazılsa münâsib olur. Ve اللّٰە نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyâhat-i kalbiye-i hayâliyeye dâir iki-üç sahîfelik Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısımlarındaki parçalar dahi içlerinde bulunsa güzel olur.

Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla duâ etmenize vesîle olmak için yazıyorum. Bugün dört sâat evvel, ben yalnız Karadağ’ın hâlî ormanları içinde idim. Gāyet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma‘reke takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sol elim ve sol ayağım kırılmış gibi ihtimâl verdiğim gibi, vaz‘iyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyordum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incinmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikāmetle, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakîkalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nûriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nûriye’ye rast gelmeseydi, o hâlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb-ı Hakk muhâfaza eyledi. Bu küçük musîbette dokuz cihette ni‘met olduğunu tasdîk ettik. Ve bu nevi‘ hıfz ve himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir netîcesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr-ı şükrân hâdise, dün aldığımız hediye-i nûriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünki darb-ı meselde meşhurdur ki, bir şeyde zahmet ve meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını isteriz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç