
SAYFA 197
haddinden tecâvüz ettiğini bu temsîlden anlayınız. Meselâ, çok uzak bir mecliste, mütehassıs ve müdakkik âlimlerin okudukları ve tedkîk ettikleri bir kitaba ve ders aldıkları bir zâta, pek uzak bir mesâfede bakmak isteyen ve görmeyen bir ebleh, o âlimlerin aksine hüküm verip onları tenkîd eden, dîvânece hezeyân eder.
Cenâb-ı Hakk, ehl-i îmânı ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini böylelerin şerrinden muhâfaza eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[103]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهٖ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hizbü’l-Kur’âni’l-A‘zam’ın tab‘ına muvaffakiyet, Risâle-i Nûr’un inşâallâh fütûhâtına ve mu‘cizeli Kur’ân’ın tab‘ına bir pişdârdır. Sizleri tebrîk ediyoruz, bu şuhûr-u mübârekede o Hizbü’l-A‘zam’ın kazandıracağı sevâbın bir misli, defter-i a‘mâlinize girecek. Bu büyük ma‘nevî kâr, ona sarf olunan mal ve vakit ve hizmetten çok ziyâdedir. Kahraman Tâhirî bu hizmette elhak muvaffakiyetle tam iktidarını gösterdi. Her bir nüshanın satıldığı vakit hediyesi kaç kuruş ise bize bildiriniz. Hem bu havâlîye göndereceğiniz mikdârı şu adresle gönderiniz. Çankırı’da komisyoncu Mustafa İpek vâsıtasıyla Kastamonu'da Nasrullah Câmi‘i şadırvanında Çaycı Emîn’e gönderilecek.
Kahraman Tâhirî’nin yazdığı tarzdaki tab‘ çok müşkilâtlı olmuş. Bu kadar müşkilât içinde, vukū‘ bulmamış bir tarzda tevâfuklu çıkması, bir eser-i inâyettir. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun. Tâhirî’nin Onuncu Söz'ün mülhakātıyla,
SAYFA 198
Küçük Alî’nin yazdığı lâhikalı tarzda münâsib midir? diye sormasına deriz: Evet, münâsibdir. Yalnız ism-i Hayy’dan aldığı parçanın haşre âit münâsib olmayan bir parçası girmiş. Hem daha başka risâlelerde haşre âit müessir parçalar bulsanız, ilhâk edersiniz.
Hem Mu‘cizât-ı Kur’âniye olan Yirmi Beşinci Söz âhirleri acelelik belâsıyla mücmel kaldığına bedel, ona zeyil ve lâhika olmak için Sabrî’ye birkaç ay evvel yazdığım bir mektûbdaki Kendi yazdığı nüshasına ilâve et demiştik. Hem Hasan Âtıf’ın bana yazdığı Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye Kur’ân’ın mu‘cizâtına âit bazı parçaları burada biz ilhâk ettik. Siz de Kur’ân’ın i‘câzıyla münâsebetdâr mühim nükteler ve Yirminci Söz, Sûre-i Feth’in âhir âyeti, Feth'in ve Rumûzât-ı Semâniye'ye âit fihristenin yazdığı parçaları gibi tensîb ve tensîkinizle ilhâk etseniz iyi olur. Tâ ki Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi gibi Onuncu Söz, Yirmi Beşinci Söz lâhikalarıyla tam tekemmül etsin. Ve o üç erkân-ı îmâniye tam kuvvetlerini, haşmetlerini mülhidlere göstersin. On Sekizinci Lem‘a'nın tek fihristesi ise, yazması sizlere âittir. Siz yazınız, bize de gönderiniz.
Kardeşimiz Marangoz Ahmet’in medrese-i nûriyenin başlarından olan Hâfız Muhammed’in tam berâati ve bütün risâlelerini teslîm alması, onun dediği gibi bir kerâmet-i nûriyedir. Biz de tasdîk ediyoruz. Rüyasında Hazret-i Alî radıyallâhü anhın etrafımızdaki yılanları öldürmesi ta‘bîri, pek zâhir bir rüyâ-yı sâdıkadır. Hocanın suâline verdiği zerâfetli cevâb ve temsîlî bir teşbîh cihetiyle o rüyanın bir ma‘nâ-yı işârîsi altına girebilir. Yoksa böyle sarîh şeylere ma‘nâsı budur denilse, münâsib olmaz. Orada bulunan umûm kardeşlerimize selâm ve duâ eder ve duâlarını isteriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 199
[104]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin fevkalâde sebât ve ihlâsınızın galebesi ve o musîbeti def‘inden sonra, ehl-i dünyâ cebheyi değiştirdi. Zındıkanın desîseleriyle, bu havâlîde bizlere karşı perde altında maddî ve ma‘nevî tahşîdâtı başlamış. Gāyet dikkatle ve şeytancasına, şâkirdlerin hakîkî kuvvetleri olan tesânüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risâleleri iâde ettikleri hâlde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz, sizin bir şu‘beniz hükmünde olduğumuz hâlde, bizi asıl ve merkez telakkî ettiklerinden, daha ziyâde desîseleri bize karşı isti‘mâl ediyorlar. Hâfız-ı Hakîkî Cenâb-ı Hakk’dır. İnşâallâh hiç bir zarar edemeyecekler. Fakat bu şuhûr-u mübârekenin eyyâm ve leyâlî-i mübârekesinde hâlis duâlarınızla bize yardım ediniz. Bir şey yok. Fakat mümkün oldukça ihtiyâtlı ve dikkatli olunuz. Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı Geylânî ks gibi kahramanların ma‘nevî te’mînâtı قُلْ وَلَا تَخَفْ ve وَلَا تَخْشَ hitâbları, bize her vakit cesâret ve kuvve-i ma‘neviyeyi veriyor.
Kâtib Osmân’ın mektûbunda, kahraman Rüşdü’nün bahâdır biraderi Burhân’ın, risâlelerin kurtulmasına çok hizmet ettiğini yazıyor. Zâten o cesûr kardeşimizin eskiden de bu çeşit hizmetleri vardı. Hem ona, hem Risâle-i Nûr’un kurtulmasına çalışanlara ve medhali bulunanlara, hatta mahkeme reîsine ve insaflı a‘zâlarına hem duâ, hem teşekkür ediyoruz. Münâsib görülse, mahkeme reîsine husûsî teşekkürümüzü beyân edersiniz. Vaktimiz şimdi çok dar olduğu için kısa kesiyorum. Kusura bakmayınız. Oradaki kardeşlerinize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını istiyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 200
[105]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Sizin geçmiş Leyle-i Mi‘râc ve gelecek Leyle-i Berât’inizi tebrîk ediyoruz ve makbûl duâlarınızı ricâ ediyoruz.
Sâniyen: Yirmi Beşinci Söz olan Mu‘cizât-ı Kur’âniye’nin nısf-ı âhiri, acelelik belâsıyla gāyet mücmel kalmasına bedel, size evvelce yazdığım gibi, bazı lâhikaları onun âhirinde ilhâk etmiştik. Şimdi en mühim bir parça, yirmi sene evvel tab‘ edilen Lemeât’da gördük. Onu da Mu‘cizât-ı Kur’âniye zeyilleri içine derci pek münâsib görüldü. Kahraman Tâhirî’nin bana getirdiği bir nüsha Lemeât’ı çok kıymetdâr gördüm. Eğer bir nüsha daha o havâlîde varsa, siz de o parçayı nüshalarınızın âhirinde yazarsınız. Zâten Lemeât, kendisi de hârikadır. Ramazân-ı Şerîf’de, yirmi gün zarfında, nesir bir sûrette, tekellüfsüz, birden yazılmış. Sonra baktık, sehl-i mümteni‘ gibi bir nesr-i manzûm ve bir nazm-ı mensûr sûretini almış. İçinde bu parça daha hârikadır. Lemeât’da o parçanın serlevhası Îcâz ile beyân i‘câz-ı Kur’ân
Bir zaman rüyada gördüm ki, Eğri Dağı altındayım. Birden dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihânı.: Bundan, tâ Nazar ikidir. Biri zulmetdâr, diğeri ziyâdâr serlevhasına kadar. Eğer Lemeât sizin elinize geçmemişse, o parçayı buradan size göndereceğiz.
Sâlisen: Hem latîf, hem güzel, zarîf bir hâdiseyi söyleyeceğim. Bu memlekette Risâle-i Nûr’a erkeklerden ziyâde fedâkârâne yapışan ihtiyâre hanımlar ve ihtiyâre hükmünde ma‘sûme genç hanımlar, eski zaman sırmalı, yaldızlı gelinlik cihâzâtının içinde kıymetdâr parçaları Risâle-i Nûr’un eczâlarının cildleri üstüne çekip, bütün risâleler altın yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nûr’un ma‘nen güzelliğine ve Husrev ve Tâhirî ve Ali’lerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı Ümmühân ve Şâhide değerinde, burada Risâle-i Nûr’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşîrelerimiz var. Meselâ Âsiye, Saniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risâle-i Nûr’un şâkirdleri,
SAYFA 201
oradaki hemşîrelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar. Biz de onlar gibi umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Mâşâallâh Salâhaddin Çelebi şarkta Kars’ta, garbtaki Isparta kahramânlarına omuz omuza verip fütûhât yapıyor, pederi Nazîf'e yetişmeye çalışıyor. Bu baba-oğul, hakîkaten Risâle-i Nûr’un iki kahramanıdırlar. Başta Nazîf, Emîn, Hilmî, Zühdü, Salâhaddîn, Feyzî olarak burada umûm kardeşlerimiz oradaki umûm kardeşlerine selâm ederler.
[106]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ
Azîz, sıddîk, mübârek, metîn kardeşlerim,
Sizin Leyle-i Berât’inizi ve gelen Ramazân-ı mübârekinizi tebrîk ederiz. Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki, Risâle-i Nûr kendi kendine tevessü‘ ediyor. Her tarafta fütûhâtı var. Ehl-i dalâletin hileleri onu durdurmuyor. Bilakis çok dinsizler teslîm-i silâh ediyorlar. Hâfız Alî’nin dediği gibi, korkuları pek ziyâdedir. Şimdi dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risâle-i Nûr lehine dönecek inşâallâh.
Nûr fabrikasının sâhibi, bu def‘aki mektûbundaki hârika ve yüksek duâsı, onun fevkalâde ihlâs ve sadâkatinin bir tereşşuhâtı nazarıyla baktığımızdan, bin derece haddimden ziyâde hüsn-ü zannını Risâle-i Nûr hesabına kabûl edip, duâsına âmîn deriz. O Nûr fabrikasının mektûbu, Hasan Âtıf’ın mektûbuyla Leyle-i Berât akşamında elimize geçti. O gecemize, bereketli ve mübârek bir tebrîk nev‘inde telakkî eyledik. Hasan Âtıf’ın uzun mektûblarına uzun bir mektûbla cevâb vermek onun hakkıdır. Fakat onun tam kanâat getirdiği terk-i şahsiyet ve teveccüh eylediği şahsiyet-ima‘neviye-i nûriye, husûsî mektûba ihtiyâç göstermiyor. Hâlis, muhlis Âtıf’ın uzun mektûblarında üç ehemmiyetli cihet gördük:
SAYFA 202
Birincisi: Bu âciz kardeşiniz, nasıl ki esrâr-ı gaybiye-i Kur’âniyeye tevâfuk anahtarıyla bir zaman müteveccih oldu. Kaç def‘a kapı açıldı. Fakat onda istihdâm edilmedim, kapandı. Çünki hakāik-i îmâniyeye hizmet ciheti yüz def‘a ihtiyâç noktasında müreccah olduğundan, o merâklı, zevkli olan tevâfukāt-ı gaybiye o vazîfe-i hakîkiyeye mâni‘ olmasından o yolu bıraktık. Aynen öyle de, Hasan Âtıf’ın gāyet sâfî kalbi ve gāyet ince hissiyâtı ve gāyet hâlis sadâkati onu Risâle-i Nûr’un hazinesine garîb bir tevâfuk anahtarıyla girmeye çalışıyor. Gāyet zevkli bir hakîkati hissediyor. Fakat hissiyâtını kuvvetli şeylerle bağlayıp ifade edemiyor. Hâlbuki onun fevkalâde, herkesin nazar-ı istihsânını kendine celb eden kalemi ve sadâkat ve ihlâsı, en ehemmiyetli vazîfe olan Risâle-i Nûr’un neşrindeki hizmetine bir derece zarar verdiğinden, o da benim gibi o zevkli, merâklı yolda çok meşgul olmasa, daha ziyâde ondan istifâde edilir.
İkinci cihet: Hakîkaten Âtıf, fıtraten Risâle-i Nûr’a ve meşrebine ve hizmetine ve tam talebe olmasına ve sırr-ı ihlâs ile fenâ fil-ihvân düstûruna tam müsâiddir. Fakat pek hassâs ve ince düşünceleri vardır. Hatta ben iyi dikkatle ancak hissedebiliyorum.
Üçüncü: Müstesnâ ve parlak hattıyla beş-on mühim düstûrları ve vecîzeleri Risâle-i Nûr’dan intihâb edip on parça kâğıtlar yazıp göndermiş. Biz de o mübârek vecîzeleri odamızda her gelenlere Âtıf’dan bir ders-i nûriye almak ve Âtıf’a hayır kazandırmak için duvara astık, odamızı tezyîn ettik.
Azîz kardeşlerim Bu mübârek Ramazân’da dahi geçen Ramazân gibi, bu âciz ve zayıf kardeşinize, ma‘nevî ve uhrevî sa‘y ve çalışmanızdan zekât mikdârınca vermenizi ve onun hesabına bir mikdâr çalışmanızı ve ziyâde hüsn-ü zannınız ile ona tahmîl ettiğiniz ağır yüke o cihette yardımınızı pek çok ricâ ederim.
Derd-i maîşet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine ikinci derecede bakmalarından, ehl-i dalâlet istifâde edip onları avlıyorlar. Risâle-i Nûr şâkirdleri kanâat ve iktisâd düstûrlarıyla bu ma‘nevî hastalığa da mukābele ederler, inşâallâh.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 203
[107]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin mübârek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bu Ramazân-ı mübârekin hürmetine, Rahmeten Lil’âlemîn olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vessellâm'ın hürmetine rahmetiyle imdâd eylesin. Âmîn. Âsâr-ı gazab-ı İlâhî olan âfât ve dalâletlerden muhâfaza eylesin. Âmîn. Ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini neşr-i envâr-ı Kur’âniyede muvaffak eylesin. Âmîn. Âmîn.
Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin gelmesini iştiyâkla bekliyoruz.
Sâniyen: Hâfız Alî’nin mektûbunda, kahraman Süleyman Rüşdü’nün gelmesini tebşîr ediyor. Biz de ona, Binler safâlarla geldin deyip ve üç cihetle onu ve ma‘sûmlarını tebrîk ediyoruz. Ve Hasan Âtıf’ın, Demirci Mehmed nâmını verdiği Bedevî kardeşimize yazdığı uzun mektûbu, buradaki kardeşlerimize ihlâs noktasında ehemmiyetli te’sîri var. İhlâs Risâlesi’nin sırrını ve düstûrlarını yerleştirmeye çalışması, bizi çok mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk, onun gibi hâlis kardeşleri çoğaltsın. Ve Âtıf’ın o mektûbda medrese-i nûriyedeki kahramanlardan kıymetdâr bir-iki yüksek ihtiyârın, Risâle-i Nûr’a parlak irtibâtları, bizi sürûr yaşıyla ağlattırdı.
Bu def‘a, evvelce size gönderilen gençler îkāznâmesinin bir tetimmesi olarak bu havâlîdeki tehlikeli vaz‘iyette bulunan gençlere bir ihtârnâme nâmında bir fıkra gönderiyoruz. Tâ ki Risâle-i Nûr’un genç şâkirdlerinin gittikleri istikāmet ve iffet ve ittibâ‘-ı sünnet-i seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdâr bulunduğunu ve hakîkî ve zevkli gençlik ise, o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbat edip, hakîkî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve duâ ederiz. Ve mübârek duâlarını bu mübârek Ramazân-ı Şerîf’de ve bire bin kazancı kazandıran eyyâm ve leyâlî-i mübârekede ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 204
Evvelce size gönderilen gençler îkāznâmesinin bir tetimmesi
[Birkaç bîçâre gençlere verilen bir tenbîh, bir ders ve bir ihtârdır]
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te’sîrli bir ihtâr almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risâle-i Nûr’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi bunlara dahi dedim ki: Sizdeki gençlik kat‘iyen gidecek. Eğer siz dâire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi‘ olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni‘metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik ma‘nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyâhûd isyan ile o îmân te’sîr etmezse, hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadârdır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.
İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-i meşrû‘ ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma‘dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadârlığı ile ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i‘tikādsızlığı cihetiyle yine ma‘dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyorlar.
Eğer îmân hayâta hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmânın nûruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi, rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve ma‘nevî ezvâkı ve envâr-ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakîkatin İhtiyâr Risâlesi’nde Yedinci Recâ’da îzâhı var. Ona bakmalısınız.
SAYFA 205
İşte hayat böyledir. Hayâtın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız. Ve ferâizle ziynetlendiriniz. Ve günâhlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit vefeyâtların gösterdikleri dehşetli hakîkat-i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum:
Meselâ burada, gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikrâmiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ küll-i hâl ister istemez, hiç başka çâre yok, oraya da‘vet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakîka ya Gel, i‘dâm biletini al, darağacına çık Veyâhûd Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikrâmiye bileti sana çıkmış. Gel, al demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gāyet tatlı, fakat zehirli bir helvâ getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi.
Dedi ki: Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsâlsiz ikrâmiye biletini alırsınız. İşte bu dârağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar. Ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikrâmiye biletini alanlar, çendân görünmüyorlar. Ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikrâmiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar.
İşte pencerelerden bakınız. En büyük me’mûrlar ve bu işle alâkadâr büyük zâtlar, yüksek sesle i‘lân ediyorlar ve haber veriyorlar ki, o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi bu ikrâmiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şekk ve şübhesiz gündüz gibi kat‘î biliniz, dedi.
İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazîne-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesîkası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli
SAYFA 206
olduğu için, genç-ihtiyâr, fark etmeyerek her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-i meşrûayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât-ı beşer piyangosundan çıkan saâdet-i ebediye hazînesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyâ aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakîkat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini; ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i isti‘mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere; ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere; ve ma‘nevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz.
Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân-ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû’-i isti‘mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-i meşrû‘ dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz.
Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta ehl-i keşfü’l-kubûrun müşâhedâtıyla ve bütün ehl-i hakîkatin tasdîkiyle ve şehâdetiyle ekser azâblar, gençlik sû’-i isti‘mâlâtının netîcesi olduğunu bileceksiniz.
Hem nev‘-i insanın ekseriyetini teşkîl eden ihtiyârlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile, Eyvâh Gençliğimizi bâd-ı hevâ, belki zararlı zâyi‘ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-i meşrû‘ zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder; ve berzahta azâb ve zarar; ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez. Ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hakk bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 207
[108]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz, sıddîk Risâle-i Nûr şâkirdleri kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin zayıf kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen ihtiyâr bir zât tarafından bir i‘tirâz münâsebetiyle ve o gibi i‘tirâzların esasını kesecek bir hakîkati beyân etmeye mecbûr oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum:
Hem mûcib-i taaccüb, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hakîkat, ittifâktaki fevkalâde kuvveti zâyi‘ ettikleri ve ziyâ‘ sebebiyle mağlûb oldukları hâlde, ehl-i nifâk ve dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifâktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifâk ediyorlar. Bu ittifâktan kazandıkları kuvvetle yüzde on iken, doksan ehl-i hakîkati mağlûb ediyorlar. Ve en ziyâde medâr-ı taaccüb ve medâr-ı hayret şudur ki: En ziyâde muâvenet ve teşvîk beklediğimiz ve onlar da, o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazîfe-i dîniyece mükellef oldukları hâlde bize yardımı yapmayıp, bilakis yanlış anlamasına binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine fütûr verecek bir tarzda, mevki‘-i ictimâîlerinin ehemmiyetine istinâden i‘tirâz etmişler. Bir hakîkate dâir beyânâta i‘tirâz etmişler.
Ben bilmiyorum hangi mes’eledir, hangi âyete dâirdir? Olsa olsa, gāyet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ‘ nâmında, İşârât-ı Kur’âniyeden bir mes’eleye dâir olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem i‘tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın feyziyle, Yeni Saîd, hakāik-i îmâniyeye dâir mantıkça ve hakîkatçe o derece kuvvetli burhânlar zikrediyor ki, değil yalnız Müslüman ulemâsını, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbûr ediyor ve etmektedir. Ama Risâle-i Nûr’un kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârâtı nev‘inden, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân dahi bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’a nazar-ı dikkati celb etmesi, Kur’ân’ın ma‘nâ-yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları bulunması, i‘câzının şe’nindendir. Ve o lisân-ı gaybın, belâgat-i mu‘cizekârânesinin muktezâsıdır.
SAYFA 208
Evet, Eskişehir hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtâç olduğumuz hengâmda ma‘nevî bir ihtâr ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir eski evliyâlardan şâhidler getiriyorsun. Hâlbuki وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ sırrıyla en ziyâde bu mes’elede söz sâhibi Kur’ân’dır. Acaba Kur’ân, Risâle-i Nûr’u kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor? denildi. Böyle acîb suâl karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdâd eyledim.
Birden, otuz üç âyetin ma‘nâ-yı sarîhinin teferruâtı nev‘indeki tabakāttan, ma‘nâ-yı işârî tabakasından ve o ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risâle-i Nûr olduğunu; ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyâzına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir sâat zarfında hissettim. Bir kısmını bir derece îzâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde hiç bir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i îmânın îmânını, Risâle-i Nûr’la takviye niyetiyle o kat‘î kanâatimi yazdım ve hâs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.
Hem o risâlede, biz demiyoruz ki, Âyâtın ma‘nâ-yı sarîhî budur. Tâ hocalar فٖیهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, Ma‘nâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, ma‘nâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, ma‘nâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o ma‘nâ-yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz’iyâtları var. Ve Risâle-i Nûr dahi bu asırda o ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazîfe göreceğine, eskiden beri ulemâ mâbeynindeki cârî bir düstûr-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki huccetler gösterilmiş iken, Kur’ân’ın âyetini veya sarâhatini, değil incitmek, belki i‘câzına ve belâgatine hizmet ediyor. Bu nevi‘ işârât-ı gaybiyeye i‘tirâz edilmez. Ehl-i hakîkatin, nihâyetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
Ama benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrâb ve istib‘âd edip, böyle i‘tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk etmek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delîl olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta bulunan bir kimseden, böyle ihtiyâc-ı şedîd zamanında, böyle bir eserin zuhûru, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeye delîldir demeye mecbûr olur.
SAYFA 209
Ben, sizi ve mu‘terizleri Risâle-i Nûr’un şeref ve haysiyetiyle te’mîn ediyorum ki, bu işaretler ve evliyâların îmâlı haberleri ve remizleri, beni dâimâ şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfâra sevk etmiş. Hiç bir vakitte, hiç bir dakîka, nefs-i emmâreme medâr-ı fahr ve gurur olan bir enâniyet ve benlik vermediğini, sizin gözünüzün önündeki yirmi sene hayâtımın tereşşuhâtıyla isbat ediyorum.
Evet, bu hakîkatle beraber, insan kusurdan, nisyândan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risâlelerde bazı hatâlar da olmuş. Fakat Kur’ân’ın hurûfât-ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikāme perdesi altında, noksân harflerle, yeni hat altında, tahrîfkârâne ehl-i dalâletin te'vîlât-ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için, bir nükte-i i‘câziyeyi beyân ettiği için, hizmet-i îmâniyesine fütûr verecek derecede i‘tirâz etmek, elbette değil ehl-i hakîkat zâtlar, belki zerre mikdâr insafı bulunan i‘tirâz edemez.
Benim şahsım için mûcib-i hayrettir ki, o i‘tirâz eden ihtiyâr, benim silsile-i ilimde en mühim üstâdım olan Şeyh Fehîm’in kstilmîzi ve en ziyâde merbût olduğum İmâm-ı Rabbânî’nin ra bir talebesi olduğu hâlde, herkesten ziyâde kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdâdıma koşmak lâzım iken, maatteessüf ondan tereşşuh eden bir i‘tirâz, bazı zayıf arkadaşlarımıza fütûr ve ehl-i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.
O ihtiyâr zâttan, çabuk bu sû’-i tefehhümü izâle etmek için ta‘mîre çalışmasını, hem duâsıyla, hem te’sîrli nasihatiyle yardımını bekleriz.
Bunu da ilâve ediyorum ki: Bu zamanda gāyet kuvvetli ve hakîkatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatler, bu dehşetli dalâlet hücûmuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müteaddid cihetlerle aleyhimde müdhiş propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaz‘iyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risâle-i Nûr’a sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz. Onunla iftihâr edemez. Belki doğrudan doğruya
SAYFA 210
Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi‘ mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazîfesi ona düşmüş.
Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına kat‘î delîl, Risâle-i Nûr’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı kırk dakîkada, bazı on dakîkada yazılan risâleler var. Ben yeminle te’mîn ediyorum ki, Eski Saîd’in Hâşiyekuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakîkalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risâleyi, iki günde isti‘dâdımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o bir günde altı saatlik risâle olan Otuzuncu Söz’ü, ne ben yapabilirim ve ne de en müdakkik dîndâr feylesoflar, altı günde o tahkîkātı yapabilirler. Ve hâkezâ
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, gāyet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb-ı Hakk, fazl u keremiyle, bizi ve umûm Risâle-i Nûr talebelerini şu hizmet-i kudsiyede hâlisâne ve muhlisâne dâim muvaffak eylesin. Âmîn. بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Saîdü’n-Nûrsî
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ehl-i dalâletin Isparta muvaffakiyetine karşı, bir meb‘ûsun amcası ve akrabasından on taneden fazla me’muriyette bulunan İstanbul’da hoca ve şeyh zâtın cereyânlarına bir perde sûretinde, elîm bir tarzda ihtiyârlık atehinden ve vehhâmlık ve taasubundan istifâde edip aleyhimizde isti‘mâl ettiler. Fakat merâk etmeyiniz, bu cebhede de bir şey kazanamayacaklar. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz. Nakliyât-ı askeriye sebebiyle Hizbü’l-Kur’ân’ı daha alamadık. Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederiz.
Saîdü’n-Nûrsî