KASTAMONU LÂHİKASI

320

[159]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mücâhid kardeşlerim Hasan Âtıf ve sâdık rufekāsı,

Evvelâ bu şuhûr-u selâse-i mübârekenizi tebrîk ediyoruz. Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risâle-i Nûr’dan ayrılmamak ve sebât etmek senedleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkınde tutmanıza işâret veren dünya sûreti üstündeki çizgilerinizi ve îmân hizmetinde dâimâ sebât etmenize vesîkalar hükmündeki imzalarınızı, kemâl-i memnûniyetle aldık, kabûl ettik. Cenâb-ı Hakk sizlere, hazîne-i rahmetinden onların hurûfâtı adedince defter-i a‘mâlinize haseneler yazsın. Âmîn.

Azîz kardeşlerim Bu def‘a yazılarınızda İhlâs Risâleleri'ni gördüğüm için, sizi o gibi risâlelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyâç görmedim. Yalnız bunu ihtâr ediyorum ki, mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakāik-i îmâniye olduğu için, hayat-ı dünyâya, hayât-ı ictimâiyeye mecbûr olmadan karışmamak ve rekābet ve tarafgîrliğe ve mübârezeye sevk eden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz i‘tibâriyle mecbûruz. Binler teessüf ki, şimdiki müdhiş yılanların hücûmuna ma‘rûz bîçâre ehl-i ilim ve ehl-i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusûrâtı bahâne ederek, birbirini tenkîd ile, yılanların ve zındık münâfıkların tahrîbâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyor. Gāyet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbunda, bir ihtiyâr âlim ve vâiz, Risâle-i Nûr’a zarar verecek bir vaz‘iyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin, ehemmiyetli iki ma‘zerete binâen bir sünneti sakal terk ettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp, Risâle-i Nûr’a ilişmek istemiş.

Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise Risâle-i Nûr, Arş-ı A‘zam'la bağlı olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile bağlanmış bir hakîkî tefsîridir. Benim şahsımdaki kusûrât, ona sirâyet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâkî elmaslarının kıymetini tenzîl edemez.

321

Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkîdini, i‘tirâzını, başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukābele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukābele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.

Hem elimizde nûr var, topuz yok. Nûr incitmez, ışıkla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düstûrunu rehber ediniz.

Hem Hasan Avnî ismindeki zât, mâdem evvelce Risâle-i Nûr’a girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz, değil onlar gibi ehl-i diyânet ve tarîkate mensûb müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda, îmânı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allâh’ı tanıyan ve âhireti tasdîk eden hristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ‘ noktaları medâr-ı münâkaşa etmemeği, hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktizâ ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un âlem-i İslâm’da intişârına karşı hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye cihetinde mâni‘ler çıkmamak için, Risâle-i Nûr şâkirdleri musâlahakârâne vaz‘iyeti almaya mükelleftir.

Sakın hocaların cum‘a ve cemâatlerine ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenkîd etmeyiniz. Gerçi İmâm-ı Rabbânî rahmetullâhi teâlâ aleyh demiş ki: Bid‘a olan yerlere girmeyiniz. Maksadı, sevâbı olmaz demektir. Yoksa namaz battâl olur değil. Çünki selef-i sâlihînden bir kısmı, Yezîd ve Velîd gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebâire ma‘rûz kalırsa, halvethânesinde bulunması lâzımdır.

Sâlisen: Hasan Âtıf’ın mektûbunda, cesûr ve sebâtkâr zâtlardan ki efeler ta‘bîr ediyor biz o cesûr ve sebâtkâr yeni kardeşlerimizi rûh u cânla kabûl ediyoruz. Fakat Risâle-i Nûr dâiresine girenler, şahsî cesâretini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebât ve metânete ve ihvânlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretlerini, hakîkatperestlik sıddîkiyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.

322

Evet, mesleğimizde ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebât ve metânettir. Ve o metânet cihetiyle şimdiye kadar çok vukūât var ki, öyleleri, her biri yüze mukābil bu hizmet-i nûriyeye muvaffak olmuş âdî bir adam ve yirmiotuz yaşında iken, altmış-yetmiş yaşındaki velilere tefevvuk etmişler var.

Hem bir adam, kendi başına cesâreti güzel de olsa, bir cemâat-i mütesânideye girdikten sonra, onların istirâhatini ve sarsılmamalarını muhâfaza etmek için, o şahsî cesâreti isti‘mâl edemez. سٖیرُوا عَلٰی سَیْرِ اَضْعَفِكُمْ hadîs-i şerîfinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik bu müşevveş vaz‘iyetlerde çok zararlı, hem hocaları, hem ehl-i siyâseti Risâle-i Nûr’a karşı cebhe almaya ve tecâvüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezân mes’eleleri ve deccâl, süfyân ünvânlarını, Risâle-i Nûr şâkirdleri yabânîlere karşı lüzûmsuz medâr-ı bahis ve münâzaa edilmemek lâzımdır. Ve ihtiyât etmek elzemdir. Ve i‘tidâl-i demmi muhâfaza etmek vâcibdir. Hatta sizde cüz’î bir ihtiyâtsızlık, buraya kadar bize te’sîr ediyor.

Risâle-i Nûr bir dâire değil, mütedâhil dâireler gibi tabakātı var. Erkânlar ve sâhibler ve hâslar ve nâşirler ve talebeler ve tarafdârlar gibi tabakātları var. Erkân dâiresine liyâkati olmayan, Risâle-i Nûr’a muhâlif cereyâna tarafdâr olmamak şartıyla, dâire hâricine atılmaz. Hâsların hâsiyeti bulunmayan, zıd bir mesleğe girmemek şartıyla talebe olabilir. Bid‘a ile amel eden, kalben tarafdâr olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için az bir kusur ile düşman sınıfına iltihâk etmemek için, dışarıya atmayınız. Fakat Risâle-i Nûr’un erkânlarında ve sâhiblerindeki esrâr ve nâzik tedbîrlere onları teşrîk etmemek gerektir.

O havâlîdeki umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz. Bu şuhûr-u selâsede duâlarınızla bana yardım etmek çok ihtiyacım var.

Saîdü’n-Nûrsî

323

[160]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin Mi‘râc'ınızı tebrîk ve Mi‘râc Sâhibi’nin asm sünnet-i seniyesine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Size bu bir-iki gün zarfında, nazar-ı dikkati celb eden bir-iki küçük mes’eleyi yazıyorum.

Evvelâ: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise: Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve teselli bulmak için Risâle-i Nûr ile alâkadârlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakîkat söyledim. Belki o havâlîde bazılara fâidesi var diye yazıyorum.

Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazîfe-i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünki o vazîfenin mukābilinde ücret olarak erkeğin aldığı muvakkat bir lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat bîçâre kadın, o vazîfe-i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir-iki sene veledin meşakkatine, beslenmesine ve açık-saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ithâmı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimâli ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukābil, izdivâcda aldığı muvakkat bir keyif ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona o vazîfeye mukābil yüzden birisine mukābil gelemiyor. Ve bilhassa küfüvv-ü şer‘î ta‘bîr edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa terbiye-i İslâmiye hâricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet-i mütekābileyi bulamadıklarından, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvediyor, cehennem azâbı çektiriyor.

Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazîfeden çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukābil, yalnız veledin dünyada kemâl-i hürmet ve itâatla şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hâlis bir hürmet ve sâdıkāne bir itâat ve vefâtlarından sonra salâhatiyle ve hayrâtıyla ve duâlarıyla onların defter-i a‘mâline hasenât yazdırmak ve on beş

324

seneden evvel ma‘sûmen ölmüş ise onlara kıyâmette şefâatçi olmak ve cennette, onların kucağında sevimli bir çocuk olmaktır.

Şimdi ise, terbiye-i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden, ondan, belki yirmiden, belki kırktan bir çocuk ancak peder ve vâlidesinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukābil mezkûr vaz‘iyet-i ferzendâneyi gösterir. Mütebâkîsi, endişelerle şefkatlerini dâimâ rencîde ederek, o hakîkî ve sâdık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdân azâbı çektirir. Ve âhirette da‘vâcı olur: Neden beni îmânla terbiye ettirmediniz? Şefâat yerinde, şekvâcı olur.

İkinci Mes’ele: Dünkü gün, beş tevâfuk-u latîfeden kat‘î bir kanâat bize geldi ki, en cüz’î ve ehemmiyetsiz işlerimizde inâyetkârâne bir dikkat altındayız.

Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me’mûlün hilâfına, Risâle-i Nûr şâkirdlerinden dört tane Ahmed'ler, bana alâkadâr birer maksadı yapacak, birden, beraber kapıya geldiler: İki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.

Hem yine Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi, Köroğlu Ahmed’e bir mikdâr yoğurt, hem teberrük, hem ta‘yîn olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risâle-i Nûr’un ma‘sûm talebelerinden Hilmî’nin mahdûmu Ahmed, elinde öteki Ahmed’e verdiğim mikdâr yoğurtla kapıyı açtı. Risâle-i Nûr talebelerinden altı Ahmed’in bir günde bu çeşit tevâfukātı tesâdüfe benzemez. Belki o Ahmed'lere nazar-ı dikkati celb eden bir işârettir.

İkincisi: Muhâcir, fakîr bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakîka sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabûl ettirmek için mühim bir vâsıtayı bulup gönderdi. Tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.

Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kap fazla almış, pek az bana kaldı. Aynen onlar daha o yağı almadan, benim niyetimde bana kalacak mikdâr kadar uzak bir köyden, kitaplarımı okumak mukābilinde geldi. Onu da o tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.

325

Üçüncüsü: Aynı günde, ben at üzerinde seyahate gezmeye giderken, arkamda bir atlı sür‘atle geliyor. İndi, ayağıma, üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam. Dedim: Sen kimsin, bu kadar dostluk gösteriyorsun? Dedi: Ben Kuzca hatîbiyim. dedi. Hâlbuki Kastamonu’da hiç bu nâmda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Isparta’lı asker yanıma geldiler. Birisi dedi: Ben Kuzca hatîbinden sana mektûb getirdim. Bu acîb tevâfuk bana, bu iki ayrı ayrı vilâyette, hem böyle tevâfuk etmeleri, Risâle-i Nûr hizmetinde sadâkatle çalışmalarına bir işârettir. Bu münâsebetle Sabrî, Kuzca hatîbine benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu hâs talebeler içinde ma‘nevî kazançlara şerîk ediyoruz. Şimdilik husûsî mektûb yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektûb yazmadığımızdan gücenmesin.

Tatlı bir tevâfukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki: İki asker, kemâl-i sevinçle, gāyet dostâne, Sen Isparta’lısın, bizim hemşehrimizsin. Ben de dedim: Maal-iftihâr, her cihetle Isparta'lıyım. Isparta taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübârektir, benim vatanımdır. Ve her biri yüze mukābil, yüzer ve binler hakîkî kardeşlerimin meskat-ı re’sleridir.

Evet, bu havâlîye gelen Isparta’lılar asker olsun, başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, Sen Isparta’lı mısın? Ben de diyordum: Maal-iftihâr, ben Isparta’lıyım. Ve Isparta’da o kadar hakîkî kardeşlerim ve akāriblerim var ki, meskat-ı re’sim olan Nûrs karyesine pek çok cihetlerle tercîh ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparit nâhiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercîh ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu’ya hem âlem-i İslâm’a neşrettikleri nûr tohumları bir rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziyâ, hem devâ olup, ma‘nevî galâ ve vebâ ve zulmü ve zulmeti dağıtır.

Dördüncüsü: Sâbık üç tevâfuku yazdıktan sonra, büyük Hâfız Alî’nin gāyet güzel mektûbuyla, Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un ma‘nîdâr mektûbu ve Hulûsî Bey’in ve Kâtib Osmân’ın kıymetli mektûblarını aldım. Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risâle-i Nûr’u yazmakta ve takdîr etmekte olduklarını ve tefsîr sâhibi

326

Hoca Vehbî’nin Risâle-i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risâle-i Nûr’a karşı hayrân ve takdîrkâr olması münâsebetiyle, Hâfız Alî demiş: Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir. Öküze, ata et ve aslana ot atmaz. Öküze, ata ot verir, aslana et verir. O aslan hocanın en evvel İhlâs Risâleleri eline geçmiş.

İşte, Hâfız Alî’nin bu mektûbunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken birden diyordum: Yâhû Ata et, aslana ot atma. Aslana et, ata ot ver. Bu kelimeyi beş-altı def‘a hoşuma gitmiş, tekrar ediyordum. Ya Hâfız Alî benden evvel yazmış, bana da söylettirdi. Veyâhûd ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garîb tevâfukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş, ben ata ot demişim.

Dört kardeşimize ayrı ayrı mektûb yazmak haklarıdır. Fakat mektûbu evvelce yazdığımızdan o pek uzun olmasın diye kısa kesiyoruz. Yalnız ciddî ve hamiyetli Abdullâh Çavuş kardeşimizin ehemmiyetli mektûbunda vaz‘iyet-i hâzıraya bakan ciheti, şimdiki vaz‘iyetim o nevi‘ şeylerle meşgul olmamaktır. Ve içindeki sâdık bir kardeşimiz Barla’lı Bahrî’nin Risâle-i Nûr’la tam alâkadârlığı ve kıymetdâr kayınpederi ve pederi gibi hakîkî ve hakîkatli bir dost olduğu cihetle, onu ne hâlde ve nerede olduğunu bilemediğimden beni çok mesrûr eyledi.

Abdullâh Çavuş da hakîkaten Lütfü’nün vârisi olduğu gibi kahraman Tâhirî'nin de kardeşidir. Mektûbunda hasta hoca, Hâfız Zühdü ise, o eski dostumuza selâm. Allâh şifâ versin. Kâtib Osmân’ın cem‘iyetli mektûbu ve tarz-ı ifâdesi, ikinci bir Husrev olduğunu isbat ediyor. Ve Hulûsî Bey kardeşimizin Risâle-i Nûr’a karşı ihlâs ve sadâkati, terakkîde olduğunu gösteriyor. Cenâb-ı Hakk onlar gibi kardeşleri iki cihânda mes‘ûd eylesin ve bu hizmet-i nûriyede dâim eylesin. Âmîn. Ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi olan Mes‘ud’u eski vazîfe-i nûriyesine iâde edip muvaffak eylesin. Âmîn. O mektûblardaki zâtlar ve cemâatlere birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve gelecek Leyle-i Mi‘râc'larını tebrîk ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

327

[161]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddî, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyâhat-i berzahiye ve uhreviyede nûrânî yoldaşlarım,

Sizin, her bir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nûru akıtan mübârek kalemlerinizin bu def‘aki kudsî hediyelerin her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa‘yiniz, hakîkaten bir inâyet-i hâssadır ve bir kerâmet-i nûriyedir. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Elmas kalemlerini bize yardım için, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür-nûr olan Mehmed Zühdü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti‘mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevk etti.

Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: Ciddî, müştâk, hâlis talebe-i ulûm, tahsîlde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsîl misâli ve bir medrese-i ma‘neviyede bulunuyor gibi, o âleme muvâfık bir vaz‘iyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok def‘a medâr-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte talebe-i ulûmun en hâlisleri Risâle-i Nûr talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazîfeleri devam ediyor. Defter-i a‘mâllerine hasenât yazmak için, ma‘nevî kalemleri inşâallâh işliyor.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak, matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bu def‘a gönderdiğiniz risâleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzûmlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem‘a ile Telvîhât-ı Tis‘a’yı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibâret olan

328

On Birinci Lem‘a Mirkatü's-Sünne, Telvîhât-ı Tis‘a ile ve ona zeyil olarak dört hatveden ibâret, Risâle-i Kader’in zeyli iken On Yedinci Söz’ün zeyline giren parça dahi, Telvîhât'a zeyil olarak yazılsa münâsib olur. Ve اللّٰە نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyâhat-i kalbiye-i hayâliyeye dâir iki-üç sahîfelik Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısımlarındaki parçalar dahi içlerinde bulunsa güzel olur.

Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla duâ etmenize vesîle olmak için yazıyorum. Bugün dört sâat evvel, ben yalnız Karadağ’ın hâlî ormanları içinde idim. Gāyet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma‘reke takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sol elim ve sol ayağım kırılmış gibi ihtimâl verdiğim gibi, vaz‘iyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyordum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incinmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikāmetle, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakîkalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nûriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nûriye’ye rast gelmeseydi, o hâlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb-ı Hakk muhâfaza eyledi. Bu küçük musîbette dokuz cihette ni‘met olduğunu tasdîk ettik. Ve bu nevi‘ hıfz ve himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir netîcesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr-ı şükrân hâdise, dün aldığımız hediye-i nûriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünki darb-ı meselde meşhurdur ki, bir şeyde zahmet ve meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını isteriz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

329

[162]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Bu mübârek eyyâm ve leyâlî-i şerîfede mübârek duâlarınıza daha ziyâde ihtiyâcımı göstermek için, bundan evvelki mektûbda, titiz atın yüzünden gelen musîbet, gerçi ondan dokuzu ni‘mete inkılâb etti. Ondan birisi, eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihâk edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merâk etmeyiniz, ben kalkıyorum, geziyorum. Kat‘iyen, bugün gönderdiğiniz risâleleri tashîh ederken kanâatim geldi ki, musîbetin bâkî kalan ondan birisi, on derece bir ni‘met hükmünde oldu. Ve on adedden ziyâde fâidelerinden bir fâidesi şudur ki:

Ben tashîhâtta gerçi usanmıyorum. Fakat her tashîhte yine ders alıp istifâde etmek bir âdetimdi. Bazı çok zevk alıyorum. Bu mevsimde dağlarda, bağlardaki güzel san‘at-ı İlâhiyeyi temâşâ zevki, o tashîhteki zevkime galebe ediyordu. Bu yeni musîbetteki mütemâdiyen kendini ihsâs eden hastalık, kemâl-i zevk ve şevkle, Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın Lem‘asıyla Hastalık Lem‘asını her nüshada yeniden görüyorum gibi okuyup tashîh ediyorum. Kat‘iyen şübhem kalmadı ki, o zahmetli hastalık, o lezzetli, rahmetli vazîfe-i nûriye için verilmiş. Gerçi harekâtımda, namaz ve abdestte sıkıntı veriyor. Fakat hastalıkla ubûdiyet muzâaf sevâbı olduğu gibi, bu tashîhât-ı nûriyedeki zevk, o sıkıntıları hiçe indirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ سِوَی الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ

Sâniyen: Sizin nüshalarınızda bazen bir yanlış, birkaç nüshada aynen bulunur. Demek ma‘nâ iyi anlaşılmamış, öyle kalmış. Meselâ iktisâdın âhirlerinde, Husrev’in hâşiyesinde, beşinci satırında, Ulemâ ise masraflarından, mallarının kıymetini bilmedikleri cümlesi yanlıştır. Sahîhi ise, Ulemâ ise ma‘rifetlerinden, mallarının kıymetini bildikleri için. Hem bu satırın arkasındaki kelimesi yanlıştır, sahîhi arasında dır.

Saîdü’n-Nûrsî

330

[163]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek, fedâkâr kardeşlerim,

Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır. Fakat bu hurûfâtı yazan Feyzî şâhiddir ki, altı gecedir altı sâat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk sâat kadar yatabildim. Onun için bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.

Evvelâ: Risâle-i Nûr santrali ve Hulûsî, Hakkı, Süleymân’ı temsîl eden Sabrî kardeşim Öşür, şer‘î zekâttır. Zekât ise müstehaklaradır. Sizinle selâm gönderenlere çok selâm.

Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhûm bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş Risâle-i Nûr Isparta’yı âfât-ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu, çok hâdisâtla beraber bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hucceti oluyor. Ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye lâhikasını, sizin isâbetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdârı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.

Sâlisen: Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî kardeş Senin Risâle-i Nûr’a karşı hârika ihlâs ve irtibât ve i‘tikādın, inşâallâh o nûrları o havâlîde dâimâ parlattıracak. Senin o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen, tokatını yiyen hoca gibi, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ kerâmetidir. Demek, değil şâkirdlere zarar vermek, belki inâyetkârâne vücûdunu da bazı hâslara bildirmiyor, korkutmuyor.

Râbian: Bizi ve Kastamonu şâkirdlerini kıyâmete kadar minnetdâr eden ve müstesnâ kalemiyle Risâle-i Nûr’un hemen umumunu bu havâlîye yetiştiren ve evlâd ve peder ve vâlideleri ve refîkasıyla Risâle-i Nûr’a hizmet eden kahraman Tâhirî kardeşim Cenâb-ı Hakk, hânenizdeki hemşîreme, hem bana şifâ ihsân eylesin. Hastalığıma âit bir parça size geliyor. Peder ve vâlidenize de benim tarafımdan deyiniz ki: Tâhirî gibi kahraman bir şâkirdi Risâle-i Nûr’a yetiştiren ve o vâsıta ile

331

defter-i a‘mâllerine dâimâ hasenât yazdıran bir şâkirdi bize kardeş veren o mübârek zâtlar, inşâallâh bu saâdeti dâimâ idâme ettirecekler. Dünyanın cam parçalarını, o elmaslara tercîh etmeyecekler. Onlar husûsî duâlarımızda dâhildirler.

Hâmisen: Mücâhidlerin üstâdı ve efelerin hakîkî bir nâsihi ve Risâle-i Nûr’un hâlis muhlis bir şâkirdi olan Hasan Âtıf kardeşim Senin uzun ve te’sîrli ve ehemmiyetli mektûbun içindeki edîbâne, gāyet ince hissiyâtın ve sana mahsûs latîf ta‘bîrâtın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi‘lerin ve hodfurûşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessürâtın, beni senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektûb, inşâallâh o teessürâtı izâle eder. Risâle-i Nûr’un mesleği ise vazîfesini yapar, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmaz. Vazîfesi teblîğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir.

Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlîde bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merâk etme. Hem mümkün olduğu kadar hâriçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyâtla, bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i maîşet ibtilâsı zamanında cüz’î bir iştigal de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakiyetsiz mağlûbiyet yok Risâle-i Nûr’un her tarafta gālibâne fütûhâtı var.

Sâdisen: Eski dost ve kardeş ve Risâle-i Nûr’un o zamanda ciddî bir talebesi ve Isparta hayâtımda bana hüsn-ü hizmetle samîmî bir arkadaş ve himmeti uzun, eli kısa, azîz kardeşim Mehmed Celâl

Seni o zamandan beri unutmadım. Çok zaman Risâle-i Nûr dâiresinde kalemiyle çalışanlar içinde isminle hissedâr oluyordun. Senin yüksek isti‘dâdını ve ulüvv-ü himmetini Risâle-i Nûr’da isti‘mâl etmek arzuluyordum. Demek derd-i maîşet, sizi bir derece kayıd altına aldı. Başta mübârek baban, hânenizde bulunanlara bilmukābele selâm ediyorum. Ve bilhassa Mehmed Seyrânî hayâlimde çok selâm ile beraber, eğer benim orada iken tanıdığım ve Husrev sisteminde telakkî ettiğim Mehmed Seyrânî ise, onun bin selâmına selâmla mukābele edip, o Seyrânî, o zamandan beri Risâle-i Nûr’un bir cüz’üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hâtırımda da silinmemiş. Çok def‘a bekliyordum ki, Seyrânî, Husrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek onu da derd-i maîşet bağlamış.

332

Sâbian: Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden Halîl İbrâhîm’in on dört yaşındaki evlâd-ı ma‘nevîsi, Risâle-i Nûr dâiresindeki ma‘sûm şâkirdlerin dâiresinde inşâallâh ehemmiyetli mevki‘ alacak. Ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şâkird rûhu görünüyor. Mektûbunda çocukça konuşmamış. Gāyet müdakkikāne büyük bir âlim gibi konuşması, bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedirdi.

Sâminen: Evvelce haber aldığınız hastalığıma dâir bir noksân parça, duâlarınıza ve geçen Ramazân gibi ma‘nen yardımlarınıza vesîle olmak için, o hastalık münâsebetiyle yanımıza gelen bazı zâtlara söylediğim ve noksân kalmış bir fıkrayı yazıyorum. Şöyle ki:

Hâlimi soranlara dedim ki: Hem nazar, hem ervâh-ı gayr-i tayyibe cihetinden başıma gelen bu musîbet, rahmet-i İlâhiye ile on adedden bire indi, dokuzu ni‘met oldu. Bâkî kalan birisi de, dokuz menfaati oldu.

Birinci menfaati: Hastalıkta her sâat ibâdeti, dokuz sâat ibâdet hükmüne getirdi.

İkinci fâidesi: On beş Hasta Risâlesini, tam zevk ile tashîh etmek ve bu hastalık zamanında, hastalara ve muhtâç olanlara çabuk yetiştirmeye sebeb oldu.

Üçüncü fâidesi: Eski Saîd’i, Yeni Saîd’e kalb eden eski bir hastalık gibi, şimdi de Risâle-i Nûr’un parlak bir tarzda intişârı, Yeni Saîd’i de dünya ile bir derece alâkadâr ettiği cihetle, o hâlin zararından kurtulmaya sebeb oldu.

Dördüncüsü: Bu mübârek aylarda, pek çok iştiyâk ve ihtiyâç ile fazla a‘mâl-i uhreviyede bulunmak arzusuyla beraber, mevsim ve bazı esbâb cihetiyle muvaffak olamayarak fazla müteessir idim. Bu hastalık, tam bu aylara lâyık bir tarzda, hastalıktan gelen ihlâs ve kesret-i sevâb cihetiyle azîm bir menfaati oldu. Beni gündüzde dağ ve bağları gezmekten men‘ ettiği gibi, gece uyku ve gafletten kurtarıp, kemâl-i tazarru‘ ve niyâz ile geceleri ihyâya sebeb oldu.

Beşincisi: Geçenki Ramazân’daki hastalık gibi, bu hastalık dahi, fedâkâr kardeşlerimin şefkatlerini heyecana getirip, benim hesabıma a‘mâl-i uhreviyelerinin bir nevi‘ zekâtını vermek; nâkıs, kusûrlu sermayemi, birden ona, belki yüze ve bine çıkarmaya sebeb olmasıdır.

333

Altıncı fâidesi: Hastalara, yirmi beş devâ-yı îmânî veren risâlenin ilaçlarını nefsimde tatbîk ederek ayn-ı hakîkat olduğunu tasdîk edip, a‘sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz fânî işleri, lüzûmsuz ve endişeli merâktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ve istirhâm eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[164]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.

Yedinci fâidesi: Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını ta‘mîr etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi îzâh etmek münâsib değil.

Sekizinci fâidesi: Gāyet incedir, îzâh edilmez. Yalnız kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ını kabûl etmeyerek, binler câzibedâr Kur’ânlar kendi hattıyla âlem-i İslâm’da intişârıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyâzı bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresindeki sırr-ı ihlâsı muhâfaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir.

Aynen öyle de, bu hastalık, rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki, Risâle-i Nûr’un parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevabdârâne, mücâhidâne, bir nevi‘ kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet-i îmâniyenin şahsıma âit lezzeti ve imtiyâzı, o sırr-ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek, onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs-i emmârem dahi muvâfakat ederek, dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferahla karşılamayı tam kabûl etmesidir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç